Neden Kardeş Olamıyoruz? (III)

Evet, bir mümine kin ve düşmanlık beslemek hayat-ı şahsiye açısından da zulümdür, çirkindir…

Allah her bir insanı müstesna yaratmıştır. Hiç birimizin eşi benzeri yoktur.  Allah dileseydi, hepimizi aynı düşünen, havada uçarken bile aynı hareketleri sergileyen sığırcık kuşları gibi aynı yaratırdı. Hepimiz “tek ümmet” olurduk. Bırakınız cemaat cemaat bölünmeyi, kabilemiz, aşiretimiz, milletimiz bile olmazdı. En fazla hayvanlar arasında görülen cins farklılıkları gibi türler olabilirdi.

Ama O bunu yapmadı. Her birimizi farklı yarattı. Her birimiz bir âlem, bir evren bir kâinatız. Ruhumuz ve zihniyetimiz de o âlemin ruhu mesabesindedir. Nasıl ki bu âlemin ruhu ve manası Hz. Muahammed Mustafa‘dır (asv)… Öyle de her birimiz bir kainatız. Her bir insan -iyi bilelim kötü bilelim, ki lazım olmasaydı var olmazdı- O’nun varlığına bakan bir başka cilve bir başka tezahürdür… Ve fakat hepimiz birlikte yine bir büyük insanı, bir şahsı maneviyi meydana getiriyoruz.

Nasıl ki insanın vücudundaki dokular ve hücreler farklı yapıdadır; evet bizim de aramızda öyle farklılıklar var. Fakat hepimiz bir vücudun dokularıyız ve birbirimize muhtacız.

Elimiz gözümüzle rekabet etmez, kulağımız, gözümüzün gördüğünü yalanlamaz. Sol elin tutuğunu, sağ el bana ne demez… Biz de farklılığıma rağmen aynı amaca hizmet eden bir bedenin hücreleri gibiyiz. (Zaten böyle bir şey olduğunda bizi hasta diye tımarhaneye yatırırlar.) Rekabete değil dayanışmaya ihtiyacımız var.

Mesela vücudumuzu düşünelim. Kerih yerlerde yer alan hücreler ile dudağımızda yer alan hücreler rekabet eder mi? Biri nimetin girişini sağlıyor, diğeri çıkışını. Acaba insanın makatında yer alan hücreler, dudağında yer alan hücrelerden daha kötüdür veya kıymetsizdir diyebilir misiniz?

Öyleyse farklı işler yapıyor olmak, farklı cemaat ve mesleklerde bulunmak, aramızda ihtilafa, ayrışmaya sebep olmamalı. İman dairesinde ise yani hepsi birlikte bir vücudu oluşturuyorlarsa birbiriyle rekabete, kavgaya girişmezler. Girişirlerse bunun adı kanserdir. Bedenimizi (yani toplumsal dokumuzu) türlü türlü kanserler istila etmiş maalesef! O yüzden de her habis saldırıya açık hale gelmişiz.

Nasıl ki vücudumuzdaki her bir dokunun başka görevleri var, aynı şekilde hayatın içinde insanların da farklı görevleri ve sıfatları vardır… O görev ve sıfatlara göre farklı meşrep, meslek ve işlere dalarız, bilerek bilmeyerek. Herkes ancak kendi istidatları ve o istidatların lazimesi olan takdirin ekseninde iş görür, faaliyet sergiler ve nihayet cennetlik veya cehennemlik olur.

Bir ayette “Kul kullun ya’melu ala şâkiletih” buyurulmuş. Yani her insanın hareketlerinin altında şâkilesinin de bir eseri, bir etkisi vardır… İnsan, mesleğini de meşrebini de tarikatını siyasi tarafını da o hal üzere, o sıfat üzere seçer. Bundan dolayı da kimse kimseyi kınayamaz esasında. Herkes kendini sever. Böyle yaratmış Allah insanı. Bu hakkıdır. Kötü olan, kendi mesleğini esas bilip diğerlerini yok saymasıdır.

Bu açıdan hiç kimse kendi mesleğini ötekinin mesleğinden daha değerli göremez. (İman – küfür ayrımı hariç) Zaten bu yazıda iman-küfür meselesini temel almadım. Ben müminler arasındaki işlerden söz ediyorum. Bir mümin bir kâfir ile kıyaslanmaz bile. Çünkü biri Rabbin muhatabı müstesna bir sultan, diğeri ancak bir habis hayvandır. [1] Bu açıdan bir mümin mesleğini ötekinin mesleğinden üstün görse bile bunu üstünlük vesilesi yapamaz. Çünkü kişinin Allah katındaki kıymeti meslek ve meşrep ile değil, kalbin temizliği ve güzel amelleriyledir, takva iledir… Hem hiç birimiz, oraya ulaşmadık henüz. Bizim karnemizin “geçer” olduğunu bilmiyoruz ki öbürünün karnesini beğenmezlik edelim!

Mesleğim Haktır De, O Kadar

Dolayısıyla her insan, kendi meşrebini, kendi mesleğini sevebilir. Şeyhini ‘en üstün’ sayabilir. Kendi yolunu en eslem en doğru bulabilir. Ama “iyi yalnız benim;  yol, yalnız benim gittiğim yoldur, fırka-i necat yalınız biziz, ancak bizim gibi amel işlersen makbul olursun”  diyemez…

Çünkü Cenabı Hakka varan yollar sayısızdır ve amel-i salih mutlaktır. Yani şunu yaparsan amel-i salih olur şunu yaparsan olmaz diyemeyiz.  Biri yere bir kazık çakar cennetlik olur, diğeri gelir onu söküp atar, o da cennetlik olur!

Elbette sen, senin cemaatinden/partinden olanı farklı sevebilirsin, daha çok sevebilirsin ama bu sana, diğerini sevmeme, yok sayma, nefret etme hakkı vermez… Acıdır ki bunu bütün çirkinlikleriyle yaşadık, yaşıyoruz. Elhamdülillah -nispeten- bu tavırların kötü neticeleri görüldü de onları terk etmek gerektiğini şu hadiseler bize gösterdi.

Çünkü senin bakışının, senin görüşünün doğru olduğuna dair elinde bir kanıt yoktur.

Filanca tarikatın mensupları veya şu partiye oy verenler cennetliktir, filanlar cehennemliktir diyebileceğin bir ölçü elinde var mı?

Hem senin görüşünün isabetli olduğuna dair kanıtın ne? Belki sen yanlış yoldasın da kendini doğru biliyorsun?

Elbette insanlar taraf olurlar, taraftar da olurlar. Hem de bu lazımdır. Eğer taraftarlık ve tara olma olmasaydı, zalimlerin zulmü ila nihayet devam ederdi. Mazlum ve masum insanlar birbirine taraf olup bir iktidardan, bir sultadan, bir zulüm ortamından kurtulabilirler ve hem de böyle bir taraftarlık rahmettir. Bir despot iktidara karşı taraf olunabilir. Bir zalime karşı taraf olunabilir. Ama o işin ucu memleketin harabiyetine sebep olacak bir hıyanete kadar vardırılıyorsa bu artık adaletten sapmadır, bizatihi zulümdür.  O zaman da ümmet o şerir topluluk aleyhine ittifak ederek onu bertaraf eder. Bunlar da yaşanmıştır ilam tarihi boyunca…

Her Doğruyu Söylemek Doğru mu?

Evet, Müslüman doğru söylemeli, konuştuğunda doğru konuşmalı. Hatta bugün bana göre karı koca arasını düzeltmek için -hatta savaşta- bile artık yalana tenezzül etmemeli Müslüman. Çünkü İslam’ın en temel esası olan sıdk, doğruluk ve dürüstlük, bizi terk edip gitmiş. O açıdan sadakat için, doğruluk için can verilse değer.

Amma ki hayatın maslahatındandır ki biliyoruz, insan her yerde her doğruyu söylemiyor. Bunu hepimiz biliriz, yaşarız. Bazen söz tam yerine gelir ama deriz ki münasip değil…

Çünkü o sözü orada söylemek, karşıdakinin damarına dokundurmak olur… Kimin damarına dokundursanız, karşı tepki alırsınız.  Bugün yaşanan kaset savaşları sözlü itibarsızlaştırma çabaları, iftiralar, tezvirler insanın kanını donduruyor. Düne kadar her hizmetinize koşturan ve siz bu millete hizmet ediyorsunuz diye önünüzü açan insanı bir kalemle kâfirlerden dahi aşağı biri yapıyorsunuz. Varlığına kast ediyorsunuz.

Mümin ve Müslüman, esasında hasım oluşturmayan bir insandır. Damara dokunmak gibi bir inadı hırsı olmaz. Çünkü o bir arıdır. İyiye konar, iyi şeyler yapar ve iyi şeyler üretir. Dağıtmaz, kırmaz dökümez. Böyle anlatıyor Peygamber efendimiz Müslümanı… Siz de damara dokunduracak sözlerden uzak durarak, kardeşlik mesleğini besleyebilirsiniz…

İlla bir şeye düşmanlık mı etmek istiyorsun? Kendindeki düşmanlık hislerine düşmanlık et!

Çünkü düşmanlığa en layık, insanın nefsindeki firavniyyettir.  O firavunluk damarına; mümine düşmanlık besleyen nefsine düşmanlık et! Çünkü düşmanlık etmeye en layık o histir. Ki bizi, zulüm işlemeye sevk ediyor…

Muhabbete en layık olan şey de yine muhabbetin kendisidir. O histir…

Sevgi ile hareket eden insan, tüm mahlûkatı kendine saygıya sevk eder.

Sevgi insan yüreğine bahşedilmiş bir mucizedir. İnsan onunla her kapıyı açar. Arkasında sevgi taşıyan bir dil, yılanı deliğinden çıkartır. Bir insana güzel söylemek, güzel davranmak onu da iyi olmaya zorlar…

Kusur aramak, nefretle bakmak ise tam tersini yapar…

Hem ne demişler, eğer hasmını mağlup etmek istiyorsan ona iyilik yap!  Eğer sen fenalığa fenalıkla muamele etsen, zahiren hasmını mağlup etsen bile yüreğindeki kini ve nefreti daha da büyütmüş olursun. Sana karşı fırsat kollar. Ama sen ona muhabbetle muamele etsen, kötülüğüne iyilikle karşılık versen onu kazanırsın, hatta dost edinirsin.

Ne demişler: İza ente ekremte’l- kerime melektehu / ve in ente ekremte’l- leîme temerrada…  (İyi tabiatlı birine iyilik yapsan. Bir dost edinirsin. Bir kötüye iyilik yapsan onu düşmanlığını savarsın)

Bir insana “iyisin iyisin” desen iyi olur. “Fenasın” desen, ‘ben zaten fenayım’ der her pisliği, her fenalığı işlemeye kendinde yol bulur.

Diyelim ki iyilik yaptın yaptın ama sökmedi. O zaman şu ayetin emri altında hareket et Ve iza merru billağvi merru kirama…(Furkan, 72)

Bir sonraki yazıda “mümine düşmanlık hikmet açısından da zulümdür” bahsi işlenecek…


[1]) Mamafih o da lazımdır. Çünkü muannit bir kafir habis bir hayvandır ki onları da Allah, insanlara, insan aklı gerektiren hizmetleri görsünler diye yaratmış…

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir