Oruç ve Çağımız İnsanı – 2

Beşincisi; Oruç insanı insanlıktan çıkaran, iradesiz ve aciz duruma düşüren enfüsi ve afaki (nesnel ve sübjektif) tutkulardan, bağımlılıklardan kurtarır. İnsanın sınırlayamadığı açlıkların, reel değil sanal olduğunu hissettirir.

Yapamama, edememe, kurtulamama…  gibi sabit sanılan zaafların vehim olduğunu insana isbat eder. Sanal açlığı yok ederek, insanı öznel bir tokluğa kavuşturur.

Yunus’un “Ne varlığa övünürüm / Ne yokluğa yerinirim / Aşkın ile avunurum /Bana seni gerek seni” diye tanımladığı tokluğa, doygunluğa kavuşur.

İnsana, iç dünyasını yeniden reorganize etme imkanı sağlar, fırsatı verir. Kişiyi, bu sanal zaaf ve bağımlılıklara karşı, bağımsızlık savaşı başlatacak güçle donatır.

Yusuf İslam (Cat Stevens) ile yapılmış bir röportaj okumuştum vaktiyle. Ona sigarayı nasıl bıraktığı bunun zor olup olmadığı soruluyordu. Yusuf, zor olmadığını belirtiyor ve ekliyordu:

“İnanan insanın, ben şunu bırakamıyorum, şunu yapamıyorum demesini anlayamıyorum. Allah’a inanan bir insanın, bırakmak isteyip de sigarayı bırakamaması bana inanılır gibi gelmiyor. Oruç tutan bir insanın böyle bir şey söylemesi zor”

İşte Yusuf İslam’ın kastettiği, orucun bu misyonudur.

Altıncısı; Oruç ahlakı güzelleştirir ve insana mahiyetini kavratır.

Çünkü insan gaflet sebebiyle -gaflet dahi bir tür nimettir- mahiyetindeki zaafları, kusurları ve eksiklikleri görmez. Dünyevi çevrenin ve küresel hayatın göreceli (izafi) devamlılığına aldanarak, kendisinde de bir tür‘süreklilik, ebedilik’ vehmeder. Öleceğini düşünmez…

Mesela, dört duvarı aynalarla kaplı daracık bir odada bir mum yaksanız, aynaların iç içe yansımasından dolayı o daracık mekan sonsuzluk vehmi uyandırır. Yüz milyarlarca muma sahip olursunuz.

Oysa aynalardaki o sonsuz mumların varlığı, sizin elinizdeki o küçücük mumun hayatiyetine bağlıdır. Bir üfürmekle o sonsuz mumların tamamını söndürebilirsiniz…

Aynı onun gibi, geçmişin hatıraları, geleceğe dair ümitler ve beklentiler, günlük hayatın tazeliği, insana, yaşadığın hayatın sonsuz olduğu vehmini ilham eder. Her sabah kalkıp da dünyayı yeni bir başlangıç içinde bulan insan, kendisinin de sonsuza kadar yaşayacağını düşünür. En azından öleceğini hatırına getirmez.

Çabuk bozulur, dağılır bir et ve kemik yığını olduğunu unutur, ölümsüzlüğe yatar. Dört elle dünyaya ve ona ait geçici lezzetlere sarılır. Allah’ı, ahireti ve hesap gününü unutur. Kendi heva ve hevesini Rab haline getirir. Nitekim Cenab-ı Hak, inananlara “Şu, hevasın Rab edineni gördünüz mü?”  (Furkan, 43) cdiyerek buna dikkat çeker.

O durumdaki insana, Cenab-ı hak, bir şeytanı musallat eder ve o Şeytan vasıtasıyla o insana bütün batıl ve sefih amellerini süsler. Ona isabetli işler yaptığını vehmettirir ve sonunda onu körlüğe mahkum eder. O artık insaniyetten çıkmış, erdemlerini yitirmiş, adi ve bayağı zevklerle mutmain, kendisini ölümsüz sanan bir ‘mahluk” haline gelir…

Oysa bilmez ki o reel dünyanın da zihinsel dünyanın da temeli ve teminatı kendi hayatıdır. Öldüğü zaman, o taze dünyanın ona hiç bir şey katmadığını görecektir. Veya bir musibet bir bela ile başını o daracık odanın duvarına çarparak aynalardan birini kırınca daracık bir mekân içinde sıkışıp kaldığını görecektir.

İşte oruç, bu bilincin oluşmasında en ciddi görevi üstlenmiş Rabbanî bir sırdır. Kişi bu sırla meşakkatin de rahatlığın da, açılığın da tokluğun da bir sonu bulunduğunu ihtar eder. Kişiyi kendi akibeti ve hayatı üzerinde düşünmeye sevk eder.

Sonunda o bu teemmül ve tefekkür ile hayvaniyetten kurtulup insaniyet-i kübra olan İslamiyete yükselir.

Yedincisi; Oruç, aynı zamanda bir şarj ve deşarjdır. Ramazan ayı ise informasyon ve desinformasyon zamanı…

Kur’an-ı Hakim, bu ayda inmiştir. Ramazan Ayı, ilahi kitapta, “içinde Kur’an’ın indirildiği ay” olarak yad edilir. Onun içinde gizlenmiş Kadir Gecesi, insanın yeniden inşa edildiği bir gecedir adeta…

Kadir Suresi’nin sırrını iyi kavramak gerekir:

“Biz onu (Kur’an’ı), Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sana haber veren oldu mu?  Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır. Zira o gece, her birisi, kendisine tevdi edilmiş işleri görmek amacıyla melekler ve Ruh (cebrail), Rablerinin izniyle yere inerler. O gece esenlik ve barıştır, o gece güvenliktir. Ve fecre kadar devam eder”

Böyle tanımlıyor Cenab-ı Hak, Kadir gecesindeki şöleni. O ne muhteşem bir şölendir ki o şölene katılanlar ve onun engin feyzinden istifade edenler, 83 yıllık bir müsbet enerji stoku yapmış olurlar.

Adeta, kirlenmiş, virüs kapmış ve artık bozulmaya yüz tutmuş databeyzlerini yeniden tanzim etmiş olurlar. İnsanı, ölüm anında aşağıların aşağısına çekecek ağırlıklardan kurtulurlar.

Ve o gece galaksiler arası öyle bir med oluşur ki, serendip adasının dibinde, suya atılan küçük bir çakıl parçasının çıkardığı ses, yıldızlı semamızın nihayet sınırında duyulur…

Ramazan ayı nirvanaya erme zamanıdır aynı zamanda. Sonsuzluğun ruhuna temas etme zamanıdır. Yunup arınma zamanıdır. Şeytanların bağlandığı, müsbet enerjinin bütün kainatı bir baştan bir başa kuşattığı bir aydır.

Kur’an o gecede inmiştir. O gece, Alim ve Hakim’in katından getirilecek masajın bulanmadan, karışmadan ve karıştırılmadan muhatabına ulaştırılması için en müsait zamandır. Emin ve eminiyetli zamandır. Kadir gecesi ise onun sadefi!

O gece kendisindekini ana nüsha ile karşılaştırır. Tashihlerini yapar, eksiklerini ikmal, fazlalıklarını atar. Yanlış bilgelerden kurtulur, taze yeni bilgilerle donanır.

Evet, ramazan ilahi feyizlerin insana en rahat olaşabildiği bir mevsimdir. Mide hareketlerinin kalp ve beyin üzerindeki baskılarını en aza indirerek, adeta bir ilahi rektefiyeden geçirilmemizi sağlar.

Bildiğiniz gib insan kalbi ve beyni sürekli elektirik ve dalga üretir. Beyin sair zamanlarda ürettiği enerjinin büyük bir kısmını sindirim sisteminin otomatik kasılma hareketlerini tanzime sarfettiği için, bir üst sboyut için ekstra enerji üretemez.

İşte bu mevsim, beyne ve kalbe bir üst çalışma yapabilme imkanının verildiği dönemdir. Nice diri yaratılmış kalpler var ki, bir üst boyut çalışması yapmadıkları için, zamanla üzerlerine bir kılıf geçirilir ve Rahmani zikri alamazlar, Iman nuruyla yıkanmaları mümkün olmaz (Kella bel rane ala kulubihim). Kur’an’ın tabiriyle “ölü kalpler haline gelirler”

Oruç bu çaresizliğe düşen kula, kendisini yeniden gözden geçirme imkanı tanır.

Sekizincisi; Oruç insanı, iktisatlı ve kanaat sahibi olmaya alıştırır. Kanaat ise insanı sefahate düşmekten alıkoyar.

Malum, insanı sefahete sevk eden şeylerin başında sıkıntı gelir. Çağımızda sıkıntıyı besleyen kaynaklar ise ya inanç temellidir ya ekonomi.

Bugün ailelerin dağılmasında, çocukların sokağa atılmasında en büyük amil geçim derdidir.  Insanlar nefislerini ve arzularını dizginliyemedikleri için -Aslında bu tüketim ve reklamlar çağında nefsi dizginlemek her kişinin harcı değil ya!- taleplerini de dizginliyemiyorlar. O zaman da gelirler giderleri karşılayama yetmiyor.

Geçim sıkıntısına düşen insan gayrı meşru yollara başvurarak, gelirini arttırmaya yönelir.

Bu bir fasid döngüdür artık. Gayr-ı meşru yollara daldıkça sıkıntı artar, sıkıntı arttıkça sefahete dalma arzusu çoğalır. Sefahete daldıkça da kendisini toparlama imkanı kalmaz. Böylece sıkıntı sefaheti, sefahet sıkıntıyı üreterek birbirilerini çoğaltarak devam ederler…

İşte oruç, bu insanlar için de yeni bir başlangıç yapma fırsatı verir. Durup düşünmesini sağlar.

Dokuzuncusu; Oruç bir Rahmani cheek-up’tır. Beş duyumuzun klinik ve psikolojik bir testten geçirilmesidir. Zira oruç, kaba bir açlık ve susuzluktan ibaret bir ameliye değildir.

Dil, göz, kulak… bedenimizin bu zahiri pencerelerinin batıni boyut kazanmalarını sağlar. Rüyada gören göz, tutan el, yürüyen ayak, konuşan dil devreye girer.

Bilindiği gibi Kalp ayrı şeydir gönül ayrı şeydir. Basar ayrı şeydir, basiret ayrı şeydir. Beyin ayrı şeydir hafıza ayrı şeydir. Dil ayrı şeydir lisan ayrı şeydir.

Bütün bunlar gösteriyor ki, “Süleyman var süleyman’dan içeru”. İşte oruç, içteki “Süleyman”ın farkına varmaktır.

Çünkü “Basar masnuatı görüp de bairet Sanii görmezse pek garip ve çok çirkin düşer”  Işte oruç, o içteki Süleyman’a ulaşmanın, O’nun kulağıyla duymanın, O’nun güzüyle bakmanın onun diliyle tutmanın vesilesidir.

O ne muazzam sırdır ki, Cenab-ı Hak:

“Küllü ameli’bni Adem’e lehu illa siyam fe innehu li ve ene ecri bihi” (Adem oğlullarının yaptığı her iş kendisi içindir. yalnızca Oruç benim için. Onun ecrini de ben vereceğim…) buyurmuş…

Yazık ki çağımız insanı bu nimetlerin farkında değil. Farkına varmak için de kendine zaman ayırmıyor. O kadar meşgul ki, dünya o kadar onu oyalıyor ki, bir dakik ağabeyle ruhu il ebedeninin buluşmasına fırsat tanımıyor.

Bizim gibilerin hali ise raylar üzerinde durmuş, elindeki beyaz mendil çılgınca sallayıp gelmekte olan treni, az ilerideki uçuruma varmadan durdurmaya çalışan meczubun benziyoruz. Siz “durun, gittiğiniz yolun az ilerisi uçurum, haberiniz yok” diye el kol hareketleri yapıyorsunuz ama o gürültüde anlaşılmıyor.

Trenin penceresinden sizi izleyen ve birkaç yüz metre -veya adım- sonra o dehşetli gerçek ile karşılaşacak olan yolcular ise halinize bakıp eğleniyor!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir