Rabbin Evinin Hizmetlileri!

En son olarak Hz. Peygamber(asv)i doğru anlamakla ilgili bir yazı yazmıştım.

Sonra da sevgili dostlarım Nihat Abalıoğlu, Said Özadalı ve aziz kardeşim Bilal Şenel’in müşterek tertip ettikleri bir umre programına katılmak üzere kutsal topraklara geldim. Bir haftadır buralardayım şükür. Siz okuyucularımı ihmal ettim. İnşallah telafi ederiz…

Buralar hakikaten güzel ve bereketli. Fakat yazık ki insan, memleket meseleleri, yürek yangınları, iç sancılarıyla, yani dünyevi telaşlarıyla gelmişse bu mekanların feyzini yeterince hissedemiyor…

Esasında galiba biraz da bizim kabiliyet ve imkânlarımız dumura uğramış, feyz kanallarımız tıkanmış. Nefsin taleplerini kolaylaştıracak imkânlar çoğaldıkça, şartlar ‘lüb’ aleyhine inkişaf ediyor  ve insan ya o ibadetlerden manevi haz alamıyor ya da bu işin zaten böyle bir şey olduğunu sanıyor…

Önceki gelişlerimde çok ağlayan insanlar görürdüm, Kâbe etrafında. Hele ilk karşılaşanların büyük bir kısmı hüngür hüngür ağlardı. Artık az. Veya benim dikkatimi çekmiyor. Sadece bizimkilerde değil tüm Müslümanlarda. Eskiden ziyaretçiler en çok, Kâbe ile karşılaşınca ne tür haller yaşandığını sorarlardı. Şimdilerde ise en çok, “ben hangi sözü söyler yahut hangi duayı edersem arzularım şıppadanak yerine gelir” diye soruyorlar… Artık süreçler değil neticeler ilgilendiriyor insanlarımızı. Ekseriyet, bedel ödemeden netice alma peşinde…

Herkesin elinde son model telefon cihazları, kameralar ve fotoğraf makinaları. İnsanlar, sürekli bulundukları o mekânları kaydetmeye, fotoğraflarını kendi yanlarına almaya gayret ediyorlar. Kimsenin aklına gelmiyor o mekânların içinde kaybolmak! Onların tasvirlerini yanına almak yerine kendisi o manaların bir parçası olsa belki o fotoğrafları çekmeye ihtiyacı da kalmayacak!

Eskiden kınardım insanları neden böyle yapıyorlar diye. Şimdi anladım, kınamıyorum artık. Çünkü artık Müslümanın yaşam tarzı, o feyzleri almaya,  bu mekânlardan yayılan manevi şuaları kapmaya, onların, insanı içten içe aydınlatan nurlarına karşı varlığını bir ayna gibi tutup aydınlatmaya istidatlarını kaybetmişler.

Bilirsiniz, uzay karanlık görünür. Ama öyle değildir. Siz hele bir varlık gösterin. Bir yıldıza mukabil gelecek bir cesamete ulaşın. Bakın nasıl da bir Şems çıkıp sizi aydınlatıvermiş.

Bizde, şu mekânlardan yayılan maneviyatları alıp yansıtacak bir istidat kalmamış ki o feyzler, şualar, lemalar, reşhalar bizim yüreğimize çarparak bir aydınlığa, parıltıya neden olsun da yüreğimizde bir sünuhat oluşsun… Daha biz emir altında hareket etmeyi bile bilmezken, bir de neler istiyoruz, neler…

Eskiden bu kadar imkân yoktu. Dünyanın şurasından burasından kalkıp bu topraklara yönelen insanlar yol boyunca, açlıkla, eşkıyalıkla, can korkusuyla, sıkıntıyla, susuzlukla mücadele ede ede bu mekânlara ya ulaşır ya ulaşmazlardı. Ulaşıncaya kadar da vücutlarındaki tüm hayvani birikintilerden ve tortulardan kurtulmuş olur, adeta maddi manevi bir detoks yapmış olarak bu mekânlara ulaşırlardı. Yol boyunca, yegâne kudretin Allah olduğuna, ancak O’na itimat etmek gerektiğine kalbi kanaat etmiş olarak buralara ulaşırdı. Böyle olunca da tabii, şu mekânlardan yayılan feyiz ve bereketleri hemen kapar, bütün varlıklarıyla ve derinliğiyle hisseder, yaşar, adeta manevi bir haz travmasına yakalanırlardı. Aylarca, belki yıllarca o istiğrak hali devam ederdi.

ŞİMDİLERDE İMKAN O KADAR ARTMIŞ Kİ…

Fakat şimdilerde imkânlar o kadar artmış ki, kabiliyeti olan da olmayanda, hak kazanmış olan da olmayan da hiçbir zorluktan geçmeden gelip buralara ulaşıyor ve rahat içinde yaşayarak, hatta bazıları için şahsi hayatında hiç de yemediği yemekleri/meyveleri  yiyerek, hazları tadarak ve bir hafta içinde biraz kilo da alarak şu ibadetleri yapmaya kalkışıyor. Değil bedenindeki kirlerden, tortulardan,  ağırlıklardan kurtulmak; hatta yeni, alışık olmadığı gıdaları bol bol tüketerek bedenine yeni yükler bindiriyor, mevcut olan manevi gözeneklerini de kapatıyor… En ufak bir sıkıntı ile karşılaşınca da hemen şikayet ediyor.

“Elhamdülillah şu mekânlara geldim, buralara gelmek, bir nasip işidir, Rabbim bizim de gelmemizi lütfetti” demiyor, şikâyet ediyor. Tabii genel anlamda söylüyorum kafilemizi kast ederek değil. Üstelik de yaklaşık her beş on kişiye düşecek yardımcılar verilmiş. Nerede ise insanları sırtlarında taşıyacaklar. Canlarını dişlerine takarak, birlikte getirdikleri insanlara bu mekânları sevdirmeye, ibadetlerini rahatlıkla yapsınlar diye kusursuz hizmet etmeye çalışıyorlar…

Bizim kafilede üç kızımız vardı, Setenay, Vildan, Emine…  Adeta, kendilerini helak edercesine hizmete koşturuyorlar. Belki ilk etapta amaçları müşteri memnuniyetini uluşturmaktır ama verdikleri hizmetler o amaçların çok üstünde.

Yıllardır sık sık misafir olarak geliyorum. Hep olaylardan ve hadiselerden söz ettik. Bu kere de Haremeyn’de insanlara hizmet eden şu insancıklardan söz etmek istiyorum. Esasında ençok onlardan söz etmek gerekiyor. Çünkü şu mekânlarda hizmet etmek herkesin harcı değil. Bir kere layık olmak lazım!. İkincisi de hanenin sahiplerinin tasdikini ve onayını almış olmak gerekir. Seni kendilerinden bilmeseler, evlerinde hizmet görmene müsaade ederler mi?

Meddine’de bir Hüseyinimiz var. Soyadı gibi hiçbir sıkıntıdan yılmıyor. Bir ayaküstünde yüz şey isteseniz, birine hayır demiyor. Sedat ve Sabri kardeşler, her seferinde yaşanan hadiseleri, kendileri de ordaymış gibi anlatıyorlar. Başlarında Selim Hocaoğlu var. Ziyaretçilerin bir dediğini iki etmemek için canla başla koşturuyorlar.

Ben kolay kolay anlatılardan etkilenmem. Ama Sedat’ın Uhud’u ve gazvesini anlatışı karşısında ağladım… Sabri Bey adeta atom karınca nerede güzel ve sakin bir seda ile mekan anlatımı duyarsanız, biliniz ki Sabri kardeş oradadır.

Mekke Halid‘den sorulur.  Orada adeta herkesin eli kolu gibidir. Hele bir İbrahimimz var ki.. Kırık ayaklarını sürüye sürüye hizmet ediyor…

Ne mutlu şu insanlara! Belki tur sahipleri, ticaret yapıyorlar diye düşünebilirsiniz ama ben işe, ‘nasip’ ve liyakat olarak bakıyorum. Onlar da kendilerini hizmetli addediyorlar aslında. Resulullahın evinde, Rabbin Evinde (Beytullah), ziyaretçilere hizmet etme şerefi bir nasip işi değil de nedir. Düşünün siz, Resulün dergâhına gitmişsiniz. Milyonlarca misafir var ve hepsi bir hizmet bekliyor. Siz orada o insanlara hizmet etmeye layık görülmüşsünüz. Ne muazzam bir iltifat!

Eve sık sık gençler gelir. Kız erkek. Ben onların içinden minnetsiz olanlarına bazen “sen kalk yengene yardım et” derim. Müthiş sevinirler. O gençlere onu hatırlattım. “Sizi tebrik ediyorum. Yaban yurtlardan geldiniz amma Resulluh’, sizi kendi misafirlerine hizmet etmeye layık görmüş!”

Bir düşünsenize bu işleri! Bir ötesine geçelim de bakalım. Kâbe’desiniz. Beytullah! Oradaki herkes misafiri… Ve O, misafirlerine verilecek hizmeti size yüklemiş… Ne büyük şeref… Bu tür hizmetleri gören herkese minnetle muhabbetlerimi bildirmek isterim… Mısır’ı alıp da kendine Mekke ve Medine hakimi dendiğinde ayağa kalkıp “Hayır ben Mekke ve Medine’nin hakimi değil hadimiyim (hizmetkarıyım) demesi ondandır.  Bugün Suud krallarının hutbelerde kendileri ‘hadimül haremeyn’ diye andırmaları da öndandır…

VE KUREYŞİİN HİZMETİ…

O gençleri düşünürken, zihnim otomatik olarak asırlardır bu topraklarda hac ve umrecilere hizmet veren Kureyş geldi. Kutsalı korumada ve hizmet etmede en az beni İsrail kadar mahirdirler. Hatta daha fazla. Kâbe’ye hizmetkarlık onlar için şereflerin en büyüğü. Bu, onların kanına sinmiş. Ne muzzam bir şeref! Rabbin evinde, Resulün dergâhında, gelen ziyaretçileri memnun etmek için ellerinden geleni yapıyorlar… Ellerinden gelenin de ötesinde…

Bir iki gözlemime dayanarak, şunu itiraf etmeliyim ki biz bu insanları layıkıyla takdir etmiyoruz. Sadece kınıyoruz. Birkaç olay yaşadım. Kendi kendime dedim ki bu bizim ülkede olsaydı, onu linç ederdik. Ama bu insanlar sabırlı. Alışmışlar her türlü insana. Ve hale sabretmeyi… Çok özür dileyerek ve Rabbimden af umarak, diyeceğiyim ki bu ümmet hala İslamiyet’ini tamamlayamamış. İslamiyet insaniyet-i Kübra’dır. Biz daha normal insan olmaya bile varamamışız ki, nefsimizde İslamiyet-i kübrayı temsil edelim. Değil kübrayı yakalamak, insan olmaklığımız için bile çok çaba lazım.

Belki ilişkilerde ve davranışlarda bir düzelme var ama bu kere de maneviyatta eksilmeler oluyor.

KULELER VE SUUDİLER

Ben şu kuleleri diktiler diye Suudilere çok kızmıştım. Ama sonra dikkat ettim ki onlar ancak ihtiyaca cevap veriyorlar. Biz istemesek, onlar yapmayacak. Bilmiyorum Arabistan kralının soyu da Kureyşten mi geliyor. Öyle olması lazım. Değillerse bile hizmeti iyi öğrenmişler. Çünkü Mescid-i Nebiye ve Beytullaha gelen insanlara daha iyi hizmet verebilmek, onları rahatlatmak, ihtiyaçlarını daima ellerinin altında hazır tutmak için her türlü çabayı gösteriyorlar.  Her şeyi seferber etmişler. Büyük bir fedakârlıkla koşturuyorlar. Şimdi Kâbe’nin etrafını genişletiyorlar. Evet, zahmetli bir ortam. Evet, Osmanlı yapımı revakları da kaldırıyorlar ama başka çare yok. Bugün bunu yapmazlarsa birkaç yıl sonra herkes sıkıntı çekecek. Müslümanlar artık avlulara ve mekânlara sığmıyorlar çok şükür. İnşallah bir gün bilinç de oluşur.

Müthiş bir süratle işler sürüyor. Buna rağmen hizmetlerde hiçbir aksama yok. Allah razı olsun.. şu insanlardan… Çünkü yapılanlar sadece ün ve şan için yapılacak şeyler değil!

Her yer pırıl pırıl Medine’de ve Kâbe etrafında. Eskiden tuvaletlere giremezdiniz. Yatacak yer bulamazdınız. (Gerçi ülkenin geneli hala öyle toplumda temizlik yeteneği gelişmemiş. Mekke Medine arası yollardaki umumi tuvaletler hala sıkıntılı) Bir şilte buldunuz mu nurun ala nur. Ama şimdilerde milletin rahatı için her şey hazırlanmış. Biz de doymak bilmiyoruz. İstedikçe istiyor, yedikçe semiriyor, rahatladıkça, rahatlıyor ve gelip buralarda ayıklanıp temizlenmek manen yunmak yerine adeta tefsizimize yeni tatlar kazandırarak gidiyoruz.

Evet, medeniyet imkânları artmış. Arabistan artık kendi sebze meyvesini de üretiyor. İmkânları bolca hizmete sunuyor.  Hiç kimsenin itirazına fırsat bırakmıyorlar. Nankörlük de yapmamak gerekir. İşlemler de artık hızlı. Alanlarda saatlerce bekletmiyorlar.

Elbette yabancı otellerin pıtrak gibi çoğalmış olmasını eleştiriyor olabilirsiniz ama bu pek haklı bir eleştiri olmaz. Çünkü Müslümanlar, o kalitede hizmet verebilecek markaları hala oluşturamamışlar. Eğer o tür markalar olsa eminim Kral Müslüman olan bir kaliteyi almayı tercih eder. Bu da hissediliyor zaten.

Geçmişte, özellikle Vahhabi yaklaşıma olan muhalefetimden dolayı Krallığı da çok eleştirdim. Ama sonradan fark ettim ki esas kusurlu bizleriz. Yani oraya gidenler! Biz buralara salt ibadet için gelmiyoruz ki. Seyahate geliyoruz. Rahat istiyoruz, lüks istiyoruz, rahat edecek mekân ve imkan istiyoruz. İstiyoruz ki, ezan okunur okunmaz yatağımızdan çıkalım ve gidip imamın arkasında yer tutalım. Yani kolaycılık. Onlar da bu arzuyu görmüşler ve Mescid-i Nebinin ve Kâbe’nin yanı başına o gökdelenleri koymuşlar. Arz talep meselesi yani…

 E yani rahat etmeyecek miyiz, ibadet etmeye gelmişsek?’ dediğinizi duyuyorum. Tabii ki zahmet çekmek maksat değil. Rahat etmek de maksadın dışında değil. Akma bir şey insanı özden uzaklaştırıyorsa işte o sıkıntılıdır. Ben de ona işaret ediyorum…

Evet, raht ve lüks almış başını gidiyor. Ama kusur bunda Suudilerde değil, bizde. Lükse, rahata ve dünya hazlarına tapar bir vaziyet, seküler bir akıl ve sayısız ilahları içimizde barındırarak bu topraklara geliyoruz. “Lebbeyke la şerike leke lebbeyk” diyoruz ama kalplerimize içirilmiş “buzağı sevgisi” her hareketimizi etkiliyor. Bir türlü … -perestlikler’nden kurtulamıyoruz. Yüreğimizdeki şirkleri (yani bizi biz olmaktan alıkoyan her türlü hali= tiryakilikler, müptelalıklar, korkular, zanlar, sanrılar, vehimler, fobiler, hobiler, bizi aşan tutkular, sevgililer, bağlılıklar… vs) temizleyeceğimize yenilerini ekleyip, yüklenip gidiyoruz.  O yüzden de dualarımız kabul görmüyor… Umreden ve hacdan beklenen neticeler hâsıl olmuyor.

Her iki hizmeti görene de ‘tur’ dendiği için, zihnimizi turistik bir seyahatten kurtaramıyoruz. Mekânlarımızın illa da beş yıldızlı olmasını istiyor, rahat uyuyup yan gelip yatarak ilahi tecellilere mazhar olmayı umuyoruz.

Şunu itiraf edeyim ki bu tespitlerimin bir kısmını da kendi nefsim üzerinden yapıyorum. Bugüne kadar birçok kere bu topraklara geldim. İmkânlarım ne kadar çok ve rahatım ne kadar yerinde olmuşsa, feyz ve fuyuzat o kadar az olmuştur.

Oysa gelip buralarda kaybolmak gerekiyor. Kimsesiz ve rütbesiz olarak… Bir umanın bir damlası olmak, bir damla olduğu fikrini de bir yana bırakarak…

HAC VE UMRE YENİDEN YOLA KOYULMAKTIR

Asıl odur çünkü. Hac ve umre, bir hicrettir zira. Dünyanın ve şeytanın aldatmasıyla yoldan çıkmış, yol düşkünü olmuş nefsin yeniden yola koyulması, doğru yola vardırılması, maksadına yönlendirilmesidir… Bu dünya bir geçiş yeridir, kalıcı bir menzil değil çünkü.

Biz Allah’tan geldik yine O’na döneceğiz. İçimizde tükenmeyen hasret ve hicran, onun hatırasıdır. Asıl yurdumuz neresi ise yeniden oraya varıncaya kadar da bu bitmez.

Şöyle bir derin düşünün. Daha derin, daha derin. Yolculuğunuzun başlangıcını hatırlayın. Rab, bizden misak aldığını söylüyor. O misakı ne zaman verdiğimizi düşünün. Onu bulduğunuzda varacağınız yerin de ne olduğunu anlarsınız.

Biz ilmi ilahide saklı bir mahiyettik. “Kuntu Kenzen mahfiyya”da mahfi idik. O, var etmeyi sevdi ve var etti. Sonra o “Ceberût” menzilesinden çıkıp, Lâhut‘a geçtik. Takdirin tecelli ettiği makama… Sonra kanunlar yurduna girdik. Nâsut alemine… Bütün takdiratın kanunlardan ibaret olduğu döneme. Oradan da yine bir komut ile Melekût âlemine indirildik. Kalıplar, modeller ve ölçüler âlemi… Artık suretlerimiz olmasa da siretlerimiz teşekkül etmeye başlamıştı. Ve sonra bir komut daha verildi. Zerreler âlemi tüm imkânlarıyla seferber edilerek o kalıpçıkların, modellerin, ölçücüklerin içini doldurarak suretler ve şekillere büründük. Şimdi o mertebedeyiz. Şu âlem tüm zerrat ve varlığıyla mülk aleminin hallerinden ibarettir. Bu süreçlerin her biri, birer konaklama menzilesi gibidir.

Düşünün bir şehirden çıktınız ve uzak bir şehre gidiyorsunuz. Yol boyunca zaman zaman durup ihtiyaçlarınızı gidereceğiniz yerler vardır; mola yerleri. Oralar sabit yerleşkeler değildir. Herkes orada bir süreliğine durur. Aracına yakıt, bedenine gıda yükler, atıklarını bırakır, yeni hazırlıklar yaparak yeniden yola koyulur.

İşte Dünya hayatı da böyle bir menziledir. İnsan ise o yolcu. Bazen bir menzilden hoşlanır. Orada kalmak ister. Ama bu mümkün değil. Orada kalmanıza kimse müsaade etmez.  Önünde sonunda sizi kolunuzdan tuttukları gibi tekrar yolunuza koydururlar. Hac ve umre, insana o yolculuğu hatırlatan en güzel ibretlerdir. İnsanın tüm imkânlarını ikmal edip yepyeni bir vecd ve coşku ile yola koyulması…

Bence böyle anlamak gerekir hayatı ve şu ibadetleri. O zaman size sunulan hizmetten minnet duyarsınız. Bulduğunuza şükreder ve kalbinizi geride bıraktıklarımızla meşgul ettirmezsiniz.

Hz. Muahmmed (asv), insanlığa şu vazifesini hatırlatan son peygamberdir. Ondan sonra gelen ve onun vazifesini temsil eden âlimler ve mürşitler de onun adına hizmet görürler. Bize gidici ve geçici olduğumuzu hatırlatırlar. Esas olan Yol’dur ve yolda bulunmaktır. Menzile varıncaya kadar.

Siz varacağınız menzile bir iştiyak duyarsınız duymazsınız o size kalmış. Bir kısım insanımız, o menzillerin aşkıyla tutuşmuştur. Yaptığı her şeyi o aşk ile yapar. O yüzden de hiçbir sıkıntı, engel mani, onu rahatsız etmez. Dünya altında bomba olup patlasa kenara çekilip, “Rabbimin ne muazzam işleri var” der ve hayretle temaşa eder. Çünkü bütün tanrılardan, sanrılardan ve korkulardan kurtulmuştur. Şirkten temizlenmiştir. O yüzden de yolculuğun her mertebesinde rahattır, huzurludur.

Siz onlara ermiş diyorsunuz. O istidat sizde de var oysa. Siz de yol boyunca gördüklerinize kalbinizi takmasanız, “şunu da isterim, bunu da isterim” demeseniz, aynı huzur sizin de kalbinizde karar kılar ve Rabbin dostu sıfatına layık görülürsünüz… O zaman Muhammedî Nur ve mana sizde karar kılmış olur. Yani hakkıyla hac ve umre etmiş olursunuz.

DÜNYA BİR GEÇİŞ YERİDİR

Yolcu olan, her bulunduğu yeri, yalnızca geçip gidilecek bir menzil kabul eder. Ancak yol boyunca kendisine lazım olanı talep eder. Gerisi bir an önce menzile varmaktır ve o menzile vardığında lazım olacak şeyleri tedarik etmektir…

İşte insan, yola koyulduğu yeri tahattur ederse, işi kolaylaşır. Biz hangi menzileden çıktık. Rabbin ilminden. Yeniden oraya varıncaya kadar yüreğimizdeki şu heyecan ve helecan yok olmaz. Zaten o helecen ve heyecandan mahrum olan, daldan dökülür ve yol zayiatı olur, kader defterine öyle yazılır. Daldan dökülen meyve gibi… Belki şu dünya menzilesinden sonraki safhada diriltilmeye bile gerek görülmez. Dünya ve içindekilerle birlikte o da ifna edilir. Er olan maratonu bitirendir. Sona varandır.  Son nefeslerini verirken, yani şu dünya  adlı mola yerinden ayrılırken  Nebi Zişan:

-İla Refik-i A’lâ! (Ulu dosta!)

Allah hepimize, şu yolculuğu Hz. Muhammed Musatafa (asv)’nın rehberliğinde tamamlamayı nasip etsin. Bu da çok zor değil. Emir dairesinde hareket edilse (emredileni yapmak nehyedileni terk etmek) yeter de artar bile. Birilerinin dediği gibi uçmaya, yüce hisler duymaya, coşmaya kabiliyetimiz olmaya bilir. Bizim vazifemiz o değil ki. Biz emrolunanı yapmakla mükellefiz.

Evet, biz ilmi ilahiden geldik ve ilmi ilahiye doğru gidiyoruz. Yolda zayi olmamak için verilen talimatlara uymak yeter. Ben evliya olmakla emrolunmadım, itaat etmekle emrolundum. İbadetle emrolundum. Onu, istendiği gibi yaptıktan sonra bir de coş ve huruş istenmez. Esasında emir dairesinde hareket etmek yeter de artar bile. Ben de neden onlar gibi uçmuyorum, coşmuyorum, hissetmiyorum demeye gerek yok. Bunlar dahi zaman zaman şeytanın vesveselerindendir. Çünkü sana “Bak sen heyecan duymuyorsun. Namazı huşu ile kılmak gerekiyor, sen yapamıyorsun. Zaten senin buna kabiliyetin yok. Boş ver bırak bu işleri” dedirterek, seni yolundan alıkoyar.

Oysa insan ibadetle emrolunmuştur. Hayat sahasına onun için çıkarılmıştır. Dirilik ve ölüm onun için var edilmiştir…

Ben bir yolcuyum ve yolcu yolunda gerek. Yolda iseniz. Mesele bitmiştir. Hac ve umre işte tam da bunun için emredilmiş. Yoldan düşmüş olanları toplayıp yeniden yola koymak…

Allah yolculuğunuzu da valsınızı da mübarek kılsın… Evet, yeniden yola koyulma zamanıdır, kervan kalkıyor. Hafızın dediği gibi:

“Ceres feryâd mî dared ki ber-bendid mahmilhâ…”

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir