Medresetü’z-Zehra Modeli

CIA Eski Şefi Michael Sheuer, ‘Arap Baharı’nın batının aleyhine bir gelişme olduğunu söyledi ve bu ayaklanmaların arakasındaki itici gücün “İslam” olduğunu söyleyerek tedbir alınmasını istedi. Eylemlere destek veren batıyı bir tür ‘aymazlıkla’ suçladı.

Bence batılı bakış açısıyla fevkalade bir tespit! İslam halkların gerçek manada özgürleşmesi halinde, burada istedikleri gibi at koşturamayacaklarını biliyor bir CİA ajanı olarak.

Ben işin başından itibaren, Arap Baharı’nın -isterse bir ucu gelip Türkiye’ye dayansın- yanında yer aldım. Çünkü İslam’ın bahtının uyanmasının ancak Arabın uyanmasıyla mümkün olacağını ta yüz yıl önce Bediuzzaman hazretleri haber vermiş.

Unu onlar da biliyorlar ki Arap, dünyanın en son uyanan kavmi oldu! Her yerde ‘demokrasi demokrasi” diyen Batı, Ortadoğulu diktatörleri bal börekle besledi!

Sömürgecilerin arayıp da bulamadığı şeydir diktatörlerin yönettiği halklar! Bir şahsı kandırdınız mı tüm halkı kandırmış olursunuz. Ondan sonra da bir lokma ekmek verirsiniz insanlarının eline ve tüm servetlerini aşırırsınız. İslam dünyasında seçilmişlerin bile diktatöre dönüştürülmesinin sebebi bu.  Batıllar geliyor kralın -bu seçilerek de gelmiş olabilir- ensesine basıyor milletin imkânlarını alıp gidiyorlar. Ne karşılığında, o diktatör veya muktedirin iktidarda kalması karşılığında! İşte bu yüzden bugün İslam dünyasının tüm yer altı ve yer üstü imkânları Batıya akıyor.

Çünkü İslam halkları uyanmış değil. Müslümanlar bireysel hürriyetin yakınına bile varamamışlar. Hala birçok dünya nimeti ve rahat bir hayat ahretin aleyhine sanılıyor. Müslüman dediğin, fakir, zelil, aç, sefil, açlıktan ağzı kokan, hakkını istemesini bilmeyen, kutu la yemutu zâd-ı hayat bilen zavallılar. Olanın bitenin hikmetini sormaktan aciz, her şeyi efendisine hak kendine haram bilen, milletin imkânlarını, baba mirası gibi ‘irad’ kabul eden yöneticilere bile itiraz etmeyi ‘ulu’l-emre saygısızlık’ zanneden garibanlar.

E böyle olunca birileri gelip ensemize basar elimizdekini alır. Buna gündemsiz itiraz eden de zaten terörist(!) sayılır.

Eski CIA Şefi o yüzden telaş ediyor ‘Kerizi uyandıracaksınız!’ diye telaşlanıyor. Aman ha, siz bu işi hürriyet, demokrasi arayışı falan sanıyorsunuz ama yanılıyorsunuz. Bunlar “İslam”ın ayak sesleridir diyor.

Çünkü Müslüman insan değil. Onun hürriyete falan ihtiyacı yok ki. O ancak terörist olabilir, terörist de sorgusuz sualsiz öldürülecek bir mahlûktur(!) Asıl öcü İslam ya!

Her şeye tahammülleri var ama İslam’a tahammülleri yok. O uyanmamalı. Biliyorlar ki İslam uyanırsa işleri bitti. O yüzden de Arap Baharını destekleyen batılılara “Bari Suriye’de yanlış yapmayın, bırakın Esat öldürmeye devam etsin. Onlar İslamcı, insan değil ki!”

Ne diyor CİA şefi: “Bu hareketlerin arkasında İslamcılar var!”

Ne olur İslamcılar varsa hareketlerin arkasında? O zaman çok şey değişir. Üzerine benzin döküp yaksanız bile size kimse “ne yapıyorsunuz kardeşim” demez.

Bir de utanmadan inanca saygıdan söz ediyor şef: ” Ben inanç gücünü görmemezlikten gelemiyorum. Ve şunu anlamakta zorlanıyorum: Kaosun, belirsizliğin ve şiddetin hâkim olduğu şu zamanda Libya’daki ve Mısır’daki Müslümanların hayatlarını 1400 senedir düzenleyen ve şereflendiren bir dini bırakıp yerine yabancı ve putperestlik olarak gördükleri laik demokrasiyi benimseyeceklerini nasıl düşünebiliyorsunuz?”

Mademki derdiniz laik demokrasi, şunca şeriat devleti(!) ile neden sarmaş dolaşsınız? Sizler yarasalardan başka bir şey değilsiniz beyler. Pis birer kan emeci!

Oyalanın biraz daha. Kader sizi ‘imhal’ ediyor, ihmal değil. Çok yakında Müslümanların uyandığına ve mukadderatına el koyduğuna şahit olacaksınız. Fazla bir zaman kalmadı. Döktüğünüz ve dökülmesine neden olduğunuz kanlarda boğulacaksınız. Suriye’de işin önü tıkadığınızı düşünüyorsunuz, bu sizi aldatmasın. Uyanış mukadderdir. Ne siz, ne bölgedeki yandaşlarınız -esatlar, mosatlar, fesatlar-  bunu önleyebilecek!

Suriye konusunda kafası karışık insanlarımıza da bir çift laf edeyim: Siz zannediyor musunuz ki, Batılılar Esad’ı Mübarek‘ten daha çok sevdikleri için müdahale etmiyorlar? Yahut Rusya müdahnaleye izin vermiyor. Hayır hayır! Batı, bu hareketleri desteklemenin, uzun vadede aleyhine olacağını gördü. O yüzden Libya’yı tek başına vuran Fransa’nın sesi çıkmıyor. İngiltere ortada yok. İtalya bana ne diyor. Bizi ha bire ateşe süren ABD neden sessiz?

Çünkü efendileri “durun” diyor!  İsrail istemiyor -en azından şimdilik- Suriye’ye dokunulsun. Bu durum İngiltere’nin, 1877 savaşına müdahalesine benziyor. Rusya tek başına Osmanlı ordusu yendi ve gelip bugünkü Yeşilköy’e dayandı. Ayestafenos Anlaşması denilen bir anlaşma ile Osmanlı’nın damarlarını kesti. İngiltere itiraz etti. Ben bunu tanımıyorum dedi. Ve uluslararası bir toplantı düzenleyerek, Rusya’yı aldığı birçok şeyi bırakmaya mecbur etti Osmanlı’yı rahattı.

Neden çünkü Osmanlı’yı İngiltere istiyordu. Onu, hiç şuna buna yedirir miydi? Nitekim de öyle yaptı. Kendisi en büyük parsayı alacağı zaman Osmanlı’nın tepesine bindi. İsrail de aynı hesap içinde. Arzı mevut arazisinin büyük bir kısmı Türkiye toprakları içinde… Vakitsiz bir hamle işi bozar. Onun kaygısı Nuh’un çocukları. Yani Türkler! Türklerle hesaplaşmayı ne kadar geciktirirse, elini o kadar güçlendireceğine inanıyor.

Evet, biz müslamanların uyanması vaktidir artık. Bu uyanış da ancak İslama yeniden  dönüşle mümkündür. İşe, bizi Batıya peşkeş çeken şahıslar, kurumlar, kurullar, kanunlar ve diktatörlerle başlamak işin kolay tarafı. Bunların hepsi yıkım! Zaten yıkılmış şu yurtları bir kere daha yıkmanın alemi yok…

Bizim de yurtlarımızın da dirilişe ihtiyacı var. Dirilişle başlamalıyız. Önce kendimizi ve içimizdeki İslam’ı diriltmeliyiz. İçimizdeki, ‘kızını gömen Ömer’i öldürüp, ‘karıncayı ezmemek için ayağını burkan Ömeri diriltmeliyiz. Çağın, modernzim adı altında yüreğimize diktiği pozitivist pagan putlarını temizlemekle işi koyulmalıyız. Kendimizi şirk karanlığından tevhid aydınlığına çıkarmalıyız…

Bunun için de eğitimli insana ihtiyacımız var. Kendimizi İslami manada yeniden eğitmeliyiz. İslam’ın ferasetini müdrik, nerede nasıl hareket edeceğini bilen, tabiaten medeni, okumuş ve dünyayı kavramış Müslümanlara ihtiyaç var çünkü.

Ve maalesef nasıl bir yol izleyerek o “kadim Müslüman”ı yeniden dirilteceğimizi de bilemiyoruz. Çünkü insanımızı nasıl eğitmemiz gerektiğini bilemiyoruz. Nasıl bir eğitim tarzı ve süreci takip etmemiz lazım ki, insanımız, seküler tortulardan arınmış bir ruh dinginliğine ve evrensel bir anlayışa ulaşsın!

İslam dünyası maalesef bu gün iki tip insan üretebiliyor. Ya klasik medrese usulüyle dünyadan habersiz, eşyanın hikmetinden yoksun, kendi yarattığı ütopyanın içinde gerçeklikten mahrum bir tip, ya da kendi manevi değerlerini bile aşağılayan dinden habersiz bir tip…

İmam Hatip Okulları, bu birbiriyle zıt iki tipi sentezleyebilirdi ama sistemin sürekli müdahalesi buna imkân tanımadı. Demek ki, sistemin kontrol ettiği bir eğitim kurumunda gerçek anlamda bir İslam tipini üretmek kolay olmayacak?

Bu açıdan, Bediuzzaman hazretlerinin bir asır önce önerdiği “Medresetü’z-Zehra” modeli ciddi incelenmeli.

 “ Kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi insandır. Kâinat sarayının en mükerrem misafiri insandır. Kâinat Kur’ânı’nın âyet-i kübrası insandır.”

Yüzer fenler ve binler san’atlarla teçhiz edilmiş en gürültülü ve mes’uliyetli nâzırı insandır. Cüz’î ve küllî her harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı insandır.

“İnsan, nur-u iman ile alây-ı illiyyine çıkar; Cennete lâyık bir kıymet alır.”

“İman insanı insan eder, belki insa- nı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi iman ve duadır.”

“Bu vatandaki milletin bir ihtiyac-ı fıtrîsi hükmüne geçen diyanet, salâhat ve bilhassa iman hakikatlerinin öğrenilmesi hakikatinin yerini hiçbir terakkiyat, hiçbir medeniyet tutamaz.”

“Hem de itikadımdır ki istikbale hüküm sürecek ve her kıtasında hâkim-i mutlak olacak yalnız hakikat-ı İslamiyet’tir. Evet, saadet sarayı istikbalde taht-nişin hakaik  ve maarif yalnız İslamiyet olacaktır. Onu fethedecek yalnız odur. Emareler görünüyorlar.”(Gelecek bir saadet sarayı olacaktır ve bu sarayın tahtı gerçeklerden ve maariften, ilim ve eğitimden oluşacaktır.)

‘Aklın nuru fünun – u medeniyedir. Kalbin ziyası ulum – u diniyyedir. İkisinin birleşmesiyle hakikat ortaya çıkar ve talebenin himmeti kanatlanır. Birinin – fenlerin – yokluğundan taassup ve taklit, diğerinin yokluğundan inkar ve şüphe doğar’

‘çeşit çeşit istibdad, ahlaksızlık; iç ve dış durumumuzda, işlerimizde ve içtimai hayatımızda karışıklık, düzensizlik ve hareketsizliğe sebebiyet veren ye’s ve İslam ile fenler – tabii ilimler arasında var olduğu zannedilen çelişki İslamiyet’in zamanımızda küsüfuna sebep olmuştur’…

Diyen bir adamı dinlemek lazım! Bundan yüz sene önce, eğitimde nasıl bir usul takip edilirse İslam halklarının yeniden ayağa kalkabileceğini anlatmakla kalmamış, o eğitim kurumunun şeklini, tedrisat usulünü ve neyin nasıl okutulması gerektiğini de anlatmış üniversitesinin adını da koymuş:

Medresetü’z- Zehra!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir