Merak Etmeyin Bu Acıyı da Ders Almadan Unuturuz

Soma’da kömür madeninde yaşanan facianın sayısız cihetleri var.

Bir yönüyle kadere bakar. Ama birçok yönleriyle akla, hikmete ve adalete bakar, baktırır. En ziyade görmemiz gereken ciheti ise,  toplumsal ihmalkârlık ve aldırışsızlığımızdır…

Bununla birlikte, Türkiye’de yaşanan her toplumsal olaya şüphe ile bakmamız için de hep bir neden vardır. Hele son 20 -30 yılda kaza süsü verilmiş birçok olayın aslında kaza olmadıklarını öğrene öğrene, artık kazalardan dahi şüphelenir olduk.

Soma’daki facia henüz taze bir acı olduğundan, etraflıca incelenebilmiş değil. Ne olup olmadığına dair bir fikir serd etmek için erkek. Yahut -eğer kaza değilse yani- işi yapanlar ve yapıldığından haberdar olanlar, henüz vicdan muhasebesi yapmaya fırsat bulamadıkları için bildiklerini toplumla paylaşmamışlardır. Bir süre sonra, faillerden -veya işin aslını bilenlerden- vicdanlarını susturamayanlar hadisenin aslını bize fısıldayacaklardır… Siz de bileceğiz kaza mı suikast mi?

1960 ve -darbenin yapıldığı gecenin ertesinde- milyonlara ‘oh çok şükür’ dedirten 1980 darbesinin ve öncesinde yaşanan sağcı – solcu kavgasının, aynı senaristin eseri; yapılacak darbeyi toplum nezdinde “sevimli” göstermeye yönelik bir tatbikat olduğunu çok geç öğrendik! Kenan Evren‘in de “Amerika’nın çocuğu” olduğunu öğrendiğimizde Evren kendisini cumhurbaşkanı seçtirmiş, çoktan dokunulmazlık zırhına bürünmüştü…

Yani kısacası, Türkiye’de külli hadiselerin altından çoğu kere harici parmaklar çıktığı için biz, alelade olaylardan da artık emin olamıyoruz. Soma’daki kaza da öyle. Belki hakikaten de ihmalden kaynaklanan bir kazadır ama insanımızın zihni işin altında buzağı arıyor.

Elbette yakında yaşanan facianın kaza mı, suikast mı olduğunu öğreneceğiz. Gözaltına alınanlara bakılırsa iş daha çok ihmalkârlık gibi görünüyor. Yakında anlarız. Olan, tabii onca cana oldu… Daha doğrusu onların ardında kalan ailelere… Çünkü ölen öldü. Hele bir de iman ve salih amel sahibi ise, öldüğünden memnundur bile. Sormak mümkün olsa, o hal ile vefat etmiş hiç biri dönmek istemez. Onlar için şu olay rahmettir.

Ama eğer inanç noktasında bir zaafı varsa, şu facia yine onlar için rahmettir. Zira mağdurdur. Ve her mağdurun kader nezdinden bir alacağı vardır… İster ihmal, ister suikast, ister başka bir şey ile olsun… Mağdur bedel ister. O bedel de ya hatalı amirin mirasından ödenir -ki hiçbir faninin maddi manevi hazineleri o bedellerin ödenmesine yetmez- ya Hazine-i İlahiyeden. Hazine-i İlahiyeden bir insana verilecek en iyi karşılık, en kamil ücret cennettir!

Peygamber Efendimiz (sav), bir hadis-i şeriflerinde: “Yeryüzünden kaldırılacak ilk ‘rahmet’ taundur, kaldırılacak ilk ‘nimet’ baldır” buyuruyor. İnsan bal nimetinin kalkmasındaki sırrı kavrayabiliyor ama taunun (toplu ölümlere yol açan hastalıkların) bir rahmet olduğunu her akıl idrak edemiyor.

Toplumu adeta bir kırımdan geçiren, kısa zamanda binlerin ölmesine neden olan eski zaman taunlarının rahmet cihetini aklımızla nasıl sığdıracağız?

Bunun sırrını bir başka hadis izah ediyor. O da “Şehid şu beş kişidir” hadisi… “Yanarak ölenler, boğularak ölenler, batın hastalıklarından ölenler, bulaşıcı hastalıktan ölenler ve deprem neticesinde ölenler”.  Peygamber efendimiz (asv), bu tür külli afetlerde hayatını kaybedenlere büyük bir ikram olduğunu haber veriyor. Çünkü kaderin bir sırrına binaen, bazen kurunun yanında yaş da yanar.

Eğer böyle meselelerde sadece hak edenler ayıklanıp ölüme götürülseler, aklın elinden ihtiyar alınmış olur. İnanmayacak olan da inanır. Ebubekir ile Ebucehil aynı kefeye girmiş olur. Tam bilmediğimiz bir yığın hikmete binaen, Cenab-ı Hak, yaşı kuruya katar ama yaşın hakkını da verir.

Bediuzzaman hazretleri şu meseleyi izah ederken, çerçeveyi daha da genişletiyor ve savaşlarda zulmen öldürülen masumların -velev ki Müslüman da olmasın- o ilahi rahmetten nasiplendiklerini, o ölümün onlar için hayır olduğunu söylüyor.

Dolayısıyla şu faciada hayatını kaybedenlere acımaktan ziyade tebrik edesim geliyor ki her biri velayet mertebesine çıktılar ve milletin ‘kada’sını aldılar… Kendi imkanlarıyla belki de asla kazanamayacakları cennetin, haklı oldular…

Amma ki arkada kalanlara büyük bir acı bıraktılar. Yüzlerce eve ateş düştü, yüzlercesinin düzeni bozuldu. Yani ölen öldü, asıl geride kalanlar ağır bir imtihan içine girdiler. Allah’ım gidenlere rahmet, kalanlara sabır ve yaşama azmi versin. Allah yar ve yardımcıları olsun ve hem de olur inşallah!

Bu meselenin kadere bakan ciheti…

***

Meselenin akla bakan cihetine gelince…

Bizim dini kültürümüz maalesef, tedbir almayı, kadere mani bir hal zannediyor.  “Kadere karşı tedbir alınmaz; zaten tedbir alsanız da almasanız da olacak olur…”  Bu yanlış zan, maalesef ne dinîdir ne de kaderîdir ama bir ‘kabul’, bir ‘müsellemat’ olarak zihinlerimizi işgal etmiş…

İslam, başlangıçta son derece pragmatik ve nesnel esbabı dikkate alan bir zihniyet var etmişti. Hiçbir sahabe kaderci değildi. Her sahabe atını sımsıkı bağlardı. Hatta Hz. Ömer, yıkılma ihtimali belirmiş duvarın dibinden gitmemiş, taun (bulaşıcı hastalık) olan şehre girmemiştir;  “kader’den mi kaçıyorsun ya Ömer” diyenlere, “Hayır kadere sığınıyorum” diyerek kaderin, aslında aklın icapları çerçevesinde yaşamaktan ibaret olduğunu bize öğretmiştir. Fakat o güzel anlayış sonraki zamanlarda yerini, Hint mistisizminin tasavvuf zannı ile kendisini İslam düşüncesinin içine sokuşturmasıyla oluşan hurefivari (aklı ve tedbiri dışlayan) bir yaklaşıma bırakmıştır.

Dolayısıyla tedbirin, kader içindeki payını bir türlü insanımıza öğretemiyoruz. Ne hükümetler, ne patronlar ne de çalışanlar bu konuda bilinç sahibi. ‘Tevekkeltü alallah’ deyip gidiyoruz. Hem tevekkülün manasını tezyif ediyor, hem de aptalca kazalarla insanlarımızı kaybediyoruz.

Tedbirli olmanın ve her daim, dikkatli hareket etmenin ne kadar ehemmiyetli bir şey olduğunu bize en iyi gösteren başarılı havayollarıdır… Eğer bu zihinsel ihmal, yani, “e canım ne olacak” algısı orada da sürdürülseydi, her gün bir iki uçak düşerdi. Ama o alandaki dikkat ve teyakkuz, ekipmanın sürekli sağlıklı olmasını sağlıyor…

Bu evrenin yapılandırılması, kaza ihtimallerini öngörür ama içermez. Yani insan usule uysa kaza olmaz. Kaza olmuşsa muhakkak ama muhakkak bir tedbirsizlik vardır, bir ihmal vardır.

Esasında hatanın ve olumsuzluğun bir kere olma hakkı vardır insan açısından. İkinci kere olmaz. Olmuşsa muhakkak içinde bir ihmal vardır. Hele o şey, üçüncü kere olmuşsa o artık kaza filan değil, adettir, aymazlıktır… Türkiye’de tekrarlanmayan kaza ve musibet var mı?

İşte deprem! Deprem kuşağında bulunan birçok ülke, tedbirini almış, deprem neticesinde oluşan ölümleri asgariye indirmişlerdir. Benim aklıma geldi geleli Türkiye’nin şurasında burasında depremler olur ve her seferinde üçüncü sınıf bir devletin manzaraları ortaya çıkar.

Neden?

Çünkü biz depreme karşı bir tedbir alınmayacağına inanırız ve onu tedbir alınamayacak ilahi bir afet sayarız. Elbette kimse deprem olmasın diyemez. Olacak depremlerden yöneticileri mesul tutamaz, tutmaz.

Ama düşünün binlerce insanımızın canına ve yüzbinlerce evlerimizin hasar görmesine, sayısız insanımızda psikolojik travmaların oluşmasına neden olan depremin üzerinden 15 yıl geçti. Acısının tazeliği, burnumuzun direğinde duruyor… Evet, hükümet inşaat alanında bir takım yeni düzenlemeler ve zorunluluklar getirdi. Ama eski bina stokları olduğu gibi duruyor. Üç hükümet üç belediye yönetimi geçti. Bugün Allah korusun deprem olsa, İstanbul’un, Adapazarı’nın, Kocaeli’nin Bursa’nın, depreme milyonlarca canını vermeyeceğini kim garanti edebilir?

Binaların depreme karşı dayanıklı kılınması kimin umurunda! Herkes kendi evini sağlam biliyor. Bana bir şey olmaz diyor. İşte bizim tamir etmemiz gereken asal sıkıntı o anlayıştır. Tedbirsizliği kadere rıza ve tevekkül sanan ahmaklık!

Ara sıra bir yetkili çıkıp bir iki parlak laf ediyor, “hah bu kere galiba bir şeyler olacak” intibaı uyandırıyor, sonra herkes yeniden kulağının üstüne yatıyor.  Sonra küçük bir kıpırdanma ve ardından gelsin tabut tabut cenazeler ve malayani ağıtlar, figanlar vaveylalar. Hapsi boş! Allah aklını kullanmayan toplumların üzerine Rics (pislik/ risk) indirmiştir. Tedbir aldırmayan körlükten, başına gelenlerden ders çıkarmayan basiretten daha ağır bir pislik olur mu?

***

Üçüncü bir mesele daha kaldı. O da hükümetin şu meselede takındığı tutum!

Hükümet başlangıçta işin sahibi imiş gibi bir tavır sergiledi… Ben bakanların ve başbakanımızın duruşundan, Soma Maden İşletmesi’nin hükümete ait bir iş olduğunu sandım. O kadar sahiplendiler ki!

Sonra anladım ki o maden özelmiş. Şaşırdım. Zira, diğer memleketlerde özele intikal ettirilen hizmetlerde kalite artar ve hükümet çok daha sıkı denetimler yapar. Soma’da tam tersi yaşandı. Sanki hükümetin bir üyesi hata yapmış da Başbakan da onun kusurunu üstleniyor gibi göründü. İşin sahibi üç dört gün ortalıkta hiç görünmedi. Altta ne kadar işçi var bilen olmadı. Liste isteyen gazeteciler terslendi! Bunların hiç biri doğru değildi.

Hâlbuki bu hükümet Türkiye tarihinde ilk defa, işverenlerin her türlü dirençlerini rağmen İş Güvenliği Yasası’nı çıkartmış, 114 maden işletmesini, yeterli bulmadığı için kapatmış bir hükümetti. Soma Maden İşletmesi’ni de bir yıl önce kapatmış, sonra da yetersizliklerini kısa zamanda  gidermeleri şartıyla madenin çalıştırılmasına müsaade etmişti. Şimdi neden böle davranıyorlardı anlayamadım?

Bir şeyi sevmek, onun zalim sıfatlarını sevmeyi de gerektirmez. Tamam, hükümet iyidir yahut iyi niyetlidir. İdarecilerimiz de halkı seviyorlar. Bu böyledir diye bizden hatalarını sevmemizi de beklememeliler. Şu meselede hükümete eleştiri yöneltenler sonun akadar haklıdırlar. Kimse sayın Taner Yıldız’a bir şey söyledi mi. Hayır… Sonuna kadar işin içinde idi ve bir devlet adamına yakışır şekilhde meselenin kendi bakanlığına düşen yönüyle halkının önünde durdu. Sorulara kendince makul cevaplar da verdi…

Elbette hükümetin yaptığı hizmetleri her yazıda sıralamamız gerekmiyor ama eleştirilecek konular, düzeltilinceye kadar dilden düşürülmez. Kısacası hükümetin makul olmayan hallerine rıza gösterilmez, gösterilemez.

Ben isterdim ki Ak Parti teşkilatları bu meselenin üzerine yürüsün. Neden bu kadar ihmal olmuş, neden o koruma tankları yerleştirilmemiş? Beş milyon dolara yapılabilecek ve belki de kaza neticesi oluşan can kaybını dörtte bire indirecek tedbirler neden alınmamış, hesabı sorulmalı?

Almanya yapabiliyor, Amerika yapabiliyor, filan yapabiliyor, feşmekan yapabiliyor. Neden biz yapamıyoruz? Sonra, kömür ve metro inşaatından kölelerin çalıştırıldığı 1865 İngiltere’sinde yaşanmış kötü bir örneği, emsal olarak başbakanın eline tutuşturan o kafayı cidden merak ediyorum. Siz neye karşı savunma yapıyorsunuz kardeşim. Milletin mi yanındasınız, iş sahibinin mi?

Böyle şey olmaz. Hükümeti bu tür algılar oluşturmaktan kurtarmak lazım. İdarecilere lazım olan adalettir, adil olmaktır. Kayırmak, sahip çıkmak değil. Hükümetler halka sahip çıkmak üzere oluşturmuşlardır. Asıl savunmaları gereken, asıl kollamaları gereken halkın menfaatidir…

Bir de, hataların kabulü kadar büyük bir erdem yoktur. Hükümeti her eleştiren hain değildir. Birileri hükümeti devirmek için veya hükümeti kötü göstermek için entrika çeviriyor diye, hükümetin de her pisliğin üstünü örtmesi gerekmiyor! Maksatlı olanla masum olanı birbirinden ayırt etmeli.

Şu meselede de hemen basın suçlandı, şu veya bu şekilde sesini yükseltenler tokatlandı, hırpalandı. Bunlar hiç de normal değil!

Elbette basın böyle bir olayı sonuna kadar didikleyecektir. Hem de işidir ve hakkıdır ki didiklesin. İçlerinde, bu meseleyi hükümet aleyhine kullanmak isteyenler de olacaktır ve vardır. Ama sen açık olacaksın ki onların da maksadı açığa çıksın ve millet hain olanla hak olanı birbirinden ayırt edebilsin.

Yazık ki hala birçok mesele tarafgirlik siyaseti üzerinden yürütülüyor. Bir kesimin vicdanına hitap ediliyor diğerleri yok sayılıyor. Hükümet, hala seçim şartlarındaki siperlerinden çıkmamış. Artık normale dönmesi, o tür işleri de gerekli kurumlara havale etmesi gerekiyor.  Şu meselede de hakikaten ihmali bulunanlar sonuna kadar tedip edilmeli.[1] Zira ben dahi orada bir şeylerin halktan gizlendiği zehabına kapılmaya başladım!

Fakat önemli değil. Çünkü eminim Soma faciası da diğer tüm facialarımız gibi nisyan tülüne sarılıp tarihin çöpüne atılır. Hiçbir tedbir de alınmış olmaz!

Selam ve dua ile…


[1]) Bu yazıyı noktaladığım dakikalarda, 28 kişinin gözaltına alındığı haberi geldi. Hakikaten sevindim. Çünük ihmali olanların cezalandırılması toplumsal vicdanı biraz da olsa rahatlatacaktır… (MAB)

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir