Kanadoğlu, Ayettullahlar Gibi…

2001 yılının Hac mevsiminde, Medine’de İran Cumhurbaşkanı Hatemî’nin bir danışmanı ile karşılaşmıştık. Biz Türk gazetecilerle sohbet etmek istemişti. Birkaç Türk gazeteci idik…

Söz döndü dolaştı, bizim ‘Kemalistler’e ve ‘generallere’ geldi. Kemalistleri ve ‘yegâne kutsallar’ı laiklik olan üst düzey komutanları eleştirdi. Söylediklerinde doğruluk payı olsa bile, İran’daki durumun da bizimkinden pek de farklı olmadığını bilmek istemiyordu. Bizimkileri eleştiriyordu ama İran’da son sözün ‘masum’ oldukları kabul edilen ‘ayetullah’lar tarafından söyleniyor olmasını normal görmüyordu.

Ben dayanamadım. Kemalistler ve üst düzey generallerimiz hakkında kullandığı ifadelerin aynısını, ben, masum imam fikri ve günahsız ayetullahlık makamı için kullanınca fena halde bozuldu:

-“Ama onlar imam!” dedi. Yani ‘onlar dindar insanlar, yanlış yapmazlar’ demeye getirdi.

Onların imam olması, onları masum mu kılıyor? Onların yüksek din bilgisine sahip olmaları onları günah ve siyasi zulümler işlemekten alı mı koyuyor? Ne pahasına olursa olsun, hakkın ve adaletin yanında yer alacaklarını mı söylüyorsun?

Böyle bir şey asla olmaz! Bu, insan tabiatına aykırıdır. Velev ki, Cenab-ı Hakkın’ koruması altına olan bir peygamber olsun! O da zaten ‘ilahi nass’a uyar!

Bir imam ne kadar yüksek bilgiye sahip olursa olsun, fikri, görüşü ‘nas’ olamaz veya ‘nas’ın önüne geçirilemez. Aklın icabı ve gerekleri bütün hükümlerin üstündedir. Kur’an, hiçbir insana masumiyet hakkı vermemiştir ve olamaz’ dedim. En son cümlem şöyleydi:

‘Düşün ümmetin yakasından kardeşim! Biz, bizi adam etmeye çalışanlardan bıktık. Sizinkiler, dinsizleri(!) imana getirdiğini sanıyor, bizimkiler ahmak(!) bir toplumu muasır medeniyet seviyesine çıkarıyor. Farslar, mollalar olmadan, Türkler de Kemalistler ve laikçi generaller olmadan binlerce yıl hem de insanca ve daha mutlu yaşadılar. Siz olmasanız Farslar, Kemalistler olmasa biz Türkler daha rahat edeceğiz!’

KANADOĞLU LÜTFEDİP YERYÜZÜNE İNMESEYDİ…

Yargıtay Onursal Başkanı  ( Bu da ne demekse) -Daha yeni yeni ‘eski başkan’lığa terfi etti- Sabih Kanadoğlu’nun son ayetini(!) duyunca bu hatıra aklıma geldi.

Sayın Kanadoğlu, kendisini ‘Sistemin Tanrısı’nın ‘elçisi’, bir tür masum ‘ayetullah’ zannediyor. Sanki ondan vahiy alıyor. Kendisi dışındaki herkesi aşağı, akılsız, haktan, kanundan bigane, ‘potansiyel cahil’; bir tek o makul, meşru ve müstesna! Hukukun membaı ve kaynağı kendisi! Bir tür ‘ayan-ı sabite’ okuyucusu mübarek!

Bir tek o biliyor, bir tek o anlıyor. O lütfedip yeryüzüne inmeseydi, Türkler bir şeyin anayasaya/kanuna veya hakka hukuka uygun olup olmayacağını bile bilemeyeceklerdi.

Düşünebiliyor musunuz, hiç  sakınca görmeden Anayasa Mahkemesi başkanına ‘keçi’ diyebiliyor. Bakın şu cümlesine, bakalım ne anlayacaksınız:

“Biz bir ‘keçi’ ile baş edemiyorduk. Şimdi 13 hukukçu olmayan üye ile karşı karşıya kalacağız”

Demek ki, bir tek Haşim Kılıç Bey ona kayıtsız şartsız itaat etmiyor! Diğerleri bendeleri, kulları! O emreder, söyler, diğerleri yapar. Mevcut Anayasa Mahkemesi üyeleri için ne ağır bir durum!

Ne kadar kendinden emin; “Bu rejim benim” demeye getiriyor ve kulları gibi gördüğü Yargı mensuplarını göreve çağırıyor:

“Eğer Anayasa’nın değiştirilmesini önleyemezseniz, hukuk keçilerin eline geçecek!

Gerçi, eski cumhurbaşkanlarımızdan Sezer de aynı fikirde imiş. Başka türlü olsaydı şaşırırdım.  Zaten Kanadoğlu, o prototipin bir tezahürü… Bir tek onlar biliyorlar ve bu memleket de babalarının mirası. Diğerlerinin onda tasarrufu, ancak bu hazretın müsaade ettiği kadar olabilir!

Tıpkı Ebu Sufyan gibi. O da Arapları idare etmenin bir tek Ümeyye oğlarının hakkı olduğunu sanıyordu. Hz. Osman zamanında, kabinenin, tamamen Ümeyye oğullarına mensup şahıslardan oluştuğunu görünce, “Hah işte böyle. Bir daha iktidarı kaptırırsanız..…” demişti… Sabih efendi de o tıynette…

Bir tane aklı başında hukukçu/yargı mensubu da çıkıp, ‘Be adam sen kimsin. Vazife ise yaptın geçtin. Git mütekaitlik koltuğunda otur, keyfine bak. Senden başka hukukçu mu yok!” demiyor, diyemiyor.

Sanki Ayetullah mübarek! Birini veya bir şeyi parmağı ile göster di mi onun için hukuk da bitiyor adalet de!

Bu nasıl bir kuvvetler ayrılığı, bu nasıl bir adalet sistemi, anlayan beri gelsin. İnsanın padişah olası geliyor. Güya saltanatı lağvetmişiz.

Ama maşallah Sayın Kanadoğlu’nun yetkisi padişahlarda bile yok. Padişah’ı Allah ile korkutabiliyorduk  –mağrur olma padişahım senden büyük Allah var diyerek– Sayın Kanadoğlu’nun O’ndan da korkusu yok! İran’daki ‘ayetullah’ların gücü de ancak bu kadar zaten! Ve üstelik onlar, cidden Allah’tan da korkuyorlar!

ÇÜNKÜ ONLARIN CHP’Sİ YOK…

Ne ala memleket! Memleket değil tiranlık sanki! Güya demokrasi ile idare ediliyoruz. Bu ülkede, ne zaman sivilleşme adına veya insanileşme adına bir düzenleme yapılacak olsa bir de bakıyorsunuz ‘Ayetullah’larımız hemen arzı endam etmişler:

-Zinhar, şu şöyle olmaz, bu böyle olmaz!

Şimdi de ‘Anayasa değiştirilemez’ buyuruyorlar hazerat! Bir zamanlar ‘yaptırmayız’ dedikleri köprü için sonra da ‘sattırmayız’ yaygarası yapmışlardı. Acaba yeryüzünde bizimki kadar ucube bir cumhuriyet, bir demokrasi var mıdır?

Sanmıyorum,

Çünkü, birincisi; onların CHP’leri yok.

İkincisi; ancak darbe yapmış askerler anayasa yapabiliyor ve onu da bir tek Sabih efendi doğru anlıyor. Sabih efendinin anlamadığını söylemek ise darbe gerekçesi oluyor!

Üçüncüsü; muhalefet (yani CHP), her muhalefete düştüğünde –ki hiç iktidar olamıyor- istiyor ki asker gelip kendisine oy vermeyen halkı cezalandırsın! Sandıktan da kendisini çıkarıp koltuğa oturtsun! (Bu durumu CHP için yadırgamıyoruz ama ‘körle yatan şaşı kalkar’ kabilinden MHP’de de aynı arazlar görülmeye başladı, tuhaf!)

Dördüncüsü, haksızlıktan şikâyet edenler bile (BDP’liler gibi) sivillerin anayasa değiştirmesi soz konusu olunca darbeciler ve cuntacılar ile aynı safta yer alıyorlar.

Beşincisi; ‘Devlet, kuvvetler ayrılığı üzerine bina edilmiştir ve kuvvetlerin birbirine üstünlüğü yoktur’ deniyor ama daima askerin dediği oluyor. Asker yorulunca Yargı süngü takıp milletin üstüne yürüyor!

Altıncısı; yasama üvey evlat, yürütme zenci! Varsa yoksa yargı! Yargı ise kışladan gönderilen nizamnamelerle kendisine çeki düzen veriyor. Askerden brifing almak onlar için şeref!

Yedincisi; daima onlar haklı, daima millet mağlup! Kanun onlar için ‘oyun hamuru’. İstedikleri zaman istedikleri kanundan istedikleri manayı çıkarabiliyorlar. Çıkardıkları tüm manalar da ‘küfre hizmet’ ediyor. Millet itiraz edecek olsa hemen cebre başvuruyorlar. Cebir de sökmezse asker tanka binip caddeye iniyor!

Sekizincisi;…

Daha saymayayım; Anayasasında, genelkurmay başkanına ‘masumluk’ sıfatının verildiği bir ülkede ‘sözde değil özde’ demokrasi mi olurmuş?

Düşünebiliyor musunuz, Anayasa’nın kendisi için suç ön görmediği tek makam genelkurmay başkanlığı! Herkes suç işleyebilir Genelkurmay başkanı hariç!

Cumhurbaşkanı suç  işleyebilir, başbakan, bakanlar, milletvekilleri, valiler, emniyet müdürleri hepsi suç işleyebilir ama Genelkurmay başkanı asla! Bunu nereden mi çıkartıyorum?

—Uyduruyorum efendim, uyduruyorum(!). Anayasa’da nasıl cezalandırılacağı bile bitirtilmemiş tek makam Genelkurmay olunca biz de böyle şeyler uyduruyoruz işte! Çünkü bizim Anayasamız Genelkurmay başkanının suç işleyebileceğini ön görmüyor.

-“Nasıl öngörsün ki efendim, kendisi yapıyor o Anayasa’yı” derseniz, ‘haklısınız’ derim.

AKP’Yİ  SEVMEMELERİ, MHP TABANINI İKNA İÇİN YETER Mİ?

Şimdi birileri millet adına bu keyfiliğe son vermek, oluşturulmuş salkı tiranlıkları yıkmak, devlet adına her ne varsa hepsini millet tarafından denetlenebilir kılmak istiyor ya etekleri tutuştu!

En kötüsü de siviller arasında da yandaş bulmaları! Ben çok merak ediyorum, MHP, kendi tabanına şu cuntacı takımıyla aynı hizada görünmeyi nasıl izah edecek acaba?

Eğer tabanının, iktidara uyduğu öfkeyi bunun için yeterli buluyorsa yanılıyor. MHP’nin de BDP’nin de tabanı, İslam’a, demokrasiye ve insanı önceleyen anlayışlara, yöneticilerinden daha yakındır. Bunu vatan millet Sakarya ile izah edemezsiniz. Hele Yargının ve askerin geçmişte yaptıklarını asla!

Her şeyi izah edebilseler bile, ne MHP ne BDP kendi millete Anayasa Mahkemesi’nin keyfiliklerini, Yargıtay’ın küfriliklerini, askerin cebriliklerini izah edebilir.

İlk defa sivillerin anayasa yapma, daha doğrusu, devleti insanileştirme imkânı doğmuşken, bu fırsatın MHP ve BDP’nin CHP’ye destek vermesiyle sonuçsuz kalmasını millet affetmez! MHP tabanı, Kanadoğul gibilerin dayatmalarını, askerin darbelerini, cuntacıların alaverelerini çok mu seviyor ki MHP ona güveniyor? 12 Eylül mağdurları hala yaşıyor.

Tamam, diyelim ki, MHP tabanı, Ak Parti’yi sevmiyor. Peki, bu tepki, o tabana ‘masum bir genelkurmay başkanı’ fikrini kabul ettirmeye yetecek mi? Mamak işkencelerinin mucidi olan o askerleri kim onlara masum saydırabilir?

İran’ı, ‘sorumluluk taşımayan/masum’ mollalarından dolayı kınayan demokrat Türkiye’nin aydınları, milliyetçileri, böyle Ayetullah gibi hüküm koyan Yargıtay başkanlarını, yargılanma ihtimali bile bulunmayan genelkurmay başkanlarını nasıl izah edecekler?

Tabii basiret bağlanması başka bir şey!

Allah hiç kimsenin gözünü  öfke ateşiyle karartmasın! Amin!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir