Kazananı Olmayan Bir Seçim

Bu seçimin mutlak bir mağlubu olmadığı için kaybedeni çok olan bir seçim oldu.

Her ne kadar zahiren, başkanlık sisteminin ertelenmesi ve yeni bir Anayasa’nın yapılma imkânının yok olması sebebiyle kaybedenin Türkiye devleti ve Cumhurbaşkanı olduğu söylense de bu tam bir kayıp değildir. Cumhurbaşkanı yine cumhurbaşkanıdır ve milletin ona verdiği yetkisini de beş yıl boyunca kullanacaktır. Dolayısıyla ortada mutlak bir mağlubiyet yok ama kazanan da yok.

Kazananı olmayan bir yerde, herkes kaybetmiş sayılır. Millet ile başlayalım.

Millet: Millet, bu iktidarın eliyle gelmiş olan bir takım nimetleri görmezlikten gelerek, menfi propagandalara pirim verdi. Bir kısım insanlar, güya en güzelini ararken, elindeki güzelden de oldular. Sanki daha sonra gelecek olanlar temiz kalacakmış gibi.. Hırsızlık, yolsuzluk vs. meselelerini öncelediler ve bu iktidardan uzaklaştılar. Öyle bir seçim yaptılar ki kendi elleriyle hayatlarını bir kaosa dönüştürdüler.

İşte size söylüyorum. Önümüzdeki üç yıl boyunca sokaklarınız karışacak, ekonominiz bozulacak. Eskiden olduğu gibi yine şuradan buradan para dileneceksiniz. Huzurunuz kaçacak, bu iktidara bir ders vermek lazım diyenlerin ekseriyeti “elim kırılsaydı da yapmasaydım” diyecek. Umalım ki iş oraya varmasın!

Çünkü bugünleri dahi mumla arama ihtimalimiz var…

Ak Parti: Ak parti de kaybetti. Ak Partinin kaybettiği şey, sadece iktidar değil, meselelere müdahale etmedeki hızlılık ve maharet. Çünkü Türkiye’nin problemleri günlük müdahalelerle sevk ve idare ediliyordu. Ak Parti bunu başarıyordu. Artık bunu yapma kabiliyeti olmayacağı için, giderek çözülüp gidecektir. Dokunulabilir olduğu anlaşıldı. Var olan sorunlarını çözmediği takdirde daha da kaybedeceğe benziyor.

Haa şunu yaparsa belki toparlar. Ta başta birlikte hareket ettikleri insanları aynı hulus ve temiz niyetle bir araya getirebilirlerse ve meşveret ve şuraya azami derecede itibar ederse olur. Ama o da geçti. Benim ümidim, Davutoğlu’nun ‘kendisi olabilme’ başarısını göstereceği yönünde idi.

“Davutoğul Başbakan” adlı yazımda buna temas etmiştim. Yedi sekiz ay, sonra hala kendisi olamamışsa iktidarı kaybeder diye. Öyle de oldu. Davutoğlu’na kendisi olma fırsatı verilmedi. Hep ‘Reis’i taklit etti. Hâlbuki ‘Reis’in (Talut’un) tarih içindeki misyonu farklı idi, onun misyonu farklı!

Talut’un amacı, Calut’a, (yani ceberut sisteme) haddini bildirmekti, devirmekti. Bunu başardı ‘uzaktan taş atan davut’un da yardımıyla… Sonra Talut Davut ile kavgaya tutuştu (Kıssa gereği de öyle olmalıydı ve oldu). Bu kavganın olmaması için çok dil döktüm, çünkü kıssanın gidişatı gereği Talut zayıflıyor, Davut güçleniyordu.

Talut, bu millete büyük hizmetler yaptı. Ülkeyi, özellikle de mağdur Müslümanları düze ve selamete çıkardı. Ama sonra ‘iktidarın paylaşılmazlığı’  gereği ‘davut’ ile kavgaya tutuştu. Bu da bir takdir-i ilahi idi ve bu noktaya gelindi.

Mesele ‘Talut’un baş olmasıyla kapanabilirdi. Kapatılmadı, kapanmasına müsaade edilmedi. Ahmet Davutoğlu ya yeni bir sayfa açacak ve Davut döneminin mimarı olacaktı, ya da eski söylemleri tekrar ederek, ‘Talut döneminin kaybeden bir komutanı’ olacaktı ve öyle oldu. Kendisi olmayı başaramadı. Daha doğrusu kendisine o fırsat verilmedi. Dolayısıyla “Ahmet Davutdoğlu dönemi” de Talut dönemi içinde kaldı.

Bundan sonra geriye dönüş olur mu? Sanmıyorum.

Ak Parti, kendisinden kaçan oyların niçin kaçtığını doğru tespit edip onları geriye çağırabilir mi Bilemiyorum. Davutoğlu’nun mevcut ilişkileri bunu yapmaya müsaade etmez.  İnşallah yanılıyorum.

Kıssada, “Talut ve çevresindekilerin mağlup edildiği savaş”, Amelikanın başını çektiği tüm müttefiklerinin (beş devlet) de destek verdiği top yekûn bir savaştı. Tıpkı seçimlerde yaşadığımız gibi… Yedi düvel ve dâhilî güçler Erdoğan’a karşı ittifak ettiler! Ben “Bu İttifak hayra alamet değil” diye o yüzden yazdım! Ve Ak Parti kaybetti. Eğer içinde Ak Parti’nin bulunmadığı bir ikitar işbaşına gelirse keşmekeşlik dönemi başlar ve en az üç yıl sürer. Arkasından gelecek olan şey ‘düzen’dir inşallah!

CHP: CHP’den bir cacık olmayacağı bir kere daha ortaya çıktı. Bu hal CHP’yi bitirir. Y ada isim değişikliğine giderler. CHP ismini ve o isim altında kendisine yapışmış hatırattan kendisini kurtarsaydı belki iktidar olabilirdi. (DSP ve SHP örneğinde olduğu gibi). Ama kader, ona da kendini değiştirme fırsatı vermedi, vermiyor. Çünkü o isim ‘ebter’ (sonu olmayan, kısır, rüşeymi ölmüş)  bir isim. Üzerinde çok ah ve kahır var.

Ben öyle sanıyorum ki yakında içinde çift başlılık zuhur eder ve bir kez daha parçalanır. Şu partiden millete hayır gelmedi, artık kendisine de hayrı olmayacak. Şu seçimin en büyük kaybedeni o oldu.

MHP: Türk milliyetçiliği millete muhabbetten kaynaklanan bir anlayıştır. Irkçılık bu topraklara ait bir meyve değil. Batıdan bize ithal edildi. O yüzden de kendi içinde en az iki kısma ayrılmıştır. Türkçüler başkadır, milliyetçiler başkadır. Türk milliyetçiliği hiçbir zaman ırkçılık anlamlıdaki milliyetçiliğe yanaşmamıştır. Eğer öyle olsaydı 30 yıldır şu insanlar PKK’nın ve yandaşlarının bu kadar küstahlıklarına, bu kadar tahriklerine sabırla tahammül etmezlerdi.

Amma Türkçülük başka bir şeydir. Batıcıların empozesi ile milliyetçilerin arasında hayat bulmuş habis bir urdur Türkçülük… Malum, Cumhuriyeti kuranlar batıcılardır. İngilizler İstanbul’dan ayrılırken “devleti kurma” işini ‘Batıcılar’a bıraktılar. Onlar da bu işi tek başına yapamayacaklarını bildikleri için milliyetçileri yanlarına çektiler. Bu ittifakın milliyetçilere verdiği en büyük zarar, milliyetçiliğin Kemalist yaklaşımlar altında Türkçülüğü inkılap etmesidir. Ondan sonra da milliyetçiler içinde bu ikilik hep sürdü. Muhsin Yazıcıoğlu’nun ayrılmasının altında da Türkçülerin baskıları vardır.  Türkçülere göre göre İslam bir motiftir. HDP liler için de öyle. Ama milliyetçiler için İslam bir lokomotiftir.

Son dönem MHP’si milliyetçi görünüm altında Türkçü takılıyor. Bahçeli, büyük bir ustalıkla, dindar milliyetçileri etrafından uzaklaştırdı. O yüzden de kendini sağ bir partiden daha çok CHP’ye yakın buluyor. CHP ne zaman Türkçüleri yanına çekmişse ülkede büyük felaketler yaşanmıştır. Ve yazık ki Batıcılar, Türkçüleri kullanmaktan vaz geçmiyor. Onlar da her seferinde düşüyor!

Evet, sık sık vurguladığım gibi, Türkiye’de hiçbir eğilim (Yani, Batıcılar, Milliyetçiler, İslamcılar ve Osmanlıcılar) tek başına iktidar olmayı başaramıyor. Başarsa da sürdüremiyor. O yüzden birbiriyle ittifak etmeleri gerekiyor. Eğer ittifak millet seviyesinde olmuşsa güçlü iktidarlar çıkmıştır. Eğer partiler arasında olmuşsa zor ve zahmetli koalisyonlar ortaya çıkmıştır.

Paralel kavga çıkıncaya kadar İslamcılar ile Osmanlıcılar toplumsal düzeyde ittifak halinde idiler. Ne zaman ki bu ittifak bozuldu “eyvah dedim, bu iktidar zora girer”.  (Bakınız: Osmanlı Aydınları yazıma)

Batıcılar ile Milliyetçiler bu kere parti seviyesinde ittifak içindelerdi. Ekmeleddin İhsanoğlu beyin Cumhurbaşkanlığı meselesi o ittifakın bir tezahürüdür. Şimdi de kader ona gösterdi ki eğer CHP iktidar olacaksa payandası iki ırkçı parti olacak!

MHP ile HDP aynı hükümette yer alırlar mı? Bilemiyorum. Ama Tayyip Erdoğan düşmanlığı şu kadar ittifaka neden olmuşsa o da olabilir!

İkinci bir yol var MHP – Ak Parti koalisyonu. O zaman da başka bir sıkıntı ortaya çıkar MH açısından. Savunduğu tüm değerleri yutacak. Çünkü önümüzdeki dönemde, Bağımsız Kürt devleti kurulması başlatılacak. İmralı boşaltılacak. Apo sivilleştirilecek. Bütün bunların altına, tıpkı APO’nun getirilip Türkiye tarafından koruma altına alınması hadisesinde olduğu gibi altına MHP imzası konulacak. Dolayısıyla, şu seçimin bir diğer kaybedeni MHP olacaktır. Zaten de oldu. Sistemden kaçan öfkeli oylardan üç beş puan aldı ama bu ona maalesef hayır getirmeyecek. Zaman içinde göreceğiz.

HDP: HDP şu sıralarda bir sarhoşluk içinde. Oyların kendisine ait olmadığını bile bile zafer naraları atıyor. Kendisine, ait olmayan bir güç üzerinden istikbal inşa etmeye çalışıyor. Batı medyası da o nun yelkenlerine rüzgâr üflüyor (Kürt Obaması diye)

Ben ta baştan itibaren PKK’nın da HDP’in de  birer harici proje oldukları kanaatindeyim ama bu Kürtlerin derdi olmadığını göstermez. Kürtlerin derdi var ve yakınma hakları da var. Çünkü Ulusalcı Devlet anlayışı bu ülkeyi perişan etti.  Fakat Kürtlerin unuttuğu, daha doğrusu görmezlikten geldikleri bir şey var: Bu zulmü onlara reva görenler Türk halkının kendisi değil! Onlara zulmeden anlayış (devlet), Sünni Türklere de zulmettiler.

İngilizler tarafından “Ulusçu Devlet kurmakla görevlendirilen Batıcı Türklere verilen vazife”, Türk milletini Batı için tehdit olmaktan çıkarmaktı. Bunu yaptılar. Çünkü toplumdaki İslamiyet ve iman yok edilmedikçe Batının rahat uyuması mümkün değildi. Önce hilafeti, sonra da onu ihzar eden altlıkları yok ettiler. O yüzden de hep imani ve İslami noktalara saldırdılar. Kürtlerin çokça hırpalanmasının sebebi de İslamiyet’e bağlılıklarıydı…

Cumhuriyetin eliyle medreseler kapatıldı. PKK da mevcut mollaları yok etti, ortalık ne idüğü belirsiz insanlara kaldı. Kürde rehberlik etmek de Ermeni’ye, Pakraduniye bırakıldı! Referansları da İslamiyet olmaktan çıkarıldı. Hatırlayın Selahaddin Demirtaş’ın yaptığı teşekkür konuşmasından en çok vurgu yaptığı dinsizlikti. Ak Partiden kaçan dindar Kürt oyları, kominizimi, sosyalizmi ve Yezidiliği kendine referans alan bir siyasi ekibe gitti. Med Zehra Grubana özel teşekkürü bu yüzdendi…

HDP, zahiri başarısına rağmen en çok kaybeden taraf oldu. Zira bu oylar bugün yarın kendisinden kaçacak. İkincisi, bugüne kadar onun savunucusu Ak Parti idi. Artık böyle bir savunucusu da olmayacak. Şimdilik bir sarhoşluk içindeler. Bugüne kadar her türlü esnekliği yapma hakkına sahipti. Artık değil. Eskiden, uç dediğinde “Ben deveyim”; yük taşı dendiğinde de “Ben kuşum” deme hakkına sahipti, artık değil. Bu lüksü kalmadı. Arkasını silahlı bir terör örgütüne dayayarak da siyaset yapamaz. Yaparsa Meclis-i Mebusan’daki, Mebus oldukları halde devlet aleyhine çalışan Ermenilerin durumuna düşerler millet nezdinde. Bu hale düşmeleri de pek uzak görünmüyor.

Esasında HDP’in şu başarısında, geri planda yürütülen icbar ve tehditlerin boyutu devletin gözünden kaçtı. Yahut da devlet bir şey yapamadı. HDP’in mutlak bir hükümranlık sağladığı illere bakarsanız geleceğin nasıl şekillendirilmek istendiğini de göreceksiniz. Bu seçimler, bölge halkı açısından bir tür plebisit denemesi oldu. HDP şunu demeye getirdi: “ben istediğim zaman bölgeyi sizden koparırım!”

Evet, maalesef bu seçimin bize gösterdiği en tehlikeli sonuç bu! PKK v KCK sandıktan istediklerini çıkarabiliyorlar. Yakında yeni pararlel onlar olur her halde!

Ben devletin yerinde olsam, bölgede HDP’in şu kadar yüksek oy çıkmasının nedenlerini merak ederdim. Bu oylar gerçekten gönüllü olarak HDP’ye akmışsa Müslüman Kürtler de artık devletle aralarına mesafe koymaya başlamışlar demektir. Değilse ve bu bir organize iş ise devletin bunu ortaya çıkarması lazım!  Etmiyorsa ortada devlet yok demektir. Var da bir şey yapamıyorsa devlet bitmiş demektir. Nüfuz edemiyorsa, artık o bölgelere veda etmenin zamanı gelmiş demektir.

Ancaaak, bir şeyi daha unutmamak gerekir. Teröre başvuran Kürtler, bugüne kadar hep hükümetlere ve devlete karşı mücadele ettiler. “Tarih içindeki misyonu ile” Türk halkı hiç müdahil olmadı. Çocukları gidip orda şehit oldu ama devletin meseleyi çözebileceğine inandığı için kendisi müdahil olmadı.  Allahtan da olmadı. Devletin, meselelerin üstesinden geleceğine inandı. Ama iş başa düşer ve halk kendisi alan savunması yapmaya mecbur edilirse –ki halkı buna mecbur edecek yine PKK ve KCK’dır- bu topraklar herkes için yaşanılmaz olur…

Dolayısıyla artık, teenni ile hareket etmek HDP’e de düşüyor. Şu güne kadarki esnekliğine sahip olamayacak. “Gir şu yükün altına!” dendiğinde “ben kuşum” diyemeyecek. Çözüm sürecinin altına elini koymak zorundadır.

Selahatttin Demirtaş, espri kabiliyeti yüksek, sağduyusu gelişmiş, zeki ve bizden biri olarak profil  verdi seçim boyunca. Eğer bu sıfatlarının yanına “dikkatli”, “ferasetli” ve “akıllı” sıfatlarını da koyarsa o zaman hem kendisi kazanır, hem ülkeye kazandırır ve belki ilerde bu ülkenin başbakanı bile olur! Bir yığın Türkün de kendisine oy verdiğini hatırlasın…

Eğer illegal yapılarla ilişkisini keser, bu ülkenin bir partisi olduğu idrakiyle Türkiye’nin dertleri için çabalayan bir yapıya kendisini kavuşturursa ne ala. Çünkü Türklerin de ona ihtiyacı var. Eğer ayrılıkçı kimliğini sürdürür ve tehdit, baskı ve terörle yüzde bilmem kaçlara kadar oy aldığı o bölgelerin mutlak hâkimi gibi hareket ederse kaybeder. Bir takım HDP’li vekillerin daha şimdiden birilerini tehdit ederek, buradan defıolup gideceksiniz naraları atmaları hiç de hayra alamet değildir ama sanırım Demirtayşın sağduyusu bu tür şeyleri önler! Çünkü  “Defolun gidin lan burdan”cı havaları türkiye taşıyamaz!

Evet, HDP, kendisini zor ve sıkıntılı bir sürece sokmuştur. En azından eskisi kadar rahat karnını kaşıyarak konuşma lüksünü kaybetti. Hem de emanet oylarla… Fakat kendini bu ülkenin doğal bir partisi hissederek hareket ederse eminim HDP de ülke de kazanır!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir