Kıbrıs’sız Anadolu Dul Kadına Benzer!

Şu bizim coğrafya, keyifle hastalanmayı bile insana çok görüyor. Ez kaza birkaç gün, gündemi takip edemeyecek olsanız, hadiselerle aranıza nerede ise asırlık mesafeler giriyor.

Yine öyle oldu. Bütün direncime rağmen, inatla paçama yapışıp beni mağlup eden ‘keçi gribi’ sonunda beni de yatağa düşürdü.

Yatakla hemhal olduğum üç beş gün içinde neler olmuş neler. Batum Efendi ‘zir-i bağldeki haçını göstermiş’, KKTC’de tuhaf hadiseler olmuş. Türkiye işgalcilikle suçlanmış. Başbakan ve hükümet de haklı olarak tehevvür göstermiş. Bütün bunları bu sabahki özet haberlerden öğreniyorum.

Baştan söyleyeyim, ben hükümetin tehevvürünü haklı bulmadım. Hatta tehlikeli buldum. KKTC ile Rum kesimi arasında toplumsal görüşmelerin başladığı bir dönemde, hükümetin gösterdiği tehevvür bana göre karşı tarafın ekmeğine yağ sürmüştür. Bu açıdan hükümet ‘tezgaha gelmiş’ bile denilebilir.

Peki hükümetin ve başbakanın çıkışları çok mu haksız?

Elbette değil. Değil, çünkü yapılanların ve söylenenlerin Türk toplumu ve idarecileri tarafından ‘nankörlük’ olarak algılanmasının tüm şartları mevcuttur!

Kıbrıs’ta asıl yaşananlar budur!

KKTC’de bu sızlanmalar, ta 80’li yılların başından beri devam ediyor. Çok haksız da sayılmazlar. Zira Türkiye, Kıbrıs’a yönelik çabalarında ‘dikkatli’ davranamamıştır. Kıbrıs Türkü’nün kültürel anlamda yeniden kazanımı yapılamamıştır. Milletin ve milli geleneğin yaşatılmasında dinin rolü dikkate alınmadığı hatta dışlandığı için Kıbrıs Türkü, tamamen Rum kültürünün istilacı ve etkileyici propagandasına açık bırakılmıştır.

Yunanistan kendisinden olmayan bir kavmi –Kıbrıs halkının aslı Helen değildir- Rumlaştırdığı halde, Türkiye özbe öz kendisinden olan insanları bile kendisinden küstürmüştür.

Kıbrıs’ın vergi borcu yüzünden icar olarak İngiltere’ye bırakılmasından sonra oradaki Türk nüfusu, tıpkı Kerkük’te olduğu gibi tamamen sahipsiz kalmış, sonradan görme bir takım iktidarların insafsızlığına bırakılmıştır.

1993 yılında sevgili dostum Erdoğan Aslıyüce’nin daveti ile bir grup gazeteci ile birlikte Kıbrıs’a gitmiştik. Dağ bayır dolaştık, anketler yaptık, camileri gezdik, imamlarla konuştuk ve şunu gördük ki, Kıbrıs Türk toplumunun İslam ile bağı, isimden öteye geçmiyor. Lalettayin 20 kişiye “gusül abdesti nedir?” diye sormuştum da doğru bilen sadece iki ikişi idi ve biri de imamdı.

Ben daha ilerisini söylemeyeceğim. Siz kendi halkınızı birilerinin insafına havale ederseniz, bir gün gelir o da sizi arkadan vurur işte. Kıbrıs’ta asıl yaşananlar budur!

Böyle acı söylüyorum diye kızmayın. 1992 yılında da Bağdat’a gitmiştim. Orada peşimize takılan genç Kerküklü idi. Onunla da uzun sohbetler ettim. O kadar yalnız ve çaresiz bırakılmışlardı ki, hepsi ‘gönüllü’ Saddam zulmünün savunucuları olmuştu. Çünkü Saddam onlara yaşamanın bedeli olarak böyle bir rol vermişti ve Türkiye çoook uzaklarda idi(!)

Kıbrıs’ta daha vahim bir durum var ki, söylesem zülf-i yare dokunacak, söylemezsem söz eksik kalacak. O da gerek yerleşmek gerekse çalışmak için oraya gönderdiğimiz insanların ahlakî durumu. Maalesef Türkiye’den Kıbrıs’a giden Türklerin ve Kürtlerin ekseriyeti, oradaki halka örnek olabilecek liyakati göstermediler. Hatta tıpkı Avrupa’da olduğu gibi, tıpkı Türkî cumhuriyetlerde olduğu gibi, tam tersine yerli halkın Türklerden ve Türk kimliğinden nefret etmesi için ne yapmalı gerekiyorsa onu yaptılar. bilerek bilmeyerek!

Türklüğe ve Türklere güven fikrini yok etmişlerdir

Osmanlı da nüfus aktarımı yapmıştır biliyorsunuz. Ama Osmanlı bu işi öyle akıllıca yapmıştır ki, Anadolu’dan Balkanlara veya şuraya buraya gönderilen nüfus, gittikleri yerde tam bir kültür elçisi gibi hareket etmişler ve orduların yapamayacağını yapmışlardır.

Türkiye bu noktada da sınıfta kalmıştır.

Esasında, Sayın Davutoğlu’na gelinceye kadar, böyle bir şuur ve düşünce ile hareket etmek Dışişleri’nin gündeminde bile olmamıştır. Tek nihai amaçları olmuştur; “laik yapı zarar görmesin!” Bu amaçla, dışarıdaki birçok meseleye müdahil olabilecekken olmamışlar, gerek Türk coğrafyasında ve gerekse İslam coğrafyasında, Türklüğe ve Türklere güven fikrini yok etmişlerdir. Bu da mazlum kavimleri, galiplerle iyi geçinmenin çarelerine aramaya itmiştir.

‘Kıbrıs’ta Türkiye kaybetmiştir’ demiştim

1993 yılında, Kıbrıs’la ilgili bir dizi yazı yazmak istemiş ve araştırma yapmıştım. Ve hayretle görmüştüm ki, Kıbrıs meselesini işleyen uluslar arası kaynakların hiç biri Türk tezine yakın durmuyor. Esasında orada Türklerin de bulunduğu veya Rumların Türklere zulmettiğine dair hiçbir şey bulunmadığı halde, Türk askerinin işgalci olduğuna dair sayısız eser ve dosya vardı. Kahrolmuştum. Hatta o zaman da yazmıştım: “Beyler Kıbrıs’ta Türkiye kaybetmiştir. Bunun böyle olduğunu 15 -20 yıl sonra göreceksiniz”

İşte yaşanmakta olan bu! Kıbrıs halkı Türkiye’yi sevmiyor. İkide bir, ‘sizi biz kurtardık’ dememizden de nefret ediyor. Yüzüme karşı, “Biz çok mu meraklı idik, gelip bizi kurtarmanıza. Biz Rumlarla iyi geçiniyorduk, Türkiye’nin sisayis ihtirasları olmasaydı, Rumlarla hiçbir sıkıntımız olmazdı” diyenler bile oldu.

Türkiye vaz mı geçecek?

-Peki, KKTC’deki halk bizi istemiyor diye Kıbrıs üzerindeki hakkından Türkiye vaz mı geçecek?

-Böyle bir şansı yok ve tarihte de olmamıştır?

Esasında Anadolu, coğrafik malzeme olarak ‘dişi’ yapıdadır. Kıbrıs adası erkek! Kıbrıssız bir Anadolu dul bir kadına benzer. Kıbrıs, adeta hamile bir kadın gibi doyurgan ve doğurgan olan Anadolu’nun göbeğine yönelmiş bir kama gibi durur orada. Anadolu’da oturanlar, Kıbrıs adasını da kontrol edememişlerse, kısa zamanda kaybetmişlerdir.

Kıbrıs’ın efendileri önünde sonunda Anadolu’ya taleplerini kabul ettirmişlerdir. İngiltere de bu tarih bilinciyle Osmanlı’dan önce Kıbrıs’ı istedi. Güya Kıbrıs’ın gelirlerini alıp borçlarına mahsup edecekti, aldı ve bir daha da çıkmadı. Oradan da Tüm Doğu Akdeniz’i hükümranlığı altına aldı ve sonunda da Anadolu’ya diz çöktürüldü.

 Dolayısıyla, Anadolu, Kıbrıs konusunda müteyakkız olmaya mecburdur. Hiçbir yer için olmasa bile Kıbrıs için savaşı göze alması da doğrudur ve gereklidir. Biraz tarih bilinci olanlar ve bu ikilinin ilişkilerinden haberdar olanlar ne demek istediğimi pekâlâ bilirler.

Böyle olunca Başbakan’ın çıkışını anlamak mümkün olur. “Yunanistan’ın orada ne işi varsa Türkiye’nin de işi orada odur’ diyerek tarihi perspektifin farkında olduğunu gösterdi. Fakat halka yönelik o sert çıkışları stratejik olmadı ve olmamıştır.

O hareketlerin ardında, Ergenekoncu yaklaşımların bulunduğuna dair elinde veriler bulunuyorsa bile çıkışı öyle olmamalıydı. Evet, ben de seziyorum, o tavırların altında, Ergenekoncu yapılanmanın dürtülerini. Kıbrıs’ta Ergenekoncu yapılanma, Türkiye ile kıyaslanmayacak kadar güçlü ve yaygındır çünkü. Dolayısıyla o pankartları açanlar veya en azından meseleyi, Türkiye’deki iktidarı eleştirmekten çıkarıp Türkiye’yi kınamaya dönüştürenlerin maksatları asla tasvip edilemez ve hoş görülemez.

Bu noktadan Başbakan’ın KKTC hükümetine yüklenmesini haklı bulsak bile, bu çıkışı ile Kıbrıs halkı Rum kesimine doğru itilmiştir.

Bu siyaset, istikrarlı bir şekilde sürdürebilirse…

Bir mesele daha var, içimde ukde olmuş!

Sayın Davutoğlu, kim ne derse desin, cumhuriyet döneminde gelmiş en geniş ufuklu dışişleri bakanlarından biridir. Akıllı ve çabalarını ‘müspet hareket’ üzerine inşa eden modern dönem misyoneri gibi sevimli hareket ediyor.

Bugün, uluslar arası arenada, meselelerin çözümünde, her ne kadar ‘güç kullanımı’ öncelikli seçenek gibi görünüyorsa da, insanlığın asıl istediği ve beklediği, ilişkilere ‘selim bir akıl’ ve adaletin hâkim olmasıdır. Türkiye, AK Parti iktidarı ile birlikte, dış ilişkilerinde, insanlığın asıl ihtiyaç duyduğu bu yöne akmaya başladı. Bugün çok net sonuçlar alamıyor gibi görünse de bu siyaset, istikrarlı bir şekilde sürdürebilirse, önümüzdeki 5 – 10 yıl içinde muazzam neticeler alınacaktır ve hepimiz göreceğiz inşallah. Bu açıdan Hükümeti tebrik etmek gerekir.

Fakat bana göre bu hükümet -bilmiyorum ‘milli görüş’ geleneğinden tevarüs ettikleri bir alışkanlık mıdır, bilmiyorum, başka bir sebep mi- Türk dünyası ile ilişkilerde fazla duyarlı değiller. İşte Kıbrıs, işte Azerbaycan, işte Özbekistan ve Kırgızistan –Kırgızlarla yeni yeni ılık ilişkiler kurulabildi- ve işte Doğu Türkistan!

Bırak Filistin meselesini, daha düne kadar bütün marifeti Türkiye’ye düşmanlık olan Suriye’ye gösterdiğimiz ilgi kadar bile onlara ilgi gösteremiyoruz. Onlar da, herhalde bizi ağabey bildikleri ve bizden ummadıkları için, Türkiye’nin tavırlarına çok abartılı karşılık veriyorlar.

Türkiye büyük olmak istiyorsa, dini açıdan müşterek geçmişi olan coğrafyalarla ilgilendiği gibi, derin bir komünizm travmasıyla bizden koparılmış kardeşlerimizle de ilgilenmesi gerekir.

Türkî cumhuriyetlerle ilgilenecek bir bakanlık kurun demeyeceğim ama Sayın Davutoğlu’nun artık başta Kıbrıs, Azerbaycan ve Özbekistan olmak üzere Türk coğrafyasını ve cumhuriyetlerini ‘acil’ kaydıyla gündemine alması gerekiyor. Biz eski hasımlarımızı ‘dost’ yapmaya çalışırken, kardeşlerimizin bizden kopup gitmesine müsaade edemeyiz!

Bu çaba, sadece onlar yeniden kazanmak için değil,  Türkiye’nin geleceğini ve özellikle de iktidarın geleceğini sağlama almak için zorunlu bir meseledir. Esasında, Ergenekoncuların elindeki koz da ancak bu şekilde alınabilir ellerinden. Bizden söylemesi…

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir