Muhalafet Kültürü

Uzun zamandır yazamadım. Hastaydım ve nekahet dönemim uzun sürdü. Hala da tam atamadım.

Bu süre içinde gaybın sayfalarına sayısız yazılar yazdım. Sayısız iç konuşmalar yaptım. Muhalefetimizin ölümcül yıkıcılığı üzerine…

Gerçek bir muhalefet, demokratik hayatın olmazsa olmazıdır oysa. O muhalefeti oluşturamadığımız için demokrasimiz de bir türlü oturmuyor. Memleket meseleleri iktidar muhalefet işbirliği gerektirecek dengeye bir türlü oturtulamıyor. Her Salı, grup konuşmaları yüzünden iç savaş çıkacak diye paranoyaya kapılmaya başladım.  Çünkü taraflar adeta kin ve nefret dolu birer hasım! Sanki bir halkın her biri sorunlara farklı yöntemlerle yaklaşan, değişik düşüncedeki siyasi liderleri değil, birbirine savaş ilan etmiş iki ülkenin düşman liderleri gibi! Hiçbir hassasiyet gözetmeden saldırıyorlar, saldırıyor, saldırıyorlar. Belden aşağı vuruyorlar belden yukarı vuruyorlar… Bunun, toplum ruhunda ne tür ayrışmalara ve yıkılmalara yol açtığını ise ne iktidardakiler düşünüyor ne muhalefet! Zaman zaman Bahçeli’de o da çok cılız bir şekilde o hassasiyet hissediliyor. Hiç kimse sözünün nereye vardığını, varacağını hesaba katmıyor.

Muhalefet yapmayı bilmiyoruz yani. Maalesef bizde muhalefet kültürü hiç gelişmemiş.

Bu noktadan toplumu da pek eleştiremiyorum. Çünkü İslam siyasetinde muhalefet müessesesi hiç olmamıştıd. Ululemre muhalefet nasıl olur?

Ya karnınızdan konuşursunuz, ya eski şairlerimizin yaptığı gibi dehrden, talihten, kaderden ve felekten yakınırsınız ya da susarsınız. Ululemre mahalefet etmek, eleştirmek tehlikelidir! Konuşursanız sonucunuz ya ölümdür ya zinden!

Ben II. Abdülhamid hanı tenzih ederim, ama birçok insanımız hala onun dönemine ağıtlar düzmesi, dönemin sıkı kontrol kabiliyeti ve baskısından dolayıdır. Çünkü bizim ıslahat programlarımız, “sallayacaksınız birkaç kişiyi, bakın ortam nasıl düzelir” esası üzerine oturtulmuştur. Nitekim geçmiş tüm İslami dönemlerde iktidarlara karşı sesini çıkartanlara reva görülmüş en makul hal, zindan olmuştur. Buna sayısız örnekler verilebilir ama muhalefetine rağmen hayat hakkı tanınmış insan örneklerimiz yok gibidir.

Hz. Osman (ra), Ebuzer (ra)’i muhalefet yaptığı için çöle sürdürmüş. Gitsin eleştirilerini orada gayba yapsın diye…

Bazı dindarlar, sanki ondan daha iyi bir yönetim şekli ellerinde varmış da biz tenezzül etmiyormuşuz gibi her demokrasiden söz ettiğimizde nerede ise bizi tekfir ediyorlar, bundan rahatsızlık duyuyorlar. Oysa Müslümanların elinde henüz insanlığa sunabilecekleri, içinde muhalifini de barındıran, ona da söz hakkı tanıyan bir yönetim şekli bile yok. Buna rağmen demokrasiden rahatsız olmalarını da anlamak zor değil çünkü hürriyetlerinin farkında değiller ve onun kıymetini bilmiyorlar. Hala reaya mertebesindeler… Hürriyet iman açısından tehlikeli bir şeydir zira(!). hatta bir şair diliyle şöle denmiş: “Hürriyyetun harriyyetün binnari/ li enneha tahtassu bil kuffari” (Hürriyet ateşlere yanmaktır. Çünkü hürriyet kâfirliğe mahsus bir haldir)

Tabii ki “İslamiyet bu değil…  İslamiyet, insaniyet-i kübradır” diyeceksiniz, el-hak doğrudur. Fakat ortaya koyduğumuz idare biçimleri, değil insaniyet-i kübraya layık olmak, hür ve demokrat bir günümüz insanın bile içinde rahat nefes alarak yaşayabileceği bir ortam, şehir ve ülke var edememişiz. İnsan haklarının kavramış, bireysel özgürlüğün farkında vicdanı ve fikri hür hiçbir insan, kendi isteğiyle İslam yurtlarında kalmayı içine sindiremez! Hâlbuki İslam yönetimi, değil sadece Müslüman için, tüm insanlık için imrendirici olmak zorundadır! İslam idaresi altında bulunan topraklar bir ‘kuds’ olmak (herkesin can ve mal hakkının güvence altında olduğu bir yer) zorundadır. Ama öyle olmadığını hepimiz biliyoruz.

Çünkü İslami yönetimler maalesef muhalifleriyle barış içinde yaşama kültürü oluşturabilmiş değiller. Bu ta Hz. Osman (ra)’dan itibaren hep böyle oldu. Muhalif iktidar için düşman telakki edildiği için ya ölüme sürüldü, ya zindana atıldı ya susturuldu… Osmanlılarda “ekber evlat” meselesinin sonradan kardeş katline dönüşmesinin altında dahi bu muhalifine tahammülsüzlük gerçeği yatmaktadır!

“İktidar şerik kabul etmez” varsayımı o kadar ileriye vardırılmış ki muhtemel olabilecekler de muhalif olmadan önce imha edilmişlerdir.

Bu durun tabii ki, dünyanın tüm iktidarları için geçerliydi. Ama batı bundan kendine müşterek yaşam pratiği olan demokrasi dersini çıkarabildi. Biz ise elimizdeki Kur’an’a rağmen böyle bir yönetim çıkaramadık. Batılı değerleri de ‘batılı’ olduğu için hazmedemedik ve böylece kendimize özgü, tahammülsüz, iktidarın muhalife muhalifin de iktidara hayat hakkı vermemek üzere kurgulandığı bir cinnet mustatiline dönüştürdük siyasi hayatımızı. Her Salı, “bu gün iç kargaşa çıkabilir” telaşına düşüyorum gurup toplantılarında sarf edilen sözlerden ve sergilenen yaklaşımlardan dolayı…

Evet maalesef muhalefet kültürü bizde gelişmemiş. Mamafih İslam’da siyasi muhalefet hep ‘bağy’ –isyan – ile eş anlamlı sayıldığı için, sağlıklı bir muhalefetin oluşması ortamı tarihin hiç bir döneminde gerçekleşmemiştir. Bunun sebebi, bizatihi baskı ve istibdadın membaı olan padişahlık ve saltanatın, kendini hilafet makamına masumiyet kürsüsüne oturtması ve ulamanın da destek bulmasıdır. Siyasetnamelerin en geniş tutulmuş bahisleri, ‘ulul emre itaat’ bahsidir!

İslam’ın ilk devlet başkanının Resulullah efendimiz olması ve ardından gelen raşid halifelerin de kısmen o makamın kutsiyetinden istifade etme geleneği, başlangıçtan itibaren muhalefeti menfi bir mevkie oturtmuştur. Zira ilk halifeler, her ne kadar bir tür seçimle iş başına gelmiş olsalar da, iktidarlarını bir tür dini ritüel olan biat ile pekiştirmeyi uygun görmüşlerdir.

Çünkü her seçilen, ölünceye kadar iktidarda kalmak üzere seçilmiştir. Doğal olarak bu da ‘halifenin’ elini güçlendirmek için, itaati sağlayacak biat kültürüne işlerlik kazandırmıştır.

Bana göre biat, dini bir kavramdır ve kutsal olana bağlılığı sağlamak için kullanılması gereken bir araçtır. Çünkü biat kültürü beraberimde masum imam fikrini de getiriyor. Oysa siyaset hiç de masum insanların yaptığı iş değil. Siz birisine bir kere biat ettiniz mi, artık ebediyen ona itaat etmek zorundasınız. Onu eleştirme hakkınız da kalmaz. Eğer eleştirirseniz, bu bir tür inancınızın sorgulanması anlamına gelir.

Mesela Saad bin Ubade (ra) altı ay kadar Hz. Ebubekir’ (ra)e biat etmedi. Bu durum nerede ise Saad’ın toplumdan tard edilmesine neden olacaktı. Sonra ikna edildi ve biat etti. Biat etmemesine tahammül edilemedi. Çünkü onun biat etmemesi, hz. Ebubekir’in iktidara karşı doğrudan bir tehdit olarak algılandı. Bu duygu tarih içinde hep olagelmiştir.

Keza Hz. Ömer (ra)’ın  “ben adil bir idareci olmazsam ne yaparsınız” sorusuna “seni kılıçlarımızla düzeltiriz” diyenler, hiçbir zaman bunu yapmadılar. Mamafih, o çıkış, doğru bir çıkış değildir. İşini doğru yapmayan idareciye kılıç göstermek yerine, onu tahttan indirip daha uygun birini oraya geçirmek yolu daha İslami ve eslem olurdu. Ama bu kültür başlangıçta yoktu sonrasında da hiç oluşmadı. Fırsat verilmedi. Dolasıyla da Müslümanlar kılıca başvurmaktan başka muhalefet şekli bilmediler. Nitekim iktidarlar da -Hz. Osman (ra)’dan itibaren- muhalefete kılıçtan başka bir mücadele şekli bırakmamışlardır. Hz. Ali taraftarlığının, sununda, Şia gibi uzlaşmaz bir muhalefet kültüründe karar kılmasının altında, Emevi iktidarının her türlü muhalefeti şiddetle cezalandırması ve muhalifleri isyancı kabul etmesi kültürü yatmaktadır.

Hâlbuki başlangıçta, yani halifelerin seçimi sırasında oluşturulmuş heyetlere, pekala “uygun görüldüğünde halifeyi azletme hakkı da” tanınabilirdi. Eğer “seçici kurulun, azletme ve yenisini tayin etmek” gibi bir teamülü olsaydı eminim, Hz. Osman döneminin ahirinde o teamül işlerlik kazanır ve belki de yaşanan o acı hadiseler hiç yanmazdı. Elbette murad-ı ilahi esastır ama aklın imkânlarını kullanmaya mard-ı ilahi mani değildir.

İşin kötüsü, bugün de İslam siyasetinin seçmenler ve seçileceklerle ilgili bir teamül yoktur. Bugünkü uygulamalarımızın tamamı batıdan devşirilmedir. Şu gün bir halife –ki bana göre artık hilafet ve onun bir saltanatı da olmayacaktır- seçmeye kalkışsak –ki bu seçimi kimlerin nasıl yapacakları da belli değil- ortaya çıkacak pratik durum, bir padişahın seçimle iş başına getirilmesinden öteye gitmez. Nitekim İslam dünyasındaki tüm diktatörler seçimle iş başına gelmiştir. İktidar olan eğer biraz da muktedir ise, hemen biat kültürünü devreye sokuyor ve kendisini ömür boyu saklı bir halife ilan ediyor. Suudi Arabistan dışındaki tüm İslam yurtlarında durum budur. Arabistan yöneticileri yine de dürüstler çünkü kendilerini kral biliyorlar ve öyle davranıyorlar. “Cumhuriyetiz” gibi bir soytarılık yapmıyorlar…

İslam dünyası ve birçok âlim ulema da dâhil, hala İslami idarecileri birer padişah gibi tasarlıyorlar. Toplumun derin bilinçaltındaki yönetici profili de öyle! Tutup sallandıran, ipe çeken, kimseye göz açtırmayan ama adil(!) bir despot!

Demokrat, dokunulabilir, iktidardan indirilebilir, sonra mücadele edip yeniden oraya çıkabilir idareci tipine alışkın değildir. Allahtan bizdeki İslamcı siyaset, biraz Erbakan ile bu uygulamayı nefsine yedirebilmeyi öğrendi. Buna rağmen “Türk toplumu artık demokrat bir toplumdur” diyemiyorum. Çünkü yüreğimizdeki gerçek idareci bir adil padişahtır!

Risale-i nur, bir parça bireysel özgürlüğü önceleyen ve bireyin hakkını devletin kutsallığından önde tutan bir anlayışı getirmeye adaydı ama –şimdilik- kaybetti.

Beduizzaman toplumun derin katmanlarına sirayet etmiş saltanat hatırası istibdatları bertaraf etmek için, birey merkezli –şeyhlik- bir irşad tarzını, kitap merkezli bir irşada dönüştürmek istedi. Gelmekte olan çağı doğru okuyabildiği için İslam’ı aklın idrakine uygun aktarmaya çalıştı. Kendi hayatında ve İslam anlayışında ciddi değişikliklere gitti. Meşru hürriyeti esas almış meşrutiyetin, insana bahşettiği nimetlerin farkında olan bir bireyi; reayalıktan çıkmış, devredilmez bir takım hakları olduğunu müdrik, kanun karşısında eşit bir “vatandaş”  mertebesine taşımaya çalıştı. Risale-i Nur’u Hz. Hasan hilafetinin devamı sayarak, yeni Türkiye’nin ilk adımlarını attı. Bireyleri hür, her türlü istibdattan temizlenmiş, fikren ve vicdanen hür insanların yaşadığı bir medeniyeti fazıla var etmenin temellerini attı.

Ama yazık ki nurcuların bile büyük bir kısmı onun bu yüksek demokratlık fikrini anlamadı. Risalelerin imanî boyutunu aldılar ama eski siyaset anlayışını olduğu gibi yüreklerinde muhafaza ettiler. Bu, Said Nursi’nin, siyasette ve yaşamda  “hür ve mümin insan” tipini var etme çabasına bir darbe idi ama en büyüğü değil! İki çok daha elim olumsuzluk yaşandı.

Biri, bir kitlenin AP’nin kuyruğuna takılıp işi resimden ibaret hale getirmeleriydi, ikincisi ve en büyüğü ise Gülen cemaatinin yapısıydı. Risale-i Nur “Zaman tarikat zamanı değildir” demesine rağmen, Fethullah Gülen, Bediuzzamana ‘pir-i muğan’ diye diye kendine bir “muğanlık” makamı hazırladı ve cemaatini, tarihte bile eşi benzeri görülmemiş bir yöntemle, saliğine hiçbir insiyatif hakkı tanımayan, sadece emredileni yapan şahıslardan ibaret bir örgüte bir tarikata dönüştürdü. “Ben sizin ancak bir yol arkadaşınızım” diyen bir anlayıştan hevimetal bir tarikat mantalitesi çıkardı. Bugün cemaatte tarikatlar taş çıkartacak kadar yüksek bir kontrol ve yönlendirme söz konusu. Kitle tamamen merkezden gelen talimatlarla sevk ve idare ediliyor. Ve yazık ki onlar da nurculuğun bir fraksiyonu sanılıyorlar veya öyle sanılması birilerinin işine geliyor.

Öte yandan büyük bir nurcu kesimi de eski geleneğin yeni bir uygulamasından ibaret olan İslamcı siyasetçilerle bütünleşmiş durumda. Demokrat bir İslam yaklaşımından saltanatçı geleneğe doğru evrilmeye başladılar. Ve artık Münazaratta tanımı yapılan, cennet asa baharı getirecek hür ve bağımsız; yüreğini ve aklını her türlü baskı aracı olan istibdattan temizlemiş insandan da toplumdan söz etmek çok zor.

Böyle olunca mevcut şartlar ve anayasa ile Yeni bir Türkiye kurmak da imkânsız olur. Siz yeni döneme yeni Türkiye, diyebilirsiniz ama bu isimden ibaret kalır. Çünkü Anayasal zemin ve toplumun her kesimini tatmin edecek bir sirayet belgesi yok ortada.

En temel problemlerden biri olan Kürt meselesi bir parça çözülme yoluna girmiş gibi görünse de onu destekleyecek Anayasal değişiklikler acilen yapılmazsa o da kadük kalır. Her şeyden ama her şeyden çok üzerinde anlaşılabilecek, uzlaşılabilecek bir siyasi metin lazım. Ve maalesef bunu gerçekleştirecek bir parlamento gücü de yok. Bir sonraki dönemde Anayasayı değiştirecek çoğunluk elde edilebilir mi bilemiyorum. Maalesef bugüne kadar zaman zaman anayasayı değiştirecek sayısal yeterlilikler oluşmasına rağmen siyasi ve psikolojik zemin oluşmamış olmalı ki Anayasa bugüne kadar değiştirilemedi. Bundan böyle değiştirilebilir mi? İnşallah değiştirilebilir. Zaten böyle bir şey yapılamazsa başkanlık sistemi de bir masal olur. Yeni Türkiye projesi de…

Ve tabii böylece ertelenen ve evrilen sadece demokratlaşma maceramız değil, İslam’ın yeniden inkişafıdır. Geleceği haber verilen cennet asa istikbaldir. Çünkü mevcut siyasi anlayışlar üzerinden yeni bir hayat tarzı inşa etmenin imkânı yok.

Bugün toplumun büyük bir kısmı gelenekten yana ağırlık koymuş durumda. Muhafazakârlık, kutsal değerleri korumak yerine geçmişin adetlerini yeniden inşa etme olarak algılanıyor. Bu yaklaşımın hayat bulması dışarıdan da destek görüyor esasında. Çünkü geleneksel yaklaşımların sürdürülmesi Batının işine geliyor. IŞİD ve el-kaide gibi ‘cihatçı’ yaklaşımları terviç etmeleri o yüzdendir.

Ama bu İslam’ın geleceği açısından ölümcül bir haldir. Kılıç, pala ve silah etrafında şekillenen cihat anlayışı Batnın çok işini geliyor. Onların güya İslam adına yaptıkları her hamle çağımız insanını İslam’dan biraz da uzaklaştırıyor.

Ne yapıp edip bu çağa ait, herkesi kucaklayabilen yeni bir İslam anlayışı var etmeliyiz ki aklın hükümran olduğu âlem çarşısında bizim malımız da müşteri bulsun!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir