Kuran’a Sahip Çıkmak

Kur’an’ın telkin ettiği en hayati sosyal sorumluluklardan biri de, İslam toplumlarında, dinin izzetini koruyacak ‘bir topluluğun’bulundurulması emridir (Ali İmran, 104).

Bir fitne veya dinin izzetine yönelmiş bir küstahlık karşısında tepki koyacak ve toplumsal refleksi yansıtacak birileri olmazsa, o toplum bütünüyle mesul olur.

Dolayısıyla önceki dün, Diyarbakır ve Trabzon’da, Amerika’daki Kur’an yakma eylemine karşı ayağa kalan insanlar, hepimizin izzetini korumuşlar, belki de ilahi ukubetten bizi kurtarmışlardır.

Tepkinin şekli ve o mitingde yapılanlar doğrudur yanlıştır, tartışılabilir ama birilerinin Kur’an’a sahip çıkmak adına bunu yapması alkışlanacak bir durumdur.

Mitinglerin yapıldığı iki şehir de manidardır. Güya Türkler ve Kürtler aynı anda ve aynı kararlılıkla gösterdiler ki biz Kur’an’ın hizmetindeyiz. Tıpkı, “Men ensarî ilallah” (Allah yolunda kim bana yardım eder?) diye soran Hz. İsa’ya “Nahnu ensarullah” (Biz Allahın yardımcılarıyız) diyen havariler gibi şu iki kavim, ‘Biz Allahın dininin yardımcılarıyız’ demeye getirmişlerdir. Tebrik ediyorum.

***

Amma ki, Kuran’ı korumak tamamen başka bir şeydir. Evet, onun var ettiği toplumun hukukunu korumak için bu tür tepkiler gereklidir fakat bunlar Kur’an’ı korumanın birinci yolu değildir. Onu korumanın yolu, onu yüreklerde hükümran kılmaktır.

Yoksa o zaten Allah’ın koruması altındadır. Kur’an’ı tenzil buyuran, “Muhakkak ki onu biz indirdik ve biz koruyacağız” diyor. Böyle bir garanti Tevrat ve İncil için verilmemiştir. O yüzden de hiçbir çaba veya titizlik, onların değişmesine, değiştirilmesine mani olamamıştır.

Kur’an ise, indiği andan itibaren yazıya geçirilmiş, daha Hz. Peygamber (asv) hayatta iken yüzlerce insan tarafından ezberlenmiş ve daha o hafızlar da hayatta iken, Resulullah’ın bildirdiği sûre sıralaması ve âyet dizilişi esas alınarak kayda geçirilmiş ve üç nüsha olarak zabt ve muhafaza edilmiştir. Dolayısıyla, ta inzal ediliş sürecinden beri Kur’an el’an koruma altındadır ve korunmaktadır. Mevcut Kur’an’lar hakkında herhangi bir sıkıntısı olan, gider o ilk nüshaları açar ve elindeki Kur’an’ı onunla karşılaştırır, şüphesini giderir. Böyle olmasaydı şimdiye kadar ne kıyametler kopardı bilirsiniz?

Peki, öyleyse Kur’an’a sahip çıkmak, onu korumak ne anlama geliyor?

Tabii ki Kur’an’ın izzeti için sokaklara düşecek, tepki koyacak insanların var olması, milletin geleceği açısından bir şanstır. O insanları tebrik etmemek haksızlık olar.

Fakat şunu da unutmamak gerekir; bir ahmak ve fasık papaz çıkıp Kur’an’ın bir nüshasını yaktı diye o ülkenin bayrağını yakmak Kur’an’a sahip çıkmak anlamına gelmez. Öfkenizi açığa vurmuş olursunuz o kadar. Bu öfke de sadece onların ‘zaten Müslümanlar teröristtir’şeklindeki saçma sapan zanlarını ziyadeleştirir. Hâlbuki güzel ahlakımızla muamele etsek daha güçlü bir ders vermiş olurduk. O mitingde Kuran ile beraber İncil ve Tevrat’ı ellerimize alıp kutsala saygı istiyoruz deseydik yahut her ildeki kilise kapılarına götürüp gül-i Muhammedi bıraksaydık, çok daha güzel bir cevap vermiş olurduk. Çünkü Kur’an’ın izzet ve azametini ancak güzel ahlakımız ve takvamızla gösterebiliriz.

Elbette toplumların tepkilerini göstermeleri, öfkelerini o işi yapanların sembol değerlerine yöneltmeleri kabul edilebilir bir reflekstir. Birilerinin sizin kutsallarınızı tezyif etmesi, tahkir etmesi, sizi sinirlendirmiyor ve yüreğinizi burkmuyorsa tabii ki ruhunuzdan ve kimliğinizden çok şey kaybettiğinize inanabilirsiniz.

Ama inanın mitinglerle Kur’an korunmaz. Nitekim o mitinglerden sonra Kur’an daha iyi korunuyor olmadı. Birileri yürüdüler ve sandılar ki tamam Kur’an kurtuldu.

Halbuki Kur’an ancak yüreklerde hükümran kılınarak, hayata rehber yapılarak, hareketlerimize düstur edilerek korunur. Kur’an, yüreğimizde imana karşı bir sevgi, sünnete karşı bir bağlılık, küfre karşı bir gayz var etmiyorsa, ahlakımızın güzelleşmesine, öfkelerimizin yatışmasına hizmet etmiyorsa onun için bayrak yakmamız bir anlam ifade etmez. Onu hayatımızın merkezine oturtmak zorundayız, onu korumak ve onunla korunmak için!

Biz ondan el etek çektik, o da bizi bırakıp gitti… Nitekim onu terk edeli beri iki yakamız bir araya gelmiyor. İzzetimiz yerle bir olmuş. Asırlardır kendi yurtlarımızda yabancı bayraklar altında hicretteyiz. Bugün bile güya bağımsızız ama bir Ayasofya’yı yeniden mabede dönüştürmeye bile gücümüz yetmiyor. Çünkü biz Kur’an’dan hicret edip gidince o da bizi mehcur bıraktı. Ve bu hale müstahak olduk.

Kur’an, kıyamet günü, her bir peygamberin, kendi ümmetinin azgınlığından sorgulanacağını haber veriyor. Ve o sahneyi, yaşanmış gibi bize aktarıyor. Hz. Peygamberin (asv) o gün ümmetinin düştüğü aczi ve çaresizliği izah ederken Cenab-ı Hakk’a karşı mahcubiyetini, “Ey Rabbim, kavmim (yani ümmetim) şu Kur’an’ı mehcur bıraktı(k)lar için bu hale geldiler)” dile getireceğini (Furkan, 30) bildiriyor bize Kur’an!

Evet, çoğumuz onu terk etmişiz. O da bizim hayatından hicret edip gitmiş! Birkaç resim ve hatırasından başka bir şey kalmamıştır yüreğimizde. Asıl bizi ilgilendirmesi gereken bu. İşte asıl yüreğimize astığımız tağut bayraklarını yıkmamız gerekiyor. Asıl orada yangınlar çıkarıp, içimizdeki ‘fasık halleri’ cezalandırmamız gerekiyor ki yüreğimizden göçüp gitmiş olan Kur’an geri dönsün. Heyhat!

***

Geçen kış ortalarında Denizli Tabip Odası’nın düzenlediği “Ilımlı İslam ve bilmem ne’ toplantısında, babası dedesi İslam olan, nüfus cüzdanlarında ‘Müslüman’ yazan insanların Kur’an’ı tahkir ve tezyif etmelerine karşılık, o toplantıyı düzenleyenleri canlı yayında kınamıştım. Ve beklemiştim ki ertesi gün bir yığın sivil örgüt ve dernek çıkıp şu insanlardan davacı olur.

Bugün bir ‘gavurun’ –bu sözümü tüm Hıristiyanlara teşmil etmeyin- gavurluğu gereği yaptığı işe, mitinglerle tepki verenlerin onların o hareketleri karşısında neden tepkisiz kaldığını bugün dahi anlayabilmiş değilim.

Hâlbuki asıl onların ikaz ve irşad edilmeleri gerekirdi; “Ey güzel kardeşim ben senin ateistliğine karışıyor muyum ki sen benim dinime dil uzatıyorsun!” denmeliydi. Denmedi. Hiç kimse, kanuni hakkını bile kullanmaya yeltenmedi. Haklarında hiçbir dava açılmadı.

Ama onlar, bu yaptıklarının yanlış olduğunu canlı yayında söyledik diye beniSıradışı Programı’nın yapımcısı ve sunucusu Turgay Güler’i ve yine benim gibi konuk olan Dr. Hamdi Kalyoncu’yu şikâyet ettiler, ‘bize hakaret edildi’ diye. 21. yüzyılın ‘ateizm’in yüzyılı olması için çabaladıklarını gizlemeyen şu insanlar, böylece davalarında ne kadar samimi olduklarını gösterdiler.

Ama bizim şu kadar İmam Hatip, bu kadar dini vakıf ve kuruluş, şunca cemaat ve cemiyet dernekleri var; hiç birisi, bir savcıya gidip şikâyet dilekçesi vermeyi bile akıl edemedi.

Çünkü uzaktaki bir papaza buralardan hakaretler göndermek kolay.

Mitingler düzenleyip üç beş bağırış çağırışla Kur’an’ın korunacağını sanıyorsak yanılıyoruz. Çünkü miting bireysel sorumluluk içermiyor. Kur’an ise ferdin sadakat ve bağlılığını ister korunmak için. O, ancak fertlerin yüreğinde karar kılarak âlemin devamını sağlayabilir!

Çünkü şu âlemin bekası dahi Kur’an’ın yüreklerde zabtıyla mümkündür. Yüreği Kur’an ile aydınlanmış insanlar öldüğünde kâinat dahi sekerâta başlar. Zira iman ve Kuran ile aydınlanmış insanlar, şu külli ve büyük insanın beyin hücreleri mesabesindedirler. Sağlıklı beyin hücreleri öldüğünde nasıl beden dahi ölüyorsa, şu kâinat dahi, semavi kitaplarla kalpleri aydınlanmış insanların azalması va yok olmasıyla ölür. Onlar, azaldığında, daha doğrusu, sistemin varlığını sürdürebileceği miktarın altına düştüklerinde kâinat sekerâta başlar. Yani kıyamet kapmaya başlar. İşte Kur’an’ın yüreklerde ihyası bu kadar mühim bir mesele.

Bu da mitinglerle değil, yürekleri onun emrine vermekle olur…

Evet, tabii ki her şeye rağmen, bu memlekette Kur’an adına ayağa kalkacak bu kadar insanın var olduğunu bilmek insanın yüreğini soğutuyor.

Peygamber efendimiz (asv) , “Bir gün gelir, diğer kavimler benim ümmetimin üzerine, ölüye üşüşen sinekler gibi üşüşürler” buyurur. Yanında bulunan sahabeler, “Neden ya Rasulallah, senin ümmetin o gün çok mu az olacak ki?” diye sorunca. “Hayır” der, “onlar çok olacaklar”. “Bu nasıl olur ya Rasulallah” diye sorunca da “Çünkü onların yüreğini VEHEN kaplamış olacak” buyurur. “Vehen nedir, ya Rasulallah” diye sorarlar, o da “Dünya hırsı ve hıfzıdır” buyurur.

Evet, bu asrın, garip ve acîb bir hastalığıdır ki, Müslümana bile, ahreti bildiği halde, dünya nimetlerini tercih ettiriyor. Rahatı için Müslüman, sessiz kalmayı yeğliyor.

Çoğumuz bu tepkisizliği ‘laiklik’ sanıyoruz. Oysa laiklik, hukukunu bilen insana muazzam bir vicdan ve din özgürlüğü veriyor. Laiklik, her insana “Evet, ben senin inkârcılığına karışmıyorum, sen de benim dinime saygı duyacaksın. Eğer inancıma hakaret edersen seni kanuna havale ederim, kanunlar da senin elini kırar” dedirtebilmeli. Yoksa demokrasinin hiçbir manası kalmaz.

Tabii eğer fert kendi hakkını hukukunu bilirse… Ferdin hakkını hukukunu bilmediği toplumlarda demokrasi olsa da olur olmasa da… Fert dinine sahip çıksa kimin haddinedir ki onun imanına hakaret etsin.


İki Vefat İki İki Acı

Bu arada hakikaten, iki can insanı kaybetmiş olmanın hüznü ile birkaç gündür sersem durumdayım.

Ve yazık ki ikisi de benim dünyadan kopuk olduğum o birkaç gün içinde gerçekleşmiş.

Sevgili dostum Olcay Yazıcı’nın vefat haberini aldığımda defnedilmiş. İçin için ağladım. O ne güzel yürekti. O ne güzel edepti ya Rabbi? O küçücük bedenin içine ne muazzam bir izzet, ne büyük bir iman ve fedakârlık, ne büyük bir tokluk ve takva sığdırabilmişti?

Hep fakr u zaruret içinde yaşadı ama hiç yakınmadı. Herkesin bir gramlık efor harcayarak elde ettiği nimet için o yüz gram efor harcadı ama hiçbir zaman, hayat bana haksızlık yapıyor demedi.

Mekânı cennet olsun…

Yüreğimi yakan bir diğer acıklı haber de Konya’dan geldi. Benim güzel kardeşim Cahit, elim bir kazadan sonra hastaneye kaldırılmış ama kurtarılamamıştı. Cahit Tanık.

Onu ilk tanıdığımda tereddütleri, teslimiyetinden ziyade biriydi. İlk o beni sevdi. Abisi, -dünya ahret kardeşim- Ünal Tanık ile tanışıklığımız çoook esiklere dayanır. Ama Cahit’le tanışıklığımız yeniydi. Üstelik abisi üzerinden de değil.

Bir gün, beni aradı ve “Seni çok seviyorum ağabey” dedi, “Eserlerin, sohbetlerin yüreğimde bugüne kadar tanık olmadığım kapılar açıyor, hazlar yaşatıyor” Ben de ona, “Madem ki soyadın ‘Tanık’tır, tanıklık yaptığın şeylerin arkasında dur” dedim.

Öyle de yaptı. Kendini öyle hızlı ıslah etti ve öyle güzel bir çizgiye geldi ki, ona gıpta etmeye başladım. Zaten, ‘öteki’ taraftan ‘beriki’ tarafa gelen insanlara hep gıpta etmişim. İnancının bedelini ödeyen, sorgulayarak, tartıp biçerek iman eden ve sonra da dosdoğru yaşayan insanlara gıpta edirim.

O da tam bunu yapmıştı. Bir gün bir iş için bir yere müracaat edecekti. Zor durumda idi. Beni aradı. “Referans olarak senin adını verebilir miyim?” diye sordu. Ben de “Evet verebilirsin!” dedim ve ekledim, “Onunla da kalmayacağım. Telefon edip ‘kardeşim gelecek ona sahip çıkın’, diyeceğim” dedim. Sevinçten ağladı. “Madem beni sahip çıkılmaya değer buluyorsun, seni asla pişman etmeyeceğim” dedi.

Etmedi elhamdülillah. Beni hiç pişman etmedi. Bu ramazanda birlikte bir iftar yapacaktık. Benim ilk 17 gün dolu olmam ve sonrasında da memlekete gitmem münasebetiyle gerçekleştirememiştik. Bayramda arayıp bayram sonrası için iftarlaşma sözü vermiştik. Bir ‘Şevval orucu’nun ardından… İnşallah artık öbür tarafta onunla iftar ederiz.

Maalesef onun da kaza haberini iki gün sonra duydum. Duamız onunla beraberdi. Hayırlısını istedik onun için. Demek hayırlısı bu imiş!  Rabbim onun da bizim de taksiratımızı affetsin. Mekanını cennet etsin, Amin! (MAB)

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir