Küçük(!) Meseleler

Bugün küçük birkaç meseleye temas etmek istiyorum.

ELEŞTİRİ  HAKKI

Bunlardan biri, okuyucuların eleştiri hakkıdır. Okuyucu bir yazıyı ister okur ister okumaz. Okuduğunda da ister beğenir ister beğenmez. Ama beğenmedi diye yazara hakaret etme hakkı yoktur.

Çünkü bir insanın bir şeyi beğenmemesinin sayısız gerekçesi vardır. Ve hepsi de ‘sübjektif’tir. Çünkü birinin pek beğendiği bir cümle pekâlâ diğerinin sinirine dokunabilir. Bu da dünya görüşlünün farklılığından kaynaklanır.

Allah, ‘dileseydim, hepinizi bir ümmet yapardım’ buyuruyor. O zaman hepimiz tek tip -‘muhalefetsiz– varlıklar olurduk. Bir anlamımız da kalmazdı (Maide, 48). Esasında Cenab-ı Hak istemiştir aramızda muhalefet olmasını; iyilikte yarışalım, en iyisini yapmak için müsabakaya girelim diye. Ama biz ondan ‘birbirimizi tekzip etmeyi, yaralamayı, aşağılamayı, inkâr etmeyi’ çıkarıyoruz.(Nahl, 93). Hâlbuki her aykırı fikir, bize bir zenginlik katar, eşyaya başka yönden bakmamızı sağlar.

Senin gibi düşünen senin bulunduğun yerden eşyaya ve olaylara bakıyor demektir. Onun gördüğünü sen de görüyorsun zaten. Ama sana aykırı gelen şeye dikkat et. Belki de o, senin görmediğin bir noktadan bakıyor ilgili olduğun meseleye.

İhtilaflara, aykırı düşüncelere böyle bakmayı öğrendiğimizde bir de göreceğiz ki, bizimle aynı görüşte olan değil, aykırı olan bize katkı sağlıyor. Çünkü meseleye, senin bakmadığın yerden bakıyor. Tabii inat başka! İnadın gözü meleği şeytan görür.

Sonra, bir yazı herkesi ikna etme iddiasında olamayacağı gibi, her iddiasının doğru olması da gerekmez. Her sözünde, her eyleminde her fikrinde isabetli olması için bir insanın, bütün hadiseleri bütün ihtimalleriyle görüp yazması lazım ki bu da bir tür tanrılığa kalkışmaktır.

Dolayısıyla, bir yazı hoşunuza gitmiyor diye, yazarını aşağılamak, veya tahkir etmek, sadece niteliğinizi açığa vurur. Eleştirmek hakkınızdır ama itham etmek değil. Üstelik de ağır veballeri vardır.

Ha yazar da zaman zaman endazeyi kaçırıyor olabilir. Öyle durumlarda, kendi payıma özür dilemekten hiç yüksünmemişimdir.

CEP TELEFONLARINDAKİ  HUKUKSUZLUK

Eskiden bir hattım vardı ve her yöne onunla konuşurdum. Sonra baktım altından kalkamıyorum. Gittim her bir operatörden bir hat aldım. Avealılarla Avea’dan, Teslimlilerle Vodafone’dan ve Turkcell’ilerle Turkcell’den konuşmak için. Öylece biraz makul bir seviyeye çekebilmiştim faturaları.

Sonra operatörler arası numara değiştirme ‘numarası’ çıktı. Bakıyorsunuz Turkcell hattı, Turkcell’i hattınızla arıyorsunuz. Keza Avealı veya Vodafone’lu hatlardan onlara ait olması gereken numaralarla konuşuyorsunuz.

Ay sonu geliyor. Gelen faturaya şaşkınlıkla bakıyorsunuz. ‘Bu nasıl olur’ diye düşünürken ayrıntılı doküman istiyorsunuz. Bir de bakıyorsunuz güya Turkcell diye aradığınız hatların çoğu Avealı veya Vodafone’lu.

Şimdi bu da bir hak değil mi? Ben sizi X hattından X’li bir telefon diye arıyorum ama siz aslında Z olmuşsunuz. Ben sizi Z diye arıyorum ama siz alsında Y’siniz. Sizce bu doğru mu?

Siz daha ucuz konuşacaksınız diye, kendi hattınızı  alıp başka bir operatöre geçiyorsunuz. Bunu insanlara bildiriyor musunuz? Hayır. Bu hak değil mi? Hak! Hem de nasıl!

Yeğenim beni uyardı ‘Amca dikkat edersen aradığın hattın bağlı olduğun operatöre ait olup olmadığını anlarsın’ dedi ve usulüna de anlattı.

Peki anladım. Ama bu, neticeyi değiştirmiyor ki! Sen tuzak kuruyorsun operatör beni avlıyor. Senden alamadığının iki katını bana yazıyor…

Bendeniz operatörler arası hat değişikliklerini rahmani bulmuyorum o yüzden. Sen kendi faturanı düşürüyor olabilirsin ama kendinden düşürdüğünü bana yüklüyorsun. O operatör senin sırtından beni söğüşlüyor. Hakkımı helal etmiyorum…

KUTLU DOĞUM HAFTASI

Bir şey kutlanmaya başlanmışsa, değerini yitirmiştir. Yani ‘onun ne kadar kıymetli olduğunu’ hatırlatmak icap eder olmuştur!

Gerekli mi?

E tabii, körün sağırın görmesini sağlamakta yarar var. İlla da gözünün içine sokmak gerekiyor ki birileri görebilsinler. Biz o hale gelince kutlamalar da zorunlu hale geliyor işte.

Eskiden insanlar, kahramanlık günlerini veya ağır felaket günlerini hatırlayıp bir daha o hallere düşmemek için bilinci tazelemek nevinden kutlamalar yaparlardı.

Biliyorsunuz, bu kutlanılası şeyler, genellikle eski dinlerin suret-i hak giymiş tapınma usulleridir. Mesela Nevroz kutlamaları, taaa eski zamanlardan; yani ateşe tapılan zamanlardan kalma bir ibadetle, güneşe tapanların güneşe şükranların sunulduğu günlerden kalma bir ayin. O pagan ibadet, gelenek haline bürünüp varlığını sürdürmüş. Hıdrellez de öyle.

İslam’da Kurban ve Fıtır bayramlarını tes’îd etmekten başka -belki bir parça cumayı da ekleyebiliriz- kutlama günleri yoktur. Diğerleri ibadet zamanıdır.

Anneye babaya saygı da öyle! Allah’tan sonra ilk ve tek hizmet ve taat gerektiren, ‘ebeveyn’dir. Onlara muhabbet, ilahi bir emirdir. Bir günlük kutlamaya sığmayacak kadar büyük!

Keza kandiller! Onlar kutlama günü değil, ibadet ve istiğfar günleridir. Eğer illa da kutlanacaksa o gün ve geceleri layıkıyla değerlendirmiş insanları kutlamak gerekir. “Bravo vaktini iyi değerlendirdin” diye! Resim vu suret çoğaldıkça mana kayboluyor çünkü…

Rasulullah’ın anılması da öyle. Bir Müslüman için peygamber sevgisi, her şeyden önce gelir. Eğer bir insan, hakiki manada, Rerusullahı, kendi canından, karısından, çocuğundan, anasından/babasından daha çok sevmiyorsa Allah’ı sevdiğini iddia e-de-mez. Vallahi.

Biz Allaha dinini mi öğreteceğiz. O öyle buyuruyor. Hatta kendi sevgisini Hz. Peygamber’e itaate bağlıyor. Kur’an, Hz. Muhammed(asv)’e, insanlara şöyle seslenmesini emrediyor:

“De ki; eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Ali İmran, 31)

-Peki, biz inananlar olarak Resulullahı, -canımızı ve çocuğumuzu bir yana bırakıyorum- bari eşimizi sevdiğimiz kadar sevebiliyor ve düşünebiliyor muyuz?

-??

—Peki, ona itaat ediyor muyuz?

Muhammediyet’in farkında olarak bu soruya ‘evet’ diyecek müslümanın bileğini öperim. Çünkü çoğumuz ona itaatten namazlardaki sünnetleri kılmayı veya sakal bırakmayı yahut edep yerlerini saklayan geniş kıyafetler giymeyi anlıyoruz. Misvak kullanmak, sakalını bıyığını şöyle veya böyle kesmek… vs vs…

Tabii ki bunları küçümsemiyorum. Ama Biliyorum ki Muhammediyetin özü bu değildir. Güvendir, güven! SIDK’tır, SADAKAT’tir, GÜVEN’dir. O ‘muhammedü’l-emin’dir. Ne zaman, nerede, nasıl hareket edeceği kesinlikle bilinen, bütün hareketleri tahmin edilebilen bir İNSANdır O!.

Çevrenize bakın, böyle bir adam biliyor musunuz? ‘Evet’i evet ‘hayır’ı hayır olan birini! Bizim en sağlam evetimiz bile ‘HAVET’ olmuş. İşimize gelmeyicince hemen ‘Hayır’a dönüştürebilelim diye

Resule itaatten, pratik hayat içinde, ‘güvenilebilir insan’ profilini var etmedikçe ona itaat etmiş olamayız. Zaten olmamışız. İşte bakın, parayı bulan Müslüman, eski mahallesini de eski dostlarını bırakıp gidiyor. Kendisi gibilerin yoğun bulunduğu ortamı buluncaya kadar uzaklaşıyor. (Ne ise şu mevzuda içim yaralı konuşmayayım)

İşte başta namaz olmak üzere birçok şeyin içini boşalttığımız gibi Resule sevginin de içini boşalttık. (Biliyorsunuz, bir grup güzel insan da namazın önemini hatırlatmak için platform kurdular.)

Kutlu doğum haftası da öyle. Bu kutlamalar, onu kutlamayı akıl edenler için bir şeref olsa bile biz Müslümanlar için bir züldür! Ne kadar düşündürücü, müslümana namazı sevmeyi, Resule itaati hatırlatmak için kutlamalar yapıyoruz! Yazık!

Ben her kutlu doğum haftasında hüzünlenirim. Aklıma hep (“Ya Rabbi benim kavmim bu Kur’an’dan göçüp gittiler” de böyle per perişan hale geldiler) ayeti gelir.

Önce Kur’an’dan göçüp gittik, Sonra Resulullah’ı terk ettik. Dünya nimetlerine gark oldukça da aramıza daha çok mesafeler girdi.

Müslümanlar zengin oldular maalesef!

Varlıklı olmakla zengin olmayı  bir sandık. Kafka der ki bir eserinde, “Adem (insanoğlu) tamah yüzünden cennetten kovuldu, çocukları tembellik yüzünden oraya dönemiyorlar”

ŞAMİL TAYYAR’I SEVİYORUZ

Bu arada, duydum ki sevgili hemşerim Şamil Tayyar’a yine hapis cezası vermişler. Bütün bunlar, onun tağut dükalığı ile nasıl bir mücadele içinde olduğunun kanıtıdır! Allah yâri olsun!

Onu ikide bir ‘hükümet yanlısı’ olmakla suçlayanların kulakları çınlasın. Bediuzzaman’ı da en çok ‘yeter söz milletindir’ diyen Menderes döneminde hırpalamak ve onu iktidardan küstürmek istemişlerdi. Bu zındıka komitesinin işleri böyledir. Şimdi de Şamilkardeşimi bıktırmaya çalışıyorlar!

Demek ki cuntacı tağuta en kalıcı darbeyi indiren o! Onunla övünüyor ve onu seviyoruz!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir