Neden Kardeş Olamıyoruz? (II)

Bir önceki yazımızda “Onun için, bir mümine, kin ve nefret duymanın, körü körüne bir tarafgirlikle, kendisi gibi düşünmeyen Müslüman kardeşini ateşe vermenin HAKİKAT, HİKMET ve VİCDAN nazarında ne kadar murdar bir iş olduğunu mutlaka anlatmamız, anlatabilmemiz gerekiyor ki, İslam’ın saadeti, kendisine bağlı olan o kardeşliği tesis edebilelim.” demiştik.

Evet, bir mümine karşı kin ve nefret duymanın, onu kıskanmanın, ona düşmanlık beslemenin hakikat açısından, hikmet açısından, İslamiyet açısından, insanın şahsi hayatı ve toplumsal hayatı açısından ve maneviyatı açısından ne kadar çirkin, murdar ve mızır olduğunu bilmek ve idrak etmek zorundayız.

Sayısız güzellikler ve olgun sıfatlar barındıran bir mümine, sırf bizim gibi düşünmüyor diye veya bizim cemaatimizden değildir diye yahut bizim iktidarımızı desteklemiyor diye ondan nefret etmek, ona gelen nimetleri kıskanmak, ona düşmanlık beslemek, yokluğunu umarak kahretmek, helaki için meddua etmek her açıdan çirkindir, merduttur, muzırdır, zulümdür… Zulüm ise, Rabbin hiddetine sebep olan en birinci şeydir. Allah asla zalim değildir ve zalimi de asla sevmez!

Başımızdan belaların eksik olmaması, İslam dünyasının sürekli felaketlere sürüklenmesi, kanlı hadiseler yaşamasının altında her birimizin bu zulümleri, keyifle ve pervasızca işliyor olmamız yatıyor…

Çünkü kardeşliğimizin ve birlikteliğimizin zamkı, maalesef imanımız değil. Dinimizin muhabbetinden, İslamiyet’imizden kaynaklanmıyor. Meslek birlikteliğinden, kan beraberliğinden yahut meşrep aynılığından kaynaklanıyor.  Hâlbuki Allah ancak imandan kaynaklanan bir kardeşliği kabul edeceğini bildiriyor bize…

HAKİKAT NAZARINDA ÇİRKİNDİR

Mümine kin ve düşmanlık beslemek, Hakikat Nazarında merduttur ve çirkindir… Çünkü o, dehşet bir cinayettir.

Herhangi biriniz, yüz masum insanın içinde bulunduğu bir gemiyi, içlerindeki beş on caniden dolayı batırabilir?

Sizin de içinde yer aldığınız bir gemiyi aranıza karışmış canileri bahane ederek batıran insan cinayet işlemiş olmaz mı?

Elbette olur!

İşte düşünün ki, aleyhine konuştuğunuz, batmasına, ölmesine, rezil olmasına çalıştığınız her bir müminin, birkaç cani sıfatına karşılık sayısız güzel hasletlere ve huylara sahiptir. Düşünün ki o bir mümindir ve yüreğinde iman vardır. Yüreğinde iman taşıyan bir insanın hangi kötü sıfatı, onu öldürmek, kahretmek, helak etmek için size gerekçe olabilir?

O insanın bir yığın güzel sıfatlarını, millet ve vatanına hizmetlerini görmezlikten gelip, hoşunuza gitmeyen birkaç huyundun dolayı onu yok saymanız, kin beslemeniz içinde masumların bulunduğu bir gemiyi birkaç cani yüzünden batırmaya benzer. Cenabı Hak VELA TEZİ VAZİRETÜN VİZRE UHRA” buyurmuş. Yani bir kötü huyundan dolayı bir insanın tüm huylarını yok saymayı cinayet gibi görmüş…

Çünkü bir müminin vücudu bir rahmani ev gibidir, bir ilahi gemi gibidir. Sayısız masum sıfatları kendisinde barındırmaktadır…

Düşünün ki o da sizin gibi, sizin Rabbinize tapıyor. Sizi rızıklandıran Allah onu da rızıklandırıyor. O da sizin gibi Peygambere salat ve selam okuyor.  Ve senin komşundur. Bütün bu müşterek bağları görmezlikten gelerek, sadece senin partinden değil diye veya senin cemaatine mensup değil diye, o haneyi ateşe vermek elbette ki hakikat nazarında zulümdür, cinayettir. Ve üzerinize, belaların, sağnak sağnak gelmesine sebeptir…

HİKMET AÇISINDAN DA ÇİRKİNDİR

Mümine kin, nefret ve düşmanlık beslemek HİKMET nazarında dahi zulümdür.

Bildiğiniz gibi, hikmet, yaratılan hiçbir şeyin abes olmaması halidir. Eğer o lazım bir şey olmasaydı Allah zaten var etmezdi. Mademki vardır ve mademki mümindir ve mademki bir nimete mazhar olmuştur -ki aslında siz ona gelen nimeti kıskanıyorsunuz farkına varmadan- o bir rahmani varlıktır… Onu sevmek sana farzdır.

Çünkü mümin, müminin kardeşidir. Onu sevecektir. Mademki mümini sevmek esastır, o halde hiçbir hak ile ondan nefret etmeye hakkın yoktur. Çaldı mı diyorsun, elini kesersin ama seversin. Ahlaksızlık mı yaptı dıyorsun, had cezasını uygularsın ama seversin. Nefret etmez, kin duymaz, helaki için beddua etmezsin… Aksine acırsın!

Haa eğer, yüreğinde mümine karşı var olduğunu söylediğin sevgi hakikatli bir sevgi ise düşmanlık ve nefret hakiki olamaz. Çünkü düşmanlıkla sevgi aynı anda bir yürekte barınmaz. Barındırabiliyorsan yalan söylüyorsun, yani mümin değilsin. Örfen Müslümansın! Toplumsal bir tiryakiliktir örfi Müslümanlık…

Eğer gerçekten mümine karşı yüreğinde sevgi olduğu iddiasında isen, o zaman ona duyacağın düşmanlık acımak şeklinde olabilir. Acımak başkadır, düşmanlık başka!  Sevgi ile düşmanlık, ışık ile karanlık aynı yerde barınamazlar. Eğer mümin kardeşine karşı düşmanlık besliyorsan emin olabilirsin ki, ye imanında sıkıntı var, ya sevginde sıkıntı var. O yüzden de mümin olduğunu iddia eden birilerinin, şu kadar hizmet etmiş başbakanımıza nefret duymalarını anlayamıyorum. Keza olaylarda hiç dahli bulunmayan sıradan bir cemaat mensubuna, iktidar yanlılarının, hain gibi davranmalarını da anlayamıyorum…

Bir mümin, bir mümine üç günden fazla küs duramaz. Durabiliyorsa o yürekte, o imanda bir sıkıntı var demektir. Çünkü bir müminin imanı ve İslamiyet’i,  KÂBE ve UHUT DAĞI kıymetindedir. Senin o müminde sevmediğin haller ise çakıl taşları gibidir. Hangi mümin, çakıl taşlarına KABE’den ve UHUT’dan daha fazla önem verir?

Kalplerin tevhidi de lazım

Mademki mümindir, öyleyse o senin din kardeşindir. Aynı kıbleye yönelmiş ehli tevhidsiniz! Tevhid ehli olmak klapelerin de tevhidini, birlikteliğini gerektirir.

Askerde insan hemşerisini, memleketlisini, köylüsünü bir başka türlü sever, bunu hepiniz bilirsiniz.

Ve keza aynı komutanın askerleri olmak da aranızda farklı bir sorumluluk var eder. Birbirine sahip çıkmayı gerektirir. Kaldı ki, bir müminin diğer mümin ile müşterek tarafları bundan çok daha fazladır.

Aynı Allah’a R(cc) inanıyorsunuz, aynı Peygambere (asv) tabisiniz, aynı Kur’an (azimuşşan)’ı okuyorsunuz, aynı kıbleye yöneliyorsunuz, aynı namazlarda saf tutuyorsunuz. Senin namaza durduğun gibi o da namaz kılıyor, oruç tutuyor. Bunları tam yapamazsa bile bu ibadetlerin olması gerektiğine inanıyor…

Köyünüz bir, yurdunuz bir, sayısız birbirleri varken, siz aranızdaki birkaç farklılıktan dolayı birbirinizi yok sayıyorsunuz. Ona karşı hakiki bir kardeşlik duymuyorsunuz. Bu reva mıdır?

Hâlbuki karşınızda, sırf Müslüman olduğunuz için size öfke duyan, felaketinizi gözetleyen büyük bir küfür aşireti var. İttihat etmişler, birlik kurmuşlar, eski düşmanlıklarını bir yana bırakıp senin aleyhine ittifak etmişler. Ama sen bölük pürçüksün… Filistin’de durum bu! Suriye’de durum bu, Irak’ta, Afganistan’da, Pakistan’da, Türkiye’de durum bu…

Elinde kan akmayan, az da olsa huzur içinde yaşanılan bir tek Türkiye kalmış. Ve sen ondaki iktidarı beğenmiyorsun diye, onu ateşe vermeye çalışıyorsun. Bu cinayete gönlün nasıl razı olabiliyor?  Karşımızda her ikimizin de kanına susamış ehl-i ilhad, bu kadar azılı düşman varken onları bırakıp, hatta bazen onlarla birlik olup mümine karşı kin ve düşmanlık hisleri beslemenin; onun vücudunun ademini -ortadan kalkmasını – düşünmenin hikmete, karşı ne büyük bir zulüm olduğunu zerre miktar izanı olan bilir, anlar, sakınır!

İSLAMİYET NAZARINDA DA ÇİRKİNDİR

Mümine kin ve düşmanlık beslemek, tarafgirlik yapıp onu yok saymak, büyük insanlık olan İslamiyet nazarında dahi çirkindir, zulümdür.

Kur’an’da  adalet-i mahzayı, gerçek adaleti temsil eden bir ayet var: “Vela teziru vaziretün vizre uhra” buyurur.

Yani Kur’an Kerim bize diyor ki, bir müminde, sevmediğin bir iki sıfat yüzünden onun diğer bütün güzel sıfatlarını görmezlikten gelmek, kusurlu bir hareketinden dolayı onun iyiliklerini yok sayıp ondan yüz çevirmek zulümdür, cinayettir.

Hele, sevmediğiniz o insanın akrabalarını veya cemaat-daşlarını da onun gibi kabul edip onlardan da yüz çevirmek tam bir zulümdür, cinayettir.

Mesela sen bir adam öldürsen, onun akrabaları gelip senin yerine olayla hiç alakası bulunmayan akrabalarını öldürse bu doğru mudur, hak mıdır? Hâlbuki seni bile öldürmeye hakları yoktur. Önce bir mahkeme kurulması icap eder.

Amma siyaset, tabiatı gereği müfritane hareket eder. Bazen siyaset çerçevesinde bir insan, azılı bir İslam düşmanını kendine taraftar olduğu için kendisine muhalif olan bir veliye üstün tutar. Yüreğindeki tarafgirlik ve partizanlık, ona, o hareketini meşru gösterir. Oysa o zulmün dik alasıdır.  Aynı şekilde görüyorum bazı dini cemaatler, dünyevi bir menfaat için 90 yıldır zındıkaya hizmet etmiş bir partiye taraftar olabiliyor ve insanları ona oy vermeye teşvik edebiliyor…

Ve böylece, bizim gibi, siyasi tarafgirlikle dini taraftarlığın birbirine karıştırıldığı ülkelerde, bu her biri cinayet mesabesinde olan zulmani eğilimler yüzünden, kader bizi sürekli bizden olmayanlara mahkûm ediyor. Zındıka, akall-i kalil olmasına rağmen, içimizdeki saftirozların onları alicenap bir şekilde affetmeleri ve taraftar olmaları yüzünden, kadere fetva verdiriyoruz ki, biz bu zilletlere layığız…

Ama hepimiz bunu rahatlıkla yapıyoruz. Bir insanın hoşumuza gitmeyen bir halinden, bir sıfatından dolayı onu bütün bütün siliyoruz. Selamı sabahı kesiyoruz. Akrabasına ve dostlarına da düşmanlık besliyoruz. Bu açık bir cinayettir, zulümdür… ama bakıyorum hem cemaat mensupları hem iktidar yanlıları bunu seve seve yapıyorlar.

Bir de gıybet var ki Allah muhafaza.  Gıybet dahi insanı ahirette iflas ettiren en ağır cürümlerdendir… Elimiz değerse onu da anlatırız inşallah…

Önümüzdeki yazıda, mümine kin ve nefret beslemenin hayatı şahsiye açısından ne kadar ağır bir vebal olduğunu anlatmaya çalışacağım inşallah!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir