Kardeş Türküler, Hangi Kardeşlerin Türküsü?

Geçen cumartesi günü, Maslak TİM Show’da Kardeş Türküler vardı. Ezgilerini, türküleri yorumlayışlarını beğendiğim ekibin, canlı performanslarını da görmek istedim, gittim.

Keşke gitmez olsaydım desem yeridir!

Ben türküyü severim. Türküyü seveni de severim. Esasında “türkü seven adamdan zarar gelmez” diye inanırım. Hata sıklıkla tekrar ederim; bir adam türkü seviyorsa Türk’ü de sever, insanı da…

Ama gördüm ki -tabii seçip yansıttıkları görsellere dayanarak söylüyorum- bu ‘kardeş türküleri’ni söyleyen kardeşlerimiz, Rum’dan, Ermeni’den, Alevi’den (tabii ateist olanlarını), Kürt’ten başka kardeş tanımıyorlar. İdeolojilerini, bunların mağduriyeti üzerine oturtmuşlar. Bu ülkede bir tek onlar mağdur, geri kalanlar zalim! Geri kalanlar kim? Sünni Türk nüfus! Sanki her şenaati onlar işlemiş!

Çok üzüldüm. Türküye ideolojiyi katma geleneği yok değil. Ama o kadar da kör gözüne parmağım olmamalı! Eğer kardeş türküler, komünistliğin, ayrımcılığın, Sünni Türk halkına karşı ittifakı ise bunu bilelim.

Zaten artık moda oldu. Türk’e hakaret itibar görüyor. Müslümana hakaret destek görüyor diyeceğim, birileri çıkıp diyecek ki “İslamcılar iktidar, daha ne istiyorsun!” Keşke siyasal İslamcılık iktidar olmasaydı da doğru Müslümanlık tedavülde olsaydı. Bu memlekette her şey mubah! Bir tek Türk olmak, Sünni Müslüman olmak kabahat!

Bir zamanlar, “Anadolu’da Türk yok” tartışmaları yapılmıştı. Ben de abartıyorsunuz demiştim, Şimdi anlıyorum ki hakikaten yokmuş! Olsaydı böyle mi olurdu?

Türk, bu memlekette, sadece kabahatleri ve kusurları birine yüklemek gerektiğinde akla gelen bir gulyabani!

Elbette kavmiyetçilik peşinde değilim. Yıllardır yazıp durduğum yazılarım ortada. Daha yeni yazdığım ‘Barış Kapıda’ yazısında da temas ettiğim gibi “Anadolu daha Rum’un ve Ermeni’nin eksikliğini tolere edememişken yeni ayrılıklar yaratmaya gerek yok” diye.

Fakat hazmedemedim işte o ideolojik görselleri işin içine sokmalarını! Cidden üzüldüm, yıkıldım, sarsıldım. Keşke hiç o konsere gitmeseydim, yine sadece ses olarak dinleseydim kardeş türkülerini. Kardeşçe söylendiğini sandığım o ezgilere o tınılara leke düşmeseydi.

Çünkü türkü, Anadolu insanını birbirine bağlayan kültürel harçların başında gelir. Bir söz vardır derler ki “ Nerede türkü söyleyen birini görürsen, korkma yanına otur: Çünkü kötülerin türküsü yoktur”

Fakat gördüm ki birileri ‘kardeş türküleri’ne bile kin ve öfke katabiliyor, türküyü ideolojisine alet edebiliyor.

Yazık!

Önce hepimizin el birliği, gönül birliği ile sınırları aşan bir kültürel nehir, bir ırmak, bir hayat gözesi var ediyoruz. Sonra, ona kötü niyetlerimizi katarak, bulandırıyoruz. Kimsenin türkü sevenleri, kardeş türkülerden nefret ettirmeye hakkı yoktur. Evet, itidal ama her şeyin de bir haddi var. Allah Türk halkına sabır ve metanet versin!

28 ŞUBAT SÜRECİ

Hafta başında, TVnet’te Veyis Ateş’in sunduğu Gündem Özel programına katıldım. Konu 28 Şubat darbesi ile ilgili iddianame idi. Savcının iddianameyi tamamladığı yolunda bir iki gazete haber yapmıştı biz de o çerçevede tartışmıştık.

28 Şubat Darbesi ile ilgili yapılan en beylik tanım ‘post modern’ bir darbe oluşu. Öyle denmesinin sebebi de sanırım kan dökmeden(!) iktidarı değiştirmiş olmaları!

Türkiye’de çok insanın göremediği bir husus var:

Türkiye’de darbeler, iktidara değil, millete karşı yapılır!

Dünyanın her yerinde darbe iktidarı değiştirmeye yöneliktir ve birileri kanlı veya kansız bir şekilde iktidarı ele geçirir ve kendisi iktidar olur. Bizde ise, darbe, özellikle de Cumhuriyet döneminde, halkı dizginlemek, İslam’a yönelimleri durdurmak için yapıldı, yapılıyor, yapılmak isteniyor…

Cumhuriyet’i bir Batı Projesi olarak değerlendirmemin sebebi de odur. Çünkü bizde uygulanan cumhuriyet ve tatbik edilen laiklik, müstemlekelerde uygulanan şeklidir. Müstemlekeye ‘bağımsız’ denmesi bir göz boyamadır! Tıpkı bütün kelimeleri değiştirilen ezanda, bir tek ‘Felah’ (kurtuluş) kelimesinin bırakılması gibi. “Haydin kurtuluşa, haydin kurtuluşa” deseler, ezanı değiştirmiş olmalarının bir mantığı kalmayacak! O yüzden “Haydin namaza, haydin namaza”, dedikten sonra “haydin felaha” dediler, “haydin kurtuluşa” demediler. Böylece maksatlarını güya gizlemiş oldular.

Batılılar, ‘bağımsız bir cumhuriyet’imiz varmış gibi hissetmemizi sağladılar elbet! Ama sınırlarını kendilerinin tayin ettiği bir bağımsızlık! Milletin iradesini tecelli ettiren değil, millete şekil vermeyi amaç edinmiş bir cumhuriyet!

Bir zamanlar, bir hukukçu arkadaşım demokrasiyi “Herkesin her şeyi söylediği ama söyleneni yaptığı bir yönetim” diye tarif etmişti. İşte bizim bağımsızlığımız da öyle bir şeydi. Birilerinin talimatları ve kriterleri içinde yaşamak zorunda olan bir cumhuriyet!

Çanakkale Geçilmedi Ama…

Evet, Türk halkı güya bağımsızlığını kazanmıştı, güya Çanakkale geçilmemişti, ama Çanakkale geçildiğinde bize yapacaklarını bildiğimiz her şeyi, biz kendimize tatbik etmiştik. Batı’nın I. Dünya Savaşı ile varmak istediği “Türklerin, ya Balkanlardan ve Anadolu’dan bütün bütün atılması veya Batı için tehlike olmaktan çıkarılması” hedeflerinden birinin gerçekleştirilmesi!

İkinci yolu tercih ettiler: Türkler, ‘modernzim’ adı altında İslam’dan ve milli kimlikten soyunduruldu, içi boşaltıldı, manası silindi, kimliği başkalaştırıldı; Allah’ın Adını yücelten destansı ordusu da ‘laikliğin bekçisi’ derekesine düşürüldü.

Ordunun vazifesi artık, ‘Müslüman’ Türkü milletini bekasını sağlamak değil, onu, Batı’nın istediği çizgide tutmaktı. O yüzden de bir iktidar ne zaman bilerek veya bilmeyerek halkın manevi değerlerine yatırım yapacak olsa, hemen asker devreye girer ona bir balans çekerdi. İşte 28 Şubat, o ayarların en tehlikelisi ve en kapsamlısı olacaktı güya.

28 Şubat İçin Siyaseti Terk Etti

Mamafih niyetleri de oydu. Bediuzzaman bütün darbelere bir şekilde temas eder ama 28 Şubat’a hususi atıfta bulunur ve “28 Şubat sürecinde sözünün etkili olması için, siyaseti bıraktığını söyler”

Emirdağ Lahikası’nın birinci kitabının baş tarafında “Adliye Vekili ve Risale-i Nur ile Alakadar Mahkemelerin Hakimleriyle Bir Hasbihal” başlıklı bir mektubu var. O mektup 1947’de yazılmış. Mektupta en az dört kere 50 yıl sonra’ diyerek 1997’de  ‘dahilde tağut eliyle’ gerçekleştirileceğini haber verdiği bir olaya dikkat çeker. O olay ile yapılmak istenen şeyi ‘Türk milletini bütün bütün sukut ettirmek (irabdan düşüremk), islam defterine yazılmış bin yıllık tarihini yok saydırmak ve İslamiyet ile bağlarını kesmek”  şeklinde tarif eder.

Osmanlı son dönem aydınlarının, güya ‘hürriyeti getireceğiz’ diye, dinde ve sosyal hayatta bir takım laubalilikler sergilemeleri, -hem de daha dinî ve millî ahlak ile yetişmişlerin yüzde ellisi hayatta iken-  nasıl dini yok sayan bir rejimin ortaya çıkmasına sebep olmuşsa, cumhuriyetin ilk dönemlerinde -yani 1925-1947 arasında- yapılan din karşıtı eylem ve uygulamaların, 1997’li yıllarında nasıl bir tahribata dönüşebileceğini tahmin etmemizi ister ve şöyle der:

“Elli sene sonra bu dindar, namuskâr, kahraman seciyeli milletin nesli- atisi (gelecek kuşakları), seciye-i diniye ve ahlak-ı içtimaiye cihetinde (din ve ahlak açısından) ne şekle girecek(ler), elbette anlıyorsunuz. Bin seneden beri bu fedakâr millet, bütün ruh u canıyla Kur’ân ın hizmetinde emsalsiz kahramanlık gösterdikleri halde, elli sene sonra, o parlak mazisini dehşetli lekedar, belki mahvedecek bir kısım nesl-i atinin eline elbette Risale-i Nur gibi bir hakikati verip, milleti o dehşetli sukuttan (düşüşten) kurtarmayı en büyük bir millî ve vatanî bir vazife bildiğimizden, bu zamanın insanlarını değil, o zamanın insanlarını düşünüyoruz.”

Hatta o dönemde tavsiyelerinin dikkate alınması için yirmi yıl önce siyaseti bile bıraktığını ifade eder:

“ Risale-i Nur sırf ahirete bakar; gayesi Allah’ın rızası ve ahireti kurtarmaktır (…) Fakat (aynı zamanda) dünyaya ait ikinci derecede gayet ehemmiyetli bir hizmettir;   O hizmet de bu millet ve vatanı anarşilik tehlikesinden ve gelecek kuşakların biçareler kısmını imansızlıktan kurtarmaktır. Çünkü bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terk edip İslamiyet seciyesinden çıkan bir Müslüman, mutlak bir inançsızlığa düşer, anarşist olur, daha (hiçbir kanun ile) idare edilmez.

Evet, eski İslam terbiyesini alanların yüzde ellisi meydanda varken ve milli ve dini geleneklere karşı gösterilen lakaytlık daha yüzde elli mertebesinde iken bu kadar tahribat yapılabilmiş ise, elli sene sonra, yani insanların yüzde doksanının nefsine mağlup olduğu o yıllarda (1997) millet ve vatan aleyhine ne kadar tehlikeli bir hal alacağı tahmin edilebilir. O belaya karşı (28 Şubat darbesi) bir çare arama çabası, beni, yirmi sene evvel (1926-27) siyasetten ve bu dönemdeki insanlarla uğraşmaktan menetti…)” (Emirdağ Lahikası, s. 21)

Kendileri Ebter Oldular

İşte Post modern dedikleri darbenin gerçek yüzü bu!

Refah Partisi’ni bahane ederek Türk milletini, dinden uzaklaştırmak ve adeta milleti nurdan karanlığa atmak için yapılan bir girişimdi o! Ama “İnananların velisi” Allah (cc) da murad etti ki, “karanlığa atılan müminleri nura çıkarsın!” O yüzden de darbenin üzerinden daha beş sene geçmeden, tuzaklarını başlarına geçirdi. İktidarını gasp ettikleri Erbakan’ın çocukları başlarına çöktü. Bin yıllık hayal, beş yılda hayal oldu!

Mamafih Müslümanlara karşı sürdürülen dayatmaların hepsi, böyledir;  ‘ebterdir’. Yeter ki biz mümin olmayı bilelim. Kim Allah ile baş edebilir? O tür planlar en fazla 12 yıl veya bilemedin 16 yıl sürebilirler. Zira Resulullah’a “ebter” diyenlerin sultası da ancak o kadar sürmüştü. Hepsi12 yıl bonra Bedir’de sapır sapır döküldüler. Resulullah’a “sen ebtersin, sonun yok” diyenler, 12 yıl sonra kendileri ebter oldular.

28 Şubat Darbesini yapanlar da aynı küstahlıkla meydan okumuşlardı dindarlara ve dine karşı. “Bin yıl sürecek” dediler ama şu anada yargılanıyorlar. Yargı nasıl tecelli ederse etsin, onlar zaten, 2009’da referandumla infaz edildiler ve mahkum oldular.

Unutulup gitmeleri de yakındır ama o niyet kendileri gibi düşünün bir kısım nesillerin yüreğinde yeniden neşv ü nema edeceği iklimi bekleyecektir! Sanırım 80 yıl boyunca da yeşeremez. Ama yok da olmaz. Gizlenir ve fırsat kollar. Ne zaman ki takdir olur, vakt-i merhun gelir, müminler yeniden zaafa uğrar, o niyet de hortlar. Tüm dünyada, inanlara karşı bir 28 Süreç sürecinin başlatacağı haber verilen 1506 (2083)’ya kadar.

80 yıl, İslam adına bir takım güzellikleri sergilemek için yeterli bir zaman. Ne de olsa, her ceza(yani karşılık) amelin cinsindendir…

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir