Sadece Ben ve Haber 7 mi İlkeli Olmak Zorunda?

Bu ülkede yaşamaktan, yazmaktan ve yazar olmaktan zaman zaman bıktığımı itiraf etmeliyim.

Yani bir insan genel yaklaşımın dışında hiç mi fikir serdedemez? Veya diyelim ki yazar fikrini serdetti de söz maksadını aştı, yazı yayından çekildi; yazar ilkesiz mi olur? Siz birçok kere bir tartışmada sözün maksadından çıktığını görüp özür dilemez misiniz, karşınızdaki insandan? Bu ilkesizlik mi olur? Hem ilkeli duruş bir tek bana ve Haber7’ye mi düşüyor? Herkes kendi sıratına baksın!

Ben hükümetin bir icraatını eleştirdim evet. Sözün maksadını aştığını varsayan yayın yönetmenim de yazıyı geri çekmiş. Ne var bunda?

Bir kaşık suda kıyamet koparıyorlar. Tabii benim facebook ve twitter taraklarında kumaşım olmadığı için koparılan fırtınadan da haberim olmadı. Eve gelip de maillerime bakınca anladım ki birileri benim üstümden demokratlık ve kahramanlık yapmak istemiş! Bu onursuzluğa(!) tepki vermem gerekiyormuş!

Evet, bu ülkede eleştiri ve muhalefet kültürünün gelişmediğinde hem fikiriz. Siyasetdaşlıkta “ya metbu bir taraftarsınız ya muhalifsiniz” yaklaşımı temel ilke olmuş. O yüzden de siyaset kültürümüz çağdaşlaşamıyor bir türlü. Ben de istemezdim, her eleştiri yazısının ‘huruç alessultan’ şeklinde algılanmasını ama algılanıyor işte. Bu, bu ülkenin kaderi!

İşin sinir bozan yanı, sanki  böyle bir hadise, Türkiye’de ilk defa oluyor ve bunu da sadece Haber7 yapıyor  da beni ilkeli ve demokrat davranmaya ve Haber7’ye haddini bildirmeye çağırıyorlar…

Breh breh breh! Dinime dahleyleyen bari müselman olsa!

Ben bu sütunda sayısız kere eleştiri yazıları yazdım, iktidara ve yönetime. Hiç de yayınlamazlık yapmadılar. Tabii ki herkesin kendi ilkeleri ve kuralları var ve bunu her yazar bilir ve ona uyar.

Ancak bu ülkede eleştirinin hiç sevilmediği de bir gerçektir. Çünkü İslam siyasi kültüründe eleştiri yok. Dolayısıyla birilerinin bir yanlışını eleştirdiğinizde düşman eddedilmeniz normal. Ben ise eleştiri hakkını  -tabii müspet olması şartıyla-   “şura”da fikrini söyleme çerçevesi içinde değerlendiriyorum.  İslam dünyası bu kültürü hiç tanıyamadı. Bugün de beceremiyoruz müspet eleştiriyi ve ondan ders çıkarmayı. Ya dost ya düşman tanımı hayatımızı kuşatmış. Elbette bundan benim de canım yanıyor. Ama gerçek bu!

Bendeniz çoğu kere, muhalif veya taraftar olmadan da sadece Mevlana’nın yüzyıllar öncesinde söylediği gibi hak ve hakikat adına, doğru ile yanlışın ötesindeki  “o yerde”  vicdanımla buluşur ve fikrimi söylerim. Bu, hale mutabık düşmeye bilir ama hakikaten düşmanlık etmem. Çünkü benim prensiplerim açısından insan sevdiğini ve iyi halde görmek istediği dostunu eleştirir. Hasmını değil!

Ben Şah Fırat Operasyonu konusunda eleştiri hakkımı kullanmışım. Yayınevi de yazdıklarımı kendi ilkeleri açısından aşırı bulmuş ve yayından çekmiş. Ne var bunda. Neymiş, benim gibi bir yazar nasıl buna tahammül edebilirmiş?

Size ne? Size mi düştü benim kalemimin tasası?

Sanki ben uzaydan gelmişim de Türkiye’deki yazar-çizerlikten habersizim. 30 yıldır yazıyorum. Hem de Medya masasının iki tarafında da oturmuş biri olarak… Kimseden yol ve yöntem almaya ihtiyacım yok. Sizin demokrat bildiğiniz ağababalarınızın ve abilerinizin de iç yüzünü iyi bilirim!

Hadi, her yazarın başında olan ama dile getiremediği durumu ben size açık açık söyleyeyim; Genel yayın yönetmenleri istedikleri zaman istedikleri yazıyı çıkarırlar, kırparlar, keserler. Bazen bu durum, taraflar arasındaki akdin bitirilmesine neden olabilir. Ama genelde böyle bir şey olmaz. Çünkü yazar, o mevkutenin ilkelerini gözetip fikirlerini o çerçevede aktarmayı zaten ta baştan kabul etmiş imzalamıştır. Bu ülkede kimse başına buyruk; patronunun çıkarlarından azade değildir.

Ben de aynı çerçevede yazan biriyim ve benim de bir genel yayın yönetmenim var ve o yayın yönetmeni sitesinin menfaatlerini gözetmek, ilkelerine riayet etmek ve yazarlarından da o çizgiyi muhafaza etmelerini isteme hakkına sahiptir. Bunu bilirim ve kabul ederim. Hatta benim açımdan genel yayın yönetmeni, “kafamın tasının attığı durumlarda kaleme aldığım yazılarım için” bir nevi sağduyumu temsil eder ve etmesini de ben ondan isterim!

O da gerçekten zaman zaman beni arar ve ona yüklediğim “sağduyum olma” işlevini yerine getirmek maksadıyla yazımla ilgili benimle konuşur ve ben de duruma göre ya yazımı elden geçiririm yahut da aynıyla korunmasını isterim. Ve nitekim okurlarım bilir, birçok yazım içindeki eleştirilere rağmen yayınlanmıştır.  Sırf bu yönümden dolayı beni takip edenlerim de vardır.

Şimdi ben bunu söyledim ya, durumları aslında benden daha vahim olan bir yığın yazar karınlarından konuşacaklar.  Vay sen kalemini mi satıyorsun, diyecekler! Sanki kendileri her akıllarına geleni geldiği gibi yazıyorlar…

İnanmayın. Pek çok yazar, zaten genel yayın yönetmenine iş bırakmayacak kadar oto sansür sahibidir. Bu memlekette bir tek yazar gösteremezsiniz ki yazdığı mevkutenin ilkelerine aykırı davranabilsin.

Mesela, benim hükümete yaptığım şu eleştirinin çeyreği nispetinde bir yazı, Zaman’da Fethullah Gülen için kaleme alınsın. Mümkün mü? Geçin onu, Fethullah Gülen’in kendisi ve cemaati için yaptığı öz eleştirilere dahi gazetede yer verilmediğini bilirim.

Aynı durum tüm gazeteler; istisnasız tüm gazeteler için geçerlidir. Bu noktada kimse kimseye laf edecek halde değil. Tencere dibin kara seninki benden kara misali!

Ama sizi temin ederim, şu gördüğünüz çoğu yazardan daha ilkeli olduğuma zamanlar tanıktır, halim tanıktır. Ben kimlerin nelerle beslendiğini bilirim. Ama bu sahada ilkesi yüzünden kenarda kalmış bin yığın yazar da bilirim. Onlar seksen kuşağının idealist gençleri. Vatan, millet, Sakarya dendiğinde onlar için akan sular durur. Ben de inşallah onlardan biriyim.

O zamanlar kırmızı çizgilerimiz vardı ve o çizgiler kendi aramızda bile savaş nedeniydi. Bugün dahi vatan millet dendiğinde o hissiyatımın kabardığını ve duygusal davranabildiğimi itiraf ediyorum. Vatanın ve toprağın bir karışı bile o gün olduğu gibi bugün de kutsal ve gerektiğinde savaşı bile göze aldıracak kadar değerli.  Tabii ki iktidarların görevi fertler gibi duygusal davranmak değil, savaşa girmeden o menfaatleri gözetebilmektir!

Şu son operasyon da dikkatle bakıldığında böyle bir tedbir. Hükümet kendince belayı def edecek bir tedbir aldı. Ama biz fertler, duruma aynı noktadan bakmak zorunda değiliz. Hükümetin görmediği taraflara da dikkat çekmek zorundaydık. Yazan sorumluluğuyla iktidar sorumluluğu birbirinden farklıdır! Hatta bazen dahildeki kuvvetli eleştiriler, hariçte hükümetlerin elini bile güçlendirir. Taviz vermemesini sağlar, o itiraz ve eleştirileri göstererek hakkını daha bir güçlü savunur!

Şah Fırat Operasyonu üzerine sıcağı sıcağına kaleme aldığım o yazımın yayınlanmasından bir iki saat sonra Bürokraside ve devletin üst kademelerinde bulunan iki dostum beni aradı ve “yazın, maksadı aşmış” dediler. Üzüldüm.  Çünkü ben millet adına haykırdığımı sanmıştım. Bu iki insan da aynı noktadan bakan ve çoğu kere iktidara eleştirel yaklaşımımı dahi destekleyen dostlarımdı. İkisi de aynı şeyi söyleyince, yazımı yeniden okuma ihtiyacı duydum. Baktım ki yazı kaldırılmış. “Madem bu kişilerce dahi eleştirim yanlış anlaşılmış, yazının kaldırılması isabet olmuş” dedim ve meseleyi kapattım.

Ama nedense bu, birilerinin derdi olmuş da haberim yokmuş!

Ben hükümetin Şah Fırat Operasyonunu eleştirirken, bize ait bir toprağın terk ediliyor olması hassasiyetiyle meseleye bakmıştım.  Ama bu iki arkadaş, konuya ‘belayı savmak’ , ‘yaklaşmakta olan fitneyi bertaraf etmek” noktasından bakıyorlardı -ki hükümetin yaklaşımı da aynı eksende idi!

Hükümet kendi açısından, yarın, bu milleti daha ağır sıkıntılara sürükleyecek bir işi bertaraf ettiğini var sayarak meseleyi bir başarı olarak –tabii konunun hakikaten başarı sayılacak bir yığın tarafı olduğunu sonra öğrendim- basına yansıttı. Ekranlarda boy gösteren bir yığın asker ve büyükelçi de sanki büyük bir askeri zafer kazanılmış edasıyla meseleyi aktarınca, bunun neresi zafer diye düşünmeden edemedim. Ama çıkıp deselerdi ki biz bir belayı savdık, ilk defa kimseye ihtiyaç duymayan bir yığın yeni uygulamaları sahneledik deselerdi hem bizim bakış açımız değişir, hem de millet alkışlardı. Hâlbuki işin görünen tarafı biz, içinde askerlerimizin de bulunduğu bize ait bir toprağı terk etmiştik. Buna zafer denemezdi. Yazımın ana eleştiri ekseni de buydu zaten!

Fakat iktidar aleyhine ittifak etmiş bir takım insanların bu meseleyi –yani yazımın yayından kaldırılması meselesini- kendilerine bayrak yaptıklarını görünce, doğrusu yazımın yayından kaldırılmasına hiç de bozulmadım!

Anlamıyorum,  bu ülkede, bir iktidarın yanlışını eleştirme hakkınız niye bu kadar kötüye kullanılır?  Yeri gelir insan babasını bile eleştirir. Bu ondan vazgeçmek anlamına mı gelir?

Evet, şu ülkede muhalefet kültürünün oturmamış olmasından bizarım. Neden taraftarlıklarımızı illa ‘biat kültürüne’ , eleştirimizi de illa muhalif olmaya bağlamak zorundayız? Üstelik dikkat edilirse bizim yönelttiğimiz eleştiriler yapısal muhalefet de değil, idealizasyon eleştirisidir.[1] Daha iyiyi neden yapmıyorsunuz eleştirisi! Dedim ya biz 80 kuşağının idealist gençleriydik! Yanlış yapan babamız da olsa hatasını söylemeyi hak bilirdik!

Tamam, bu hakkınız! Ya eğer eleştiri hakkınız fitneye vesile yapılmışsa! Tafraya ne gerek var. Ben en çok fitneden imtina ederim, korkarım. Gördüm ki yaptığım eleştiri maksadı aşmış ve birilerinin, fitne ateşini körüklemesine neden olmuş! Sosyal medyada kıyamet kopuyormuş hem de güya suret-i haktan görünerek.

Bana da “hala bir şey söylemeyecek misin” yollu mailler gelince bu izahı yapma gereği duydum!

Bana “susacak mısın?” diye sataşanlara sorarım, madem bu kadar hoşgörülüsünüz, eleştiri hakkına bu kadar saygılısınız neden kendi mecralarınızda size makul eleştiriler getiren Hüseyin Gülerce’ye kapıyı gösterdiniz? Ahmet Taşgetiren’in zarif ikazlarına dayanamadınız? Bana bunu izah edin, sonra gelin birlikte Haber7’yi eleştirelim!

Ben yıllardır, hükümete yakınlığı ile bilinen bu mecrada kendimi ifade edecek bir yol buluyorum ve gerektiğinde eleştirimi de yapıyorum. Bu yönüyle de onları yeterince özgürlükçü buluyorum merak etmeyin!

Son zamanlarda “gel bizde yaz” diyen birçok talep oldu. Meslektaşlarımla yaptığım görüşmelerden biliyorum ki hiç kimse yazarına tam bir özgürlük alanı vermiyor. Çünkü herkesin kendi kırmızı çizgileri var ve sizin onları ihlal etmenize müsaade etmiyorlar. Bu, dün de böyleydi bugün de böyle.

Ben kendi mecramdan memnunum ve bir yazara tanınacak en geniş özgürlük hakkına da sahibim. Ancak bu kadar olur. Emin olun hiç birinin diğerinden farkı yoktur özgürlükler açısından. Hele de beni eleştirenlerin mevkuteleri!

Bunun aksini söyleyecek bir babayiğit gösteremezsiniz. Gösterdiğiniz de zaten artık yazamayan bir gazetecidir ki geçmişin hatıralarıyla övünür!


[1]) İnşallah bir sonraki yazımda şu muhalefet kültürü meselesine daha geniş değineceğim. Bireysel hürriyetin esas olacağı mehdiyet çağına girerken hala Emevi geleneğindeki kutsanmış ululemr mantığıyla hareket etmenin, her eleştiriyi ‘bağy’ (kalkışma- isyan) saymanın histerisinden kurtulmamız gerekiyor.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir