Müslümanların Hali

Müslümanların İslam’ı temsil sorunu hep olagelmiştir ve bugün de vardır.

Bunun en büyük kanıtı, dört bir ciheti nur olan, özünde insaniyet-i kübrayı (insanların mutlak huzur ve barış içinde yaşayabileceği bir insanlık yönetimi) barındıran, mutluk ve huzur için lazım gelen tüm esasları içerdiği ona intisap edenlerin hayatıyla zahir olmuş Kur’an’ın, hala insanlığın sadece dörtte birinin ulaştırılabilmiş olduğu gerçeğidir.

Zira insan yaradılış gereği iyidir,  ‘iyiyi’ ve ‘faydasına olanı’ sever. Daha mükemmeli varken, daha basitinde kalmayı –eğer imkânı varsa- istemez. Böyle bir varlığın, Kuran gibi bir ‘ikrama’ karşı ilgisiz kalmasını başka nasıl izah edebiliriz?

Ama meseleyi sadece bununla izah etmek de insafsızlık olur.

Siz biliyoruz ki Kur’an, Hz. Muhammedin (sav), muarızlarını aciz bırakma özelliğine sahip yaşayan bir mucizesidir. Elçilik beratıdır. İnsanlığa rehber olarak gönderildiğinin tüm verilerini içermektedir. Buna rağmen indiği andan itibaren büyük bir direnç ve red edişle karşılanmıştır. Elbette bu durum, insanlık yazgılarından biridir. Hak – Batıl mücadelesi yani! Birileri hakka sadece hak olduğu için karşı çıkacaktır. İblis’in vazifesi, insanı buna kışkırtmaktır zaten! Hakkı batıldan ayırt etme kabiliyeti olmayan insan için bu red ediş, bir tür akıl yürütme ve erdem işidir. İblis onlara bunu süsler, onlar da güya insanlık akılcılık adına karşı çıkarlar!

Kur’an’ın insanın bu yönüne ısrarla dokunur. On dört asırdır muarızlarının damarlarına basarak onları, -tamamını değil- bir suresinin benzerini yapmaya çağırmıştır. Bu çağrıya kulak verip benzerini yapma ve onun iddialarını çürütmek varken, insanlar tıpkı Ümeyye bir Halef’in yaptığı gibi onunla savaşmayı tercih etmişlerdir. Çünkü Kur’an zaten bunun mümkün olmayacağını “De ki: Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler” ayetiyle iddia etmiştir. İnsanlar bu iddiayı çürütmek için bir örnek getirmek yerine, onun mensuplarıyla savaşmayı yahut “bu bir sihirdir” demeyi tercih ettiler.

Demek ki mesele sadece bir temsil sorunu değildir. Hz. Peygamber kendi halkı içinde en güvenilir insandı. Lakabı da ‘el-emin’ (güvenilir)di. Asla yalan söylediği görülmemiştir. Kırk yaşına kadar aralarında en güvenilir, sözü en doğru adam olarak yaşadı. Ne zaman ki ona nübüvvet görevi verildi, insanlar ona düşman oldular. Çünkü ta ezelde söz sabit olmuştu ki insanların ekseriyeti inanmayacak. İblisin kışkırtmasıyla inananlara düşmanlık edecekler. Bu da haktır.

Fakat şu da bir gerçektir ki, biz Müslümanların İslam’ı temsilde bir sorunu var. Bir kere, Kur’an ahlakından ciddi manada inhiraf etmişiz. Kuranın insan yönetimiyle ilgili telkin ttiği usul ta baştan itibaren ters yüz edilmiştir. Emevilerin iktidarı gasp etme yöntemi daha sonrakilerin mesleği ve olmazsa olmazı haline geldi. Kuran ısrarla kulun ‘reaya’ olarak görülmemesini telkinederken, sultanlarımız, kendilerini Allahın yeryüzündeki temsilcisi, insanları da reayayarı –yani güttükleri davarları- kabul etmişler ve ettirmişlerdir.

Bilimin İslam yurtlarını terk etmesi 600 yıldan ziyadedir. İslam dünyasında bugün de bilim üretecek kurumları yok. Ve maalesef adalet de yok. O olmayınca emniyet de özgürlük de, kural da müesseseleşmiş usul de yok olup gitti.

Hayatımızın en temel prensibi yalan olmuş. Ticaretimizde, sosyal hayatımızda, aile hayatımızda yalan temel veri olmuş. Buna karşılık bol miktarda cehalet var, zulüm var, haksızlık var, tefrika var, istibdat var, baskı var. Yoksayma var. Baş olan kral oluyor. Bir okul müdürü bile kendisine karşı fikir beyan edilmesine tahammül edemiyor.

Bugün İslam’a göre bir parti nasıl kurulur, kim nasıl seçilir, seçilen ne kadar yönetir. Başaramadığı zaman nasıl görevden alınır belli değil. Esasında hala Müslümanların çok büyük bir kısmı cumhuriyeti bile İslam’a zıt bir şey zannediyor. Hele demokrasi!

Dolayısıyla diyebiliriz ki Müslümanın İslam’ı ve Kur’an’ı temsil kabiliyeti kalmamış, farkında da değil.

İslam tefekkürü genel anlamda hala orta çağa ait bir tefekkür. Günümüze gelebilmiş, günümüzün meselelerini algılayabilmiş değil. Fikirleri insanlığın genel kabullerine uyumlu bir mütefekkirimiz çıkmamış. İkbal, Akif, Abduh, Efgani, Bediuzzaman gibi çağa biraz da olsa doğru bakabilmiş, yaklaşmakta olan bireysel hürriyeti algılayıp ona göre tavır takınmış âlimler de modern dönemin bir tür “Yeniden Emevileştirmesi” olan “Abdülhamidçilik”[1]  Sırat Köprüsü’nden geçememişlerdir. Çıkarlarını, eskinin devamında bulan kesimler II. Abdülhamit Han’ı maske yaparak bu insanları linç etmeye kalkışmışlardır. Bugün bile birçok aklı evvel, padişahlığı isteyecek kadar basit fikirli kalmışlar, Kur’anî yönetimin baskıcı bir saltanat olduğunu sanarak Emeviler’e bile rahmet okutmaktadırlar.

Dini tek harf üzerinden gören yeniyi kavrayamayacak kadar basit; kafa yapısı, kavram gardırobu 13. asırda kalmış düşünce kalıplarını tekrar etmeyi İslam zanneden aklı evveller, yeni her yaklaşımı bidat adı altında linç ettirmeyi marifet bilmişlerdir. Şeylerini ve şeyhlerinin saltanatını ancak o şekilde sürdürebilmektedirler çünkü…

Dolayısıyla da en çağdaş versiyonuyla bile geleneksel İslam anlayışı, çağa gelememiştir, yakın bir dönemde gelebilecek gibi de görünmüyor. 13. yüzyılda tevakkuf etmiştir.

Yalan mı? Bakın İslam dünyasına ne dediğimi anlarsınız! Hangi Müslüman ülkenin yeni fikirlere veya bireysel hürriyetlere saygısı var? Saygıyı bırakın kendilerinden farklı düşünenlere tahammülleri bile yok! Ez kaza kabul görmüş bir din adamına veya bir siyasi lidere -(Bir padişahı bile eleştirseniz dinden çıkarırlar sizi)- aykırı bir fikir serdedin, hemen sizi din dışı sayarak linç ederler.

İşte bu menfi ve asla güven telkin etmeyen İslami kimlikten dolayı Müslüman saygı görmeyi hak etmiyor. Emevi tarzı siyaset ve karalama sürdükçe, sâri hastalıklar gibi İslam toplumunun tüm kılcal damarlarına kadar sirayet etmiş istibdat var oldukça, insanlar denklik çerçevesinde birbirine saygı duyarak fikirlerini tartışamadıkça, İslam, bu çağa gelmiş olmaz ve batı bizi bir kaşık fitne suyunda boğmaya devam eder.

Çünkü düşmanlık varken, bibimize sevgi duymayı başaramıyoruz. Buna karşılık bol miktarda mücahidimiz var cihatçımız var. Allah akıbetimizi hayretsin!

KOBANİ KURTULMUŞ!

Şu Kobani meselesi bize çok şey anlatıyor. Anlatmalı. Maddi manevi birçok ibretler içeriyor aklı başında insanlar ve yakın gelecekte siyaset yapacak zevat için.

Şu bir realite; Kürt devleti adım adım geliyor. Türkiye bugüne kadar şu meseleyi kuru bir hamaset penceresinden seyretti. Seyretti diyorum çünkü Türkiye bugün de hala olayı tribünden izliyor. Lazım olduğunda ona bazı konularda amigoluk yaptırıyorlar, o kadar

Küt devleti adım adım inşa ediliyor. Bu işte Türkiye’ye yüklenen görev, bu binanın harcına su taşımak! İşin ön kötü yanı ise, en açık düşman da Türkiye görülüyor. Oradan kaçanlar bu topraklara sığınıyor. Türkiye Kuzey Irak’ın silahlı askerlerini kendi topraklarından geçirtiyor, isteyerek istemeyerek hükümet her türle gizli açık desteği veriyor. Ama HDP’in başındaki hatun çıkıp meclis çatısı altında ağzına geleni sıralıyor. Kimse de bir şey yapamıyor.

Bu garip bir tecelli! Ulusalcılıkla varlığını ayakta tutmaya çalışan Türkiye Devleti, şimdi bir başka ulusalcılıkla sarsılıyor. Galiba toplumlar kendi yazgılarını kendileri hazırlıyor. Dün Batıcı ve Türkçülerin Türkler için yaptıklarını şimdi Bir takım Yezidi düşünceli güya Kürt milliyetçileri Kürtler için o tuzağı hazırlıyor. Kaybeden ise İslam!


[1]) Benin hücumum II. Abdülhamid Han’a değildir. Osmanlı için yaptığı canhıraş fedakarlık elbette her türlü takdirin üstündedir. Onun, devleti ayakta tutmak için kullandığı olağanüstü yöntemlerin İslam’ın genel bir yaklaşımı olarak bize dayatılmasıdır. Eski düzenin ve istibdadın olduğu gibi devamından yana olanların ona kendilerine bayrak yapmalarıdır. Akif ve Bediuzzaman gibi zatları ‘masum değiller’ deyip hata yapmakla suçlayan aklı evveller, kendi zihinlerinde putlaştırdıkları Abdülhamit’i “Masum İmam” makamına çıkarmakta beis görmüyorlar. Onun da hata yapmış olabileceğini var saymıyorlar. İşte bu, tüm Müslümanların temel açmazı! Karşısındakini rahatlıkla kınarken, kendi şeyhinde veya liderinde gördüğü her kusuru hikmetle izah eder…

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir