Nebukadnezzar mı Zalim, ABD mi, Biz mi?

Beşeri hayatın temel kurallarındandır: Bela hak edilmedikçe gelmez!

Ama o belayı hak edenlere zulmedenler de zalim olmaktan kurtulmaz.

İşte dün Irak’ta, bugün Libya’da yaşananlara bu açıdan bakmakta yarar var. Tabi medya için konu ve malzeme lazım olduğu için kimi şöyle diyecek kimi böyle diyecek fakat işin aslı bu.

Bir toplumun önde gelenleri, zulüm işleye işleye, fertleri de işlenen o zulümlere rıza göstere göstere sonunda kendileri de zulme müstahak olurlar. Bu Hz.Adem’den beri böyledir. Siz zulmü hak edersiniz, biri de gelir onu size uygular.

-Kim olur bu uygulayıcı?

-Tabii ki size gücü yeten birileri!

(Ben bu çerçeveden, önce Kaddafi’yi halkına karşı savaş açmaktan vaz geçirmeye çalışan, o bunu dinlemeyince de BM ile birlikte hareket etme yolunu seçen ama yine de yapılan operasyonlarda halkın zarar görmemesi için azami çaba harcayan Türkiye’nin tutumunu takdir ettiğimi belirtmek isterim…)

Tarihte buna en güzel örnek İsrail oğullarıdır. Mısır Firavunlarının zulmünden kurtulup da devlet kurunca onlar da zulmetmeye başladılar. Hem de günümüzdeki Saddamlar gibi kendi kavimlerine… Taşkınlıkta o kadar ileri gittiler ki, sonunda hakkı tavsiye eden peygamberleri bile öldürmeye başladılar. Çaresizlerin, sahipsizlerin feryadı arşı tuttu. Güçlü yönetici sınıflara karşı, sıradan insanların hiçbir hakkı hukuku kalmadı.

Derken dönemin en güçlü ordularından biri olan Babil ordusu, Nebukadnazar komutasında İsrail topraklarına girdi ve taş taş üstünde bırakmadı. Öyle bir zulüm işlediler ki, o toprakların hala yüreği titriyor.

Kuran’ın o hadiseleri aktarımına ve anlatımına bakacak olursak, İsrail oğullarına karşı girişilen o kahredici operasyonun arkasındaki muharrik güç, bizatihi Cenab-ı Hakk’tır. İsrail oğullarına ‘Siz şöyle şeyle yaptınız, fesat çıkardınız ben de size haddinizi bildirdim”der.(İsra, 1-5)

Evet, zahirde, İsrail topraklarına giren ve taş taş üstünde bırakmayan ‘despot ordu’(!) Nebukadnezar’ın ordusuydu. Fakat işin arka planına baktığınızda o zalim(!) orduyu onların üzerine gönderen Allah’tır. Çünkü zalimlerin gerçek hasmı O’dur.

İşte tarihe ve günümüz olaylarına ara sıra bu perspektiften de bakmak gerekiyor. Ve sanırım biz gerçek manada kendi yurtlarımızda Kuran adaletini tesis edinceye kadar da bu tür zorbalıklara muhatap olmaya devam edeceğiz.

Nasıl ki o günün gerçek Müslümanlar olan İsrail oğullarını Allah, kendi halklarına karşı işledikleri zulümden dolayı ‘pagan, putperest vedinsiz” bir topluluk eliyle cezalandırmayı adaletine ve hikmetine uygun bulmuştur bugün de bizi yani gerçek Müslüman olduğunu iddia eden bizleri Ehl-i Kitabın eliyle cezalandırıyor.

Kur’an-Kerim’i okuyanlar İsrail oğullarının nasıl cezalandırıldığını keyifle anlatırlar. Cenab-ı Hakkın ne büyük adalet sahibi olduğun hatırlatmak için! İş, azmış İsrail oğullarının cezalandırılması olunca ilahi adalet oluyor, fakat kendi halkını mahveden, yönetimi altındaki insanlara davar muamelesi yapan ‘çağdaş zalimlerimiz’e gelince ‘batılıların zulmü’ oluyor. Biz zalim olmasaydık, Âlemlerin Rabbi,  ‘modern Nebukadnazar’ları (Amerika ve avenelerini) üzerimize musallat eder miydi hiç?

Efendiler, zulmü hak etmeyeceksiniz. Zulmü hak ettiniz mi, Allah üzerinize, sizi en iyi kim mahvedecekse onu gönderir!

***

Ben Libya’yı görmedim ama Saddam Irak’ını iki kere gördüm. Koca memleket bir açık hava hapsine dönüşmüştü. Saddam Irak’ı, Stalin Sovyet’ini aratmıyordu. Herkesin herkesten şüphelendiği bir korku imparatorluğu halini almıştı Irak ve kimsenin can güvenliği, mal güvenliği kalmamıştı. Toplum, melikin adamaları ve ötekilerden ibaretti.

Öyle bir idarenin, öyle bir yönetim tarzının devam etmesi inanın ilahî adaletten şüphe etmeye bile sebepti!

Nitekim sürmedi. Tarih bilincine sahip yahut ‘adetullah’ denilen hilkat hükümetinin kanunlarından haberdar olanlar, bilirler ki insan fıtratına aykırı düzenler ne kadar dehşetli bir zorbalık üzerine inşa edilmiş olurlarsa olsunlar sonunda mutlaka, kendilerini var eden nemrutlar, firavunlar ve Karunlarla birlikte yerin dibine geçerler. (Aynı hükmü Türkiye için de uygulayabilirsiniz)

İslam dünyası zalim üretmede, maalesef dünyanın diğer coğrafyalarına göre daha mümbit bir arazi. Hz. Osman (ra)’ın elim şahadetinden sonra, İslam yurtlarında gücü gücü yetene dönemi başladı. Emevi hanedanının, İslam iktidarını hile ve zorbalıkla gasp etmesiyle başlayan ve Mervan ve Haccac gibi zalim idarecilerin yarattığı dehşet dengesiyle toplumun sus pus edildiğini gören daha sonraki ekser idareciler, bunu bir gelenek haline getirdiler.

Adaletle idare etmek yerine dehşet ve korkuyla idare etmeyi daha pratik buldular.

Bu gelenek şu veya bu şekilde hep kendi varlığını sürdürdü ve her asırda temsilcilerini var etmeyi bildi. İslam toplumu, bu coğrafyada; en yüksek vurgunun, adalete yapıldığı İslam coğrafyasında ‘neden bu kadar zalim idareci çıktığını’ hiç irdelemedi. Çünkü asırlarca İslam toplumuna telkin edilen hayat anlayışı sorgusuz itaatti. Sonunda İslam toplumunun ekseriyeti, itaati ve susmayı ‘maslahat’ bildi. Bu da zalimlerin canavarlaşmasına yol açtı. Üstelik de dönüp diş kiralarını da istedir.

Saddam da Kaddafî  de -diğerlerini de siz ekleyin- aynı anlayışın azmanlaştırdığı çağdaş Haccac’lardır maalesef. (Gerçi bunları Haccac ile kıyaslamak Haccac’a haksızlık olur. Haccac, evet dehşetli bir zalimdi ama cömertti de. İyi bir dilci idi. Arapçanın daha doğrusu Kur’an’ın doğru okunmasında çok emeği vardır. Öldüğünde sadece bir kılıç, bir at eyeri, bir Mushaf, bir rahle ve 300 dirhem para bıraktığı kaydedilmiştir)  Bizimkiler ise ham zalim hem de Karun’u bile kıskandıracak servetlere ve imkânlara sahipler.

Firavunluğa özenen, kendi halkını bilerek ve isteyerek mahveden zalimlerin, önünde sonunda belalarını bulmaları ‘müstahak’ olduğu gibi ilahi bir adettir de. Hangi Müslüman’a sorsaydınız, bu çağdaş Haccacların  ‘bir gün mutlaka belalarını bulacaklarını’ size söyleyeceklerdi.

Ama bunun Salı olacağına kimse cevap veremiyordu. İşte gördünüz, Cenab-ı Allah, modern Nebukadnazarlar’ı üzerimize gönderiyor. Hem de hiç insafları yok. Sizi kurtaralım diye geliyorlar ve bizi birbirimize düşürüp elimizdekileri de alıp gidiyorlar. Fakat yazıktır ki, daima da içimizden birileri onların üstümüze gelmesine zemin hazırlıyor.

Şöyle bir düşünün. Acaba Kaddafi taraftarları Bingazi’ye girselerdi, şu zalim batılılardan daha az mı insan ölecekti. Yahut onlardan daha mı adil davranacaklardı?

Hayır. Onlara rahmet bile okuturlardı.

Şimdi eminim birileriniz, mazlum(!) Müslümanlara karşı Batılı Hıristiyanları desteklediğimi ileri sürecektir. Gerçi pek umurumda olmaz ama emin olun biz böyle düşündükçe, zalimlerimiz bizi ezmeye devam eder. Olardan daha zalim biri gelip de hak ettikleri cezayı verecek olsa, dönüp halka ‘niye bana yardım etmiyorsunuz, gidi hainler sizi’ derler. Bizim Kemalistlerin de yıllarca yaptığı buydu.

Kendi keyiflerine uygun olmayan her iktidarı insafsızca alaşağı ettiler, hem de sırtlarını dışarıdaki destekçilerine dayayarak. Sanra bu durum birilerinin canına tak edip de o yabancı kuvvetleri kendilerine karşı kullanınca, ‘siz vatanı satıyorsunuz, yabancılara peşkeş çekiyorsunuz’ demeye başladılar. İşte görüyorsunuz, eski komünistler şimdi milliyetçilerden daha vatanperver ve Kemalistler de dindarlardan daha dinci oldular. Ilımlı İslam’a bile karşı çıkıyorlar, İslam adına(!)

Kimse kusura bakmasın. İçimizdeki zalimleri tedip eden kim olursa olsun ben alkışlarım. 14 asırdır Müslüman toplumların canına tebelleş olmuş şu istibdat ve gizli diktatörlüklerin yok olması, Müslümanların hakiki manada meşru bir hürriyete sahip olmaları için toplumların yarı nüfusu harcansa ucuz düşer.

Eğer biz, kendi zalimlerimizin üstesinden gelebilseydik, muhakkak ki Allah, bizi ‘bize merhamet etmeyenlerle’ cezalandırmazdı. Ama biz beceremiyoruz zalimlerimize karşı çıkmayı. Hatta denilebilir ki onları azdırıyoruz. Herhangi bir insan bir partiye lider veya iktidar olmayı görsün. Biz müdahene ve dalkavuklukla onu zıvanadan çıkarır sonra da zulmünden Allah’a sığınırız.

Her şeye gücü yeten Allah da ‘birilerinin zulmünü diğerlerinin müdahalesiyle gidermek için’ böyle başımıza bomba yağdırır.

İşte böyle. Hasan-ı Basrî hazretleri Haccac’ın öldüğünü işittiğinde “Ya Rabbi onun varlığını ortadan kaldırdığın gibi ‘sünnetini’ de –yani zulmetme geleneğini de- ortadan kaldır” diye dua etmişti. İnşallah, o Allah dostunun bu mübarek duası, bundan sonra gelecek yöneticiler için kabul görmüştür.

***

Yani boşu boşuna “Avrupalılar, Amerikalılar bizim servetimize göz dikmişler, petrolümüzü almak için bahane bulup saldırıyorlar”demeye gerek yok. Sen adam olacaksın ve onlara fırsat yaratmayacaksın.

Evet, ben de size katılıyorum, batılılar zalimdir. Haindir, çıkarcıdır. Menfaatleri için yapmayacakları yoktur. Ne adalet umurlarında ne demokrasi. Amenna. Bütün bunlar doğru!

Fakat bir doğru daha var. Onlara, bize saldırmaları fırsatını biz veriyor, imkânını biz sağlıyoruz! Hem de düne kadar onlar bizden yakınırken…

Peki, neden kendinizi bu hale düşürdünüz? Medeniyetin mimarları ve taşıyıcıları sizler iken neden bu acz yakanıza yapıştı? İzzet sizde iken ve eşyanın hakikatini en doğru aktaran ilahi rehber Kuran elinizde iken neden bu hale düştünüz?

Cengiz Han, kendisinden aman dileyen şehirlerin ileri gelenlerinin önce taleplerini kabul eder sonra da onlara Kur’an ayetlerini okuyup, ‘Siz neden kutsal kitabınızın emrine uyup benimle savaşmadınız. Dünya hayatı için bu kadar müptezelliği göze alanların yaşama hakkı yoktur’ deyip onları kılıçtan geçirirmiş…

Zalimane bir uslup ama ne kadar anlamlı. Biz Kur’andan ve onun hükümlerinden göçüp gittik. O da izzeti bizden aldı. Şimdi yakınıp duruyoruz ve hep karşımızdakilerin bize insaf etmediklerinden yakınıyoruz!

Neden bize insaf etsinler. Neden onların himmetine muhtaç olmuşuz . Ve neden hep kusuru onlarda arıyoruz? Âlem bir müsabaka yeri değil mi? (Maide, 48; Hud,118; Nahl, 93). Kaybeden her şeyin kaybeder.

Cenab-ı Allah, geçmişte bu dine yaptığınız hizmet ve o yolda sergilediğiniz izzet ve azamet yüzü suyu hürmetine sizi milletlerin en azizi kılmışken, dünyanın yarı coğrafyasını size mülk olarak vermişken neden kaybettiniz?

Kaddafi çıkmış haçlı seferinden ve cihattan söz ediyor. Ne kadar da komik?

Her daim söylediğim gibi, İslam ümmeti maalesef daha mazlum olmayı bile beceremiyor.

Ne ise… Ben yine de umuyorum ki İslam dünyasındaki gidişat sivil inisiyatiflerin güçlenmesinden yanadır. Tunus’ta olaylar yeni başladığında gördüğüm bir rüyamı sizinle paylaşmıştım ve demiştim ki, rüyamda başbakana “Tunus’a da yardım edin. O hareket İslam arazisine yayılacak. Kontrollü yayılmasına, kötü niyetlilerin eline geçmemesine dikkat edin!”.

Şimdi daha iyi anlıyorum rüyadaki o ikazın sebebini!


Bu arada, Jürisinde Nazlı Ilıcak, Derya Sazak, Mustafa Karaalioğlu, Hüseyin Gülerce gibi ünlü medya mensuplarının da bulunduğu Medya Etik Konseyi bendenizi de ‘İnternet Köşe Yazarı kategorisinde, Özel Etik Ödül’e layık görmüş.

Bugüne kadar ödül derdim hiç olmadı. Yine de olmaz. Ama hem habersiz olduğum ve hem de gerçekten değerlendirmelerine saygı duyduğum şu insanların beni de o ödüle layık görmelerine sevindim.

Önce okuyucularıma sonra da ısrarla sürdürmek istediğim ‘adilane’ tavra değer veren jüri üyelerine can u gönülden teşekkür ediyorum. (MAB)

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir