O Gençler Masum Değil

Ben de yalakalık edip güya demokrat ayaklarına yatabilirim. Eveleyip geveleyip yok efendim şöyle olsaydı da böyle yaklaşılsaydı da diyebilirim ama demeyeceğim.

Çünkü o gençler, ekseriyeti işin farkında olmasa da başkalarının amaçları için orada bulunuyorlar.

Elbette polisin savunuculuğunu yapacak halim yok. Orada elli öğrenci vardı ikiyiz polis. İki tanesi bir öğrencinin koluna girse iş bitecekken, coplarla, gazlarla ve hiç de mevcut Türkiye’in vizyonuna yakışmayacak gazaplar ve öfkelerle o gençlere saldırmaları beni dehşete düşürdü. Çünkü bir polis müdürü ancak bu kadar hükümete zarar verebilirdi. O gençler maksatlarının on katı bir sonuç almışlarsa öfkesini kontrol edemeyen polisler sayesindedir…

Bunlar doğru. Fakat polisin hatalı davranmış olması o gönçleri masum kılmaz. Onların masum olmadığını nereden mi biliyorum?

Bir; yaşadığım tarih vahayat

İki; o öğrencileri ve yaşananları alkışlayan medyadan!

Türkiye’de bir şeyin millet ve vatan aleyhine olduğunu anlamak istiyorsan, Malum basına bakacaksın. Onlar alkışlıyorsa, emin olabilirsin ki o vatan ve Milet aleyhinedir. Onlar kınıyorsa –anlamasan da- emin olabilirsin ki, o işte millet lehinde bir şeyler var.

Onlar gazeteci de biz patates çuvalı mıyız? Ben de bu meslekte 27 yılımı bil fiil geçirdim. Büyük bir kısmı da haber ve haberle ilintili görevler olmak üzere… Haberi nasıl çarpıttıklarını, ideolojileri uğruna ne yalanlar uydurduklarını çooooook iyi biliyorum.

Birazcık bir haklılık payı görmeyiversinler, öyle şarlatan, öyle hokkabaz öyle acımasız olurlar ki hafsalan almaz. İşte bakın mesele ne noktalara vardırıldı. Nerede ise masum, yolunda giden, hiçbir şeye karışmayan gençlere polis durup dururken saldırmış gibi bir hava estiriyorlar! Bu Yahudi taktiğidir. Ne zaman ifsat ettikleri toplumlardan küçük bir itiraz gelse hemen yaygarayı koparıp ‘yetişin Hitlerler var’ diye dünyayı ayağa kaldırdıkları gibi bizim medyamız da hükümetin küçük bir açığını yakalasa deveyi bire yapıyor…

Kabul! Polis gücünü kötü kullandı.

Hükümeti o polisiler hakkında soruşturma yapmaya çağırırsın olur biter. Yok hayır! Sanki katliam yapılmış, masum insanlar gün ortasında itlaf edilmiş de bizim insanlık kahramanı (!) Şabanlar dünyayı kurtarıyor!

Neye öfkeli de olsa o gençlere öyle davranılmazmış!

Öfkeleri neymiş bu gençlerin?

Başbakan neden rektörlerle görüşüyormuş? Demokratik bir ülkede rektörlerin başbakanla ne işleri varmış?

B aba ba… Sizin o rektörler, başı örtülü kızları ikna odalarına çağırıp İffetlerini ve ırzlarını ayakaltına alırken demokratlık ve demokrat üniversite neden aklınıza gelmedi? Özdil efendi, “Velev ki siyasi parkalar giymiş olsunlar’ diyor. Neden kız çocuklarının başındakini siyasi simge diye yıllarca kınadınız? Hangi ülkede başbakanın rektörlerle toplantı yapması anti demokratik ki?

Eğer dertleri YÖK’se onu bu hükümet kurmadı. Yıllardır o YÖK’ü protesto etmek akıllarına gelmemişte şimdi mi geliyor?

Hiç kimse, bana o gençlerin masum veya iyi niyetli olduğunu söyleyemez. Elbette oraya sürüklenen gençlerin büyük bir kısmının idealist duyguları kullanılmıştır. Çoğu niçin oraya geldiklerini de bilmiyordur veya arkadaş hatırına gelmiştir. Fakat o organizeyi yapan veya yaptıran, masum olmadığı gibi büyük ihtimalle de yabancı entelijansiyanın maşalarıdır. Türkiye’nin içinde bulunduğu psikolojik zemin, ilk bu ihtimali akla getirtiyor çünkü!

***

Ben 1973 yılında üniversiteye girdim. Masum talebe hareketlerinin ne anlama geldiğini bilirim. Dolayısıyla rahatlıkla söyleyebiliyorum ki o öğrencilerin ekseriyeti kendi inisiyatifi ile oraya gelmemiştir. Üç beş başat öğrenci -genellikle de ipleri uzakta birilerinin elinde olan öğrencilerdir bunlar- kendilerine öğretilen birkaç ideolojik kavramı, demokratik özgürlük salatasıyla karıştırıp servis eder, zoka yutmaya müsait gariban, idealist memleket gençlerini peşine takıp getirir askerin veya polisin önüne atar. Eğer şartlar ağırlaşır ve başları derde girecekse bakarsın onlar hemen sıvışıp gitmiştir. (Ara not: Solcular da sağcılar da aynı taktiklerle yıllar yılı meydanlara sürüklendiler. 12 Eylül darbesiyle anladık ki, o gençleri meydana dökenler ‘Amerikan çocukları’ymış!)

Polis de o gariban öğrencileri avlamaya başlar. Delikanlı ne olduğunu bilmeden, kendisini yerde veya copların altında bulur.

Maksat hâsıl olmuştur. Çünkü o öğrenci, artık her çağırıldığında polisten hıncını almak için olaylara katılmaya hazır hale getirilmiştir.

Bu anlattıklarıma 1970-1980 yılları arasında okumuş her üniversiteli tanıktır!

***

Sizi temin ederim bu talebe hareketlerinin çok azı yerli ihtiyaçlardan -(Otobüs biletine yapılan zamma gösterilen problem gibi)- kaynaklanıyor. Eskiden, bu ülke ne zaman ileri hamle yapmışsa veya milletin çıkarı doğrultusunda hareket eden bir hükümet kurulmuşsa, hemen askerler harekete geçirilir ve darbe yaptırılırdı. Veya darbe tehdidi ile o hükümet değiştirilirdi. Eğer bu yapılmamışsa bu kere öğrenci hareketleri başlatılır, yaratılan anarşi ortamında o hükümet çekilmek zorunda bırakılırdı.

Bu son 8 yılda -İsrailli dostlarımız(!) da dâhil- asker defalarca göreve çağırıldı. Bir bir darbe planı yapıldı. O olmadı Yargı hükümete musallat edildi. O da olmadı cumhuriyet mitingleri adı altında halk birbirine düşürülmek istendi. O da tutmayınca yine en eski taktiğe döndüler. Öğrenci hareketleri! (İkinci ara not: Türkiye, Wikileaks ifşaatları sayesinde bir kere daha İsrail’in zorunlu dostu kalmaya mecbur edildiğine göre yakında bu tür olaylar bitebilir sanırım)

***

Birazcık hafızası bulunan ve yaşı 45’in üzerinde olan herkes bunu bilir ve hatırlar.

Bu ne zamandan beri böyle biliyor musunuz?

1901’den beri!

Filistin’de bir Yahudi devleti kurmayı kafasına koymuş Teodor Herlz, sayısız girişimlerden sonra 17 Mayıs 1901 yılında II. Abdülhamid ile görüşmeyi başarır. Toplantıda, Herlz, Abdülhamid’e, Osmanlının borçlarının çokluğundan ve bunları ödeyemediği takdirde, tahtının tehlikeye gireceğinden dem vurur. Ve ardından dünya Yahudi cemaati olarak -Osmanlının Yahudilere yaptığı iyilikler için- yardım etmeye hazır olduklarını söyler. Bu toplantıda, iki taraf da birbirine iltifat eder fakat Abdülhamit onun gerçek niyetini anlamıştır. Görüşme biter.

Herlz daha sonra mektuplar yazarak asıl maksadını bildirir ve Filistin topraklarının Yahudi yerleşimine açılmasını ister. Yahudilere verilecek küçük bir arazi karşılığında tüm Osmanlı borçlarının ödenmesini, Avrupa’da Osmanlı aleyhine neşriyat yapan gazetelerin susturulmasını, Ermeni hareketinin pasifize edilmesini ve Ermeni militanların durdurulmasını ve ayrıca padişaha 20 milyon altın verilmesini teklif eder.

Abdülhamid, son kararını, yani o toprakların asla Yahudi yerleşimine açılamayacağını İstanbul’daki Avusturya Macaristan sefiri –ki Abdülhamid ile şahsi dostluğu da vardır- Newlinski vasıtasıyla bildirdikten sonra başta Herlz olmak üzere tüm Siyonist Yahudiler, anlarlar ki Abdülhamid tahtta kaldıkça amaçlarına ulaşamayacaklar. Onu devirmeye karar verirler. Artık Sultan Abdülhamid ile Yahudilik arasında ipler kopmuştur. Herlz tarafından, pazifize edileceği garantisi verilen Ermeni hareketi adeta zıvanadan çıkmıştır.

Tüm Batı ve Osmanlı medyası bir ağızdan Abdülhamid’e saldırmaya başlamış, Osmanlı sarayı ve sultan, dünyadaki tüm kötülüklerin sebebi gösterilmeye başlanır.

Jöntürkler azmış, öğrenci –askeri öğrenciler dâhil- hareketleri başlamış, Selanik dönmeleri hürriyet, müsavat gibi masum bir takım talepler ileri sürerek güya insani ve özgürlükçü hareketler başlatmışlar, masonlar harıl harıl çalışmaya başlamış, Makedonya’daki azınlıklar -Müslümanlar da dahil- bugünkü Kürtlerimiz gibi ayrılıkçı hareketlere girişmiş, ‘hürriyet kahramanlarımız’ (!) dağlara çıkmaya başlamıştır…

Size masal anlatmıyorum. Bu anlattıklarım 1901 ve 1908 yılları arasında birebir yaşadığımız ve sonunda büyük bir inkılâp yaptığımızı sanarak II. Meşrutiyet ilan ettiğimiz ve üç soysuzun elinden sunulan berat ile Abdülhamid’i tahttan indirdiğimiz vakalardan söz ediyorum.

Açın o dönemin gazetelerini! Göreceksiniz ki bütün o soysuzluklar ve arbedeler şerefli Türk basını tarafından alkışlanmıştır.

Evet sonunda Meşrutiyet ilan edilmiş. Selanik dönmelerinin ağırlıkta olduğu İttihat Ve Terakki partisi iktidar olmuş, onlar da Batılı efendilerinin talep ettiği minval üzere koca imparatorluğu batının çıkarlarına peşkeş çekmişlerdir. II. Meşrutiyetin ilanından hemen sonra Filistin toprakları Yahudi yerleşimine açılmış ve o topraklar tedhiş ve terör ile yaşanmaz hale getirilerek yerli halkın canını kurtarmak için kaçıp boşalttığı araziler yok paralara  Yahudiler tarafından satın alınmıştır…

***

Bütün bu tarihi hadiseleri bilen, ardından Türkiye’yi kanlı bir kaosun içine sürüklemiş olan sağ sol çatışmalarını yaşamış ve sonra ‘üç beş çapulcu’ diye küçümsenip sonradan dev bir ayrılıkçı harekete dönüştürülmüş PKK örgütünün de önce talebe hareketleriyle başlatıldığını bilen biri olarak diyorum ki, o öğrenciler masum değildir!

Efendim, 19 yaşındaki 7 aylık hamile bir kız öğrenci, çocuğunu düşürmüş de bilmem ne!. Ne iyi var o kızcağızın orada? Bir anne olarak öncelikle çocuğuna karşı sorumluluk duyması gerekmez mi? Yok hayır! Kılıçdaroğlu efendiyi memnun edecek ya!

Ha inanın o öğrencilerin CHP için orada olduklarına yani CHP hesabına AKP’yi protesto etmek için oraya geldiklerine inansam vallahi gam yemeyeceğim. Tabii ki o öğrencilerin çoğu belki de gerçekten hükümeti protesto için gelmiştir oraya? Ama kim diyebilir ki, bir örgütlenme bir sevk ve idare olmadan o kadar öğrenci bir araya gelir! Kimse beni inandıramaz. Biliyorum, yatağından zorla kaldırılıp yazı yazmaya veya çatışmaya götürülen öğrencilerin, kimler tarafından nasıl maniple edildiğini…

“Anladınız mı PKK’nın Patronu kimmiş!” diye bir yazı yazmıştım, Mavi Marmara baskını ve eş zamanlı gerçekleştirilen Deniz Üssü baskınının ardından.

Size yukarıda imparatorluğumuzun kimlerin tezgâhları ve desiseleriyle nasıl yıktırıldığını anlattım. Birazcık izanı olan anlar. Hiçbir şey anlamıyorsanız, malum medyaya bakın o zaman anlarsınız ipler kimin elinde ve bu talebeleri demokratik haklar adı altında kim faşist emellerine alet ediyor?

Tuhaf olan ise hükümetin tuzak olduğunu bile bile –ki başbakan bunu söylüyor- kendisini bu berbat hale düşürmüş olmasıdır! Bunu anlayamıyorum.

Ve dahi böyle gergin ve tartışmalı bir ortamda -arı deliğine çomak sokmak gibi bir şey- gidip SBF’de konferans verme fikrini sayın Kuzu’ya kim nasıl verdi onu da anlamıyorum. Fakat herhalde bir bakan ancak bu kadar madara edilebilirdi!

Demek basiretsizlik böyle bir şey… Yahut da iktidar! O makamların insanı kör ettiğini biliyorum ama bu kadarı da fazla!

Yazık ki tarih tekerrür ediyor ve hep tekerrür edebiliyor.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir