‘Kültür’ İmanı, Örfi Din ve Fareler

Bağ, bostan ve tarlalarımıza zarar veren farelere karşı ciddi bir refleks mevcut olduğunu görmek beni sevindirdi. Ancak  “Bu duyarlılığı acaba neden kültür, din, ahlak, sosyal ve ekonomik hayatımızı tahrip eden, varlığımızı tehdit eden ‘fare’lere karşı gösteremiyoruz?” diye sormaktan da kendimi alamadım.

Bu geçici ve fani dünyanın menfaatlerini korumada gösterdiğimiz âlicenap tavrı dinî  ve uhrevî meselelerde neden serdedemiyoruz?

Bunu düşünürken Hz. İsa’nın bir sözü aklıma geldi; “Hazinelerinizi gökte saklayın ki yüreğiniz de göklerle ilgili olsun.”

Bildim ve anladım ki bizim hazinelerimiz dünyada…

Bediuzzaman, “Dünya hayatını ahirete tercih edenler, (insanları) Allah yolundan çevirip onu eğri ve çelişkili göstermek isteyenler var ya, işte onlar derin bir sapıklık içindedirler” (İbrahim, 3) ayetinin izahı bahsinde şöyle der:

“Bu asrın bir hassası  şudur ki; hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani kırılacak bir cam parçasını, bâkî elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş.”

Bunu anlamaya çalışan Bediuzzaman, sonunda, ‘hayata tutunmak için’ insanlara verilmiş ‘hırs cihazı’nın bu asırda yaralandığına kanaat getiriyor ve şöyle diyor:

“Nasıl ki insanın bir uzvu/organı hastalansa, yaralansa diğer organlar vazifelerini kısmen bırakıp onun imdadına koşar; öyle de, hırs-ı hayat ve hıfzı, zevk-i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat-ı insaniyede dercedilen bir cihaz-ı insaniye çok sebeplerden dolayı yaralanmış, diğer duyu organlarını ve latifeleri bir parça susturup, akıl, kalp ve sair melekeleri de kendisiyle ilgilenir hale getirmiş; onlara gerçek vazifelerini unutturmağa çalışıyor.” (Sadeleştirerek, Kastamonu Lahikası, 73)

Bu dünya hayatının muhafazası  için, elbette insana tanınmış bazı ruhsatlar vardır. Hayatî tehlike karşısında, uhrevî vazifeler terk edilebilir ama bugün insanlar en küçük bir menfaat için bile hemen ahiret sevabını terk etmeyi tercihe yönelebiliyor.

Bakın bugün din namına konuşanlar insanı dünyaya çağırıyorlar. Siyaset namına konuşanlar insanı dünyaya çağırıyorlar. Medeniyet namına konuşanlar insanı dünyaya çağırıyorlar. Radyolar, televizyonlar, türlü türlü iletişim araçlarına bakın. Hemen hepsi sürekli insanı nefsin uşaklığına ve dünyaya çağırıyorlar.

Böyle bir zamanda, din adamlarının, inananları şu çekici davete karşı takviye etmesi gerekirken, aksine o çağrıya uymayanları da teşvik ediyorlar. Onu cehenneme itiyorlar. İşte görüyorsunuz. Bakın birtakım adamlar çıkmış, geçmişin bütün içtihat ve istinbatlarını, hüküm ve ahkâmını yok sayıp, güya yalnız onlar biliyor ve anlıyor gibi en kritik meselelerde bile bin dört yüz yıllık birikimi bir tarafa atarak zihinleri karıştırıyorlar. Her biri enaniyetlerinin tezahürü olan görüşlerini “Din budur, Kur’an böyle emrediyor”diyerek ortalığa boca ediyor ve insan nefsin önünde duran bentleri de yıkmaya çalışıyorlar. İslam kalesine dört bir taraftan taarruz varken, mevcut delikleri bile tıkamak gerekirken bunlar, ha bire yeni menfezler, yeni delikler açmaya çalışıyorlar.

Bilerek, bilmeyerek, din tarlalarımızı, iman bahçelerimizi, ahlak bostanlarımızı, medeniyet sahalarımızı  kirletiyor; ürünlerimizi mahvediyor, tohumların özüne ilişerek onları ebter hale getiriyor, tahrip ediyorlar. Gerçi şükür ki toplum onları tanıyor ve siliyor. Tarla farelerine gösterdiği tepkiyi bunlara göstermese de onların mahiyetini seziyor…

Bu da yeter. Çünkü  şu tahrip ötekinden daha vahimdir. Tarla fareleri en fazla bizim bir mevsimlik ürünümüzü telef ediyor. Şunlar ise, yol açtıkları  itikadî tahrip ile istikbalimize ve istikbalde gelecek nesillerimize zarar veriyorlar.

Bizim medeniyetimizin özü  iman çekirdeğinde saklı kısımdır. O öze dokunuldu mu, bir daha yeşermez. Şu zatlar bilmeden -bazıları da bilerek- o öze dokunuyorlar. Güya birtakım bidatleri ortadan kaldırmak için balyozu salıyorlar ama o darbenin temeli sarstığını anlamıyorlar.  Kimisi sünnete ilişiyor, kimisi fıkha dil uzatıyor, kimisi tasavvuf ve velayete taş atıyor. Ama yine de hak ettikleri tepkiyi görmüyorlar.

Bu demektir ki, kimsenin şu alanlarda bir hazinesi yok. Hazinesine dokunulmadığı için de canı yanmıyor. Oysa tasavvufu, velayeti, sünneti şu milletin hafızasından sildiğinizde veya en azından bu kavramları, şüpheli hale getirdiğinizde din diye bir şey kalmaz. Din gidince hayat gider, farkında değiller.

İfratın Bedeli

Bu tahribi yapanların asıl maksadı da güya, dini, bidatlerden temizlemektir esasında.

Bidat, dini tahrip eden en büyük amildir. Mesela kabir ziyareti sünnettir. Kabristana hürmet de dinî bir vecibedir. Ama biz hürmeti ifrata vardırıp, türbe ziyaretlerinde olduğu gibi, sanki onlar duaları işitip icabet ediyormuşçasına Allah’tan istenecek şeyleri onlardan talep ettik. İşi şirke vardırırdık ve tokat yemeye müstahak olduk.

Bu müfritâne halimiz sonunda kader fetva verdi ki şu dindarlık saydığınız davranışınız  bir tokat yesin. Nitekim yedik de. Türbeler, tekkeler, zaviyeler kapandı. Din, hurafe addedilip tatil edildi. Dine dair çok şey yasaklandı. Ama dinî ihtiyaç yok edilemedi. O yüzden herkes, o karanlık günlerde elinde kalan ile -hocası, şeyhi, üstadı- yetinip aydınlanmaya çalıştı. Sonra birden bire serbestlik geldi. Cemaatler, ellerinde sarıldıkları kendi hakikatlerini yegâne hak bildi. Ona öyle sarıldılar ki, diğerlerinin elindekini hak bile saymadılar uzun süre.

Böylece bu günlere kadar geldik. Şimdi dahi mevcut dinî anlayışımızın da bir parça tiftiklenmeye, sarsılmaya ve örselenmeye ihtiyacı var. Kur’an hakikatinin öne çıkması ve Kur’an’ın, “rehber-i küll” olması için. Tabii ki, onun rehberliği ‘sünnet’siz olmaz. Madem ki Kur’an’ı gönderen (Allah), kendi sevgisini Nebi’nin itaatine bağladı, öyleyse, onun sözü ve tarifi Kur’an’ı anlamamızda bize tercüman olmaya layıktır ve olmalıdır. Aksini söyleyenin dinden nasibi olmaz.

Biliyoruz evet, bugün yeni içtihatlara, çözümlere gerek var. Evet, fakihlerin geçmişteki fetvaları günümüzün meselelerine tümüyle yetmiyor. Onların bazılarının restore edilmesi gerekiyor… Fakat bunu yapacak olanların, yani şu kötü gelenekleri yıkacak muarriblerin dahi erbab-ı hak olması gerekmez mi?

Bidayette var olanı ortaya çıkarmak, dini bidatten kurtarmak, asırların açtığı yaraları  onarıp şu cahil insanları şefkatle ifratlarından kurtarmak yerine, türbeleri yıkmak, sünneti yok saymak, fıkhı lekelemek, velayete ilişmek, tasavvufu reddetmek insaf mıdır?  Bununla mı dini ıslah edeceksiniz? İddialarınızla deccal düzenine kuvvet veriyorsunuz. Hem sanıyor musunuz ki, bunları ilk siz söylüyorsunuz. Sizin tavrınız Haricilerin ve Şiaların tavrına  ne kadar da benziyor!

Başlangıçta “Kur’an’ın emrine imtisalen Ehl-i Beyt’in muhabbetini esas tutup sonra (Emevilere karşı) intikam-ı milliye cihetinden bir garaz gelerek, meşru muhabbet-i Ehl-i Beyt’in eserlerini zabtederek sahabe ve Şeyheyn’in buğzuna bina edip âsâr gösterdiler.” Güya Hz. Ali’yi sevmek için yola çıktılar ama sonunda meslekleri Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’e buğzetmekte karar kıldı.

Bunun gibi, Vehhabîler ve Haricîler dahi başlangıçta,  şeriatın kanunlarına ve ayetlerin zahir manasına dayanarak, ‘halis tevhid’e aykırı tavır ve düşünceleri bertaraf etmek için ortaya çıktılar. Şirkle mücadele ediyoruz diye sonunda kendileri gibi düşünmeyen herkesi kâfir ilan ettiler. Her sözde, Kur’an’ın mutlak hikmetini, her meşrepte ‘muhakkak sünnet adabını’ aradılar. Bir tek batıl hal bulunan her meslek ve meşrebi küfürle itham ettiler. Sonunda kendileri batıl oldu.

Bugünlerde, şu radyo benim şu televizyon senin deyip dolaşan ve her fırsatta İslamî geçmişe dil uzatarak güya Kur’an’a dikkat çektiklerini sanan şu zevat dahi aynısını yapıyor. Güya Kur’an’a muhabbet ederken İslam’a buğz ediyorlar. Batını batıl olan söz böyledir.

Biliyoruz evet, cemaatlerin yanlışları var. Evet, ifrat ediyorlar. Evet, ahkama aykırı  halleri görülüyor. Peki, siz hangi cemiyet veya meslek veya meşrebi getirebilirsiniz ki her sözü, her tavrı, her fiili hak olsun? Mümkün mü? Bu olamayacağı gibi, fırka ve meşrep haline gelmiş en batıl bir mezhep veya cemiyet bile bütün bütün haktan ve hakikatten yoksun olamaz.

Batıl da olsalar her meslek ve mezhepte ‘ukde-i hayatiye’ hükmünde bir hak ve hakikat vardır. Bir meşrep, sonuçları bakımından müspetleri menfilerinden çoksa hak,  değilse batıl olarak addedilir. Yoksa her hakikati hak olan hiçbir meslek, hiçbir mezhep yoktur.

Bu kaide çerçevesinde cemaat ve düşünce formlarına bakmak gerekir. Aksi takdirde, birkaç kötü sıfatından dolayı bir insanı öldürmeye veya içinde doksan masum insan bulunan gemiyi on cani yüzünden batırmaya benzer bir tavır içine girmiş olursunuz. Nitekim hepimiz bunu yapıyoruz zaman zaman.

Böyle ifrat ve tefrit arasında gidip geldiğimiz ve adil davranmayı başaramadığımız için olacak ki, Cenab-ı Hak ulema-ı su’ denilebilecek bir kısım adamları Kur’anımıza, Sünnetimize, dinimize, inancımıza ve amellerinize musallat ediyor.

Biz ‘araf’tayız çünkü. İmanımız “kültür” imanı, -kastım, ‘kültür bitkisi’ anlamındaki ‘kültür’- dinimiz örfî din, amelimiz tiryakiliklerden ibaret. Zira biz imanı ebeveynimizden tevarüs ettik. Hakikatleri kendimiz de test edip almış değiliz. Kendimize ait kılmamışız. Cenab-ı Hak, ‘Hz. İbrahim’i bize örnek verir. O, Allah’a imanı yakin halinde olduğu halde, “Sen nasıl yaratırsın?” diye sual etti. “Sen inanmıyor musun ey İbrahim?” deyince de “İnanıyorum, fakat kalbim de kanaat etsin ve mutmain olsun, istiyorum.” dedi. İmanı kendisine ait kıldı. Bulunduğu yeri sabitledi.

Böyle olmalı işte iman. Nitekim Kur’an Hz. Peygamber’e “İbrahimin haberlerini oku!” derken, şu sırra dikkatimizi çeker. Biz imanı kendi imanımız haline getirmedikçe, ona yönelecek saldırıların acısını hakiki manada içimizde duymayız, duymuyoruz.

Bizler imanı ve dini, kendi öz malımız bilmedikçe, ne şeytandan korunabiliriz, ne takipçilerinden, ne de safdil dostlarımızdan… Ki onlar, bir küçük iyiliği binlerce insanın hukukunu mahvetmiş bir zalimde görseler hemen taraf olurlar.

Kültür imanı insanı  arafta bırakır. Araftaki iman ise ne sahibini tam koruyabilir, ne de din ve iman düşmanlarını tanımamızı sağlayabilir.  Hele deccaliyetin her mertebesinin hükümran olduğu, bozguncuların  “Biz gerçek ıslah edicileriz.” diye meydanda cirit attığı bir zamanda.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir