Şii – Sünni Kavgası ve Ötesi!

Hasan ağabeyi kaybettik. Tanıdığım ender “yüreği ile dili bir olan” insanlardandı.

Babıali’de özellikle de bizim cenahta minnetle andığım çok az medya patronu oldu. Bunların biri Kemal Ilıcak’tı. Rahmetli ılıcak hakikaten çalışanlarına karşı cömertti. İmkânı olduğunda, çalışanlarından hiç esirgemezdi. Çalışanların hukuku hususunda Allah’tan korkardı.

Bizim tarafın patronları, genelde, “Allah ile ahbap oldukları için” bir gün hak hukuk terazisine çekileceklerini bilmez gibi davranırlar. Aşık Veysel’in Kızılırmak ağıtında, genç genç insanları alıp götürmesinden şikayet ederken “Gece yersin gündüz yersin/ Hakim benden sormaz dersin/ Kızılırmak Kızılırmak” dediği gibi bizimkiler de Allah benden sormaz der gibi patronluk yaptılar yıllarca. Şimdi hala öyle midir bilmiyorum. Ama ılıcak öyle değildi.

İkinci tanıdığım vefalı gazete Patronu Akit sahibi Mustafa Karahasanoğlu’dur. Karahasanoğlu, tamamen kenara atıldığım tüm zamanlarda bana elini uzatmış, kapısını her daim bize açık tutmuştur. Onu, Sevgili Başkanım Ali Müfit Gürtuna ile çalışırken tanıdım. Hiç kıvırmayan, menfaati için dil bükmeyen, minnet de etmeyen ama her çağrıldığında gelip doğru bildiğini söylemekten de sakınmayan bir insandı. Ben onun kadar sözü ve fiili bir medya patronu görmedim.

Hasan Karakaya kardeşimin onunla uzun süre çalışması ve ikisinin birbiriyle iyi geçinmesi bu yüzdendi. Allah rahmet eylesin.

İyi bir Müslümandı. Canı da Müslümanlarla beraberdi. Belki yol ve yöntemi eleştirilebilir ama bu neticeyi değiştirmez. Hasan Karakaya yüreğinde tüm Müslümanlara yer ayırabilmiş bir gazeteciydi. Gitti önce paklandı, yundu ve Rabbine öyle vardı. Hem de Medine’de. Cenazesini buraya getirmek, Cumhurbaşkanımızın vefasıdır ama keşke orda bırakılsaydı. Çünkü Medine kabristanı sena edilmiştir.

Onun kaybı, inşallah bu milletin önünde duran bir takım badirelerin kefareti olsun. Bu millet adına verilmiş bir kurban, bir sadaka… Çünkü bir mümin hele mücahit bir mümin öldüğünde yer gök ağlar… O, üzerine göklerin ve köklerin ağladığı cinsen bir erdi. O kadar büyük bir kalabalıkla uğurlanması, o kadar müminin helalliğini alması, hüsnü şehadetine mazhar olması her kese nasip olmaz. Bir gazetecinin bu kadar büyük bir cemaat tarafından uğurlanması dikkate değer bir hadise! İmrendim, gıpta ettim doğrusu. Darısı başıma demekten kendimi alamadım!

Öyle büyük bir katılımla ve helallik alarak gitmek her gazeteciye, özellikle de Türk gazetecilere nasip olacak şey değildir. O da gösterdi ki, Hasan Kardeş, “nebi” (Enba, haber demektir, nebi de haberci. O yüzden de hakiki manada yapılırsa iyi bir muhabir de kutsidir, masumdur) kelimesinde manasını bulan bir gazetecilik yapmış. Allah ondan razı olsun. Mekânını cennet etsin! Şehitler katına yazsın!

İç Yapı Dış Müdühale

Hasan kardeşin cenazesine katılmak için Fatih camiine gelince baktım, üst baş araması yapılıyor. Anladım ki önemli zatlar gelecek. Mamafih kimse de üst baş aramasından rahatısız görünmüyordu. Bazı mırın kırın edenler vardı ama yok denecek kadar az.

Tam geçerken, üstümü arayıp da bir şey bulamayan delikanlı sordu; “Abi üstünde çakı bıçak bir şey var mı?”

“Evet” dedim “serçe parmağı büyüklüğünde babamdan armağan bir çakım var”. “Onu bırak” dedi. Çıkardım, “bununla ne yapılır kardeş” dedimse de genç, “olsun, bırak sonra alırsın” dedi. “Kaybolursa hakkımı halal etmem ha” diye de espri yaptım.

Tam iş bitti, birkaç adım atmıştım ki üstünün aranmasından rahatsız olan biri (30’lu yaşlarda), -biraz da bana duyurmak için sanırım; çünkü güvenlikçilerin duyacağı kadar yüksek sesle söylemedi- :

-“Memleketi Kudüs’e çevirdiler!  Namaza gelecek diye çektiğimize bakın ya!”

“Hayırdır?”, deyince afalladı. Hakikaten de anlamamıştım. Meğerse bir siyasiyi kastediyormuş.

Canım sıkıldı, söylediği içime dokundu. “Camiye girmeye çalışan bir Müslüman bu tür şeyleri söylemez!” dedim.

Öfke ile döndü, yumrukları sıkılı.

Kavgayı hiç sevmem ama kavgayı da göze alarak “Evet sen öyle olmasan böyle demezsin! Namaza giriyorsun, söylediğine bak Allah’tan kork” dedim.

Önce dönüp bir şeyler demek istedi ama nedense vaz geçip hızla uzaklaştı.

Sonra düşündüm. Bu toplum nasıl bu hale geldi. Adam, üstünün aranmasını bile cumhurbaşkanına fatura ediyor, ağız dolusu küfrediyor. Bu nasıl bir hal Ya Rabbi?

Şu tahammülsüzlüğe nasıl geldik. Daha ne kadar devam edecek Ya Rabbi? Önümüzde toplumun birlik ve beraberliğine, çok ciddi ihtiyaç hissettirecek günler geliyor. Ancak birlik beraberlik içinde kalarak geçirebileceğimiz günler…

Böyle mi aşacağız, bunlarla mı geçeceğiz o çetin dalgaları, fırtınaları. “İçimizdeki kinler ve nefretler yüzünden bu milletin evlatlarını yeni Allahuekber dağlarına sürme Ya Rabbi!” demekten kendimi alamadım!

Siyasilerin ne yapıp edip içi barışı inşa edecek bir yol ve üslup bulmaları şart! Bu da mevcut dil ve üslup ile olmaz. Mevcut dil ve tavır bizi bu sıkıntılı sürece getirdi.

Türkiye gibi çok şükür mezhep veya din üzerinden kimlik oluşturmaya ihtiyaç bırakmamış şu topraklarda bile birlik ve dirliği sağlayamazsak, hala Şiilik ve Sünnilik üzerinden kimlik belirleme girdabında çıkamamış İslam dünyasında nasıl birlik sağlayacağız. Adamlar stratejilerini şu kindarlık üzerine kuruyorlar.

Eğer biz Kur’an’ın en temel gayelerinden biri olan “adalet” eksenli bir dünya inşa edemezsek, müslamünların varlığını sürdürmesinin yegane vasıtası olan “İslam kardeşliği” gerçeği, ütopya olmaktan kurtulamayacak!

Şii – Sünni

Cenab-ı hakkın adetlerindendir (Adetullah); muannit müşrikleri külli afetlerle yok eder (Semud, Ad ve Hicr gibi), münafıkları birbirlerine düşürür; onlar kendilerini yiyip bitirirler.

Bizim halimiz biraz ikincisine giriyor.

İslamın saadet ağacı Medine’de hayat bulurken yanı başında nifakın zakkum ağacı da dal budak salıp gelişti. Fitneyi diri tutacak kadar münafık vardı. Resulullah her birini tanıyordu ama onları deşifre etmedi. Yüzlerine vurmadı. Ne de olsa Rahmet Peygamberiydi. Sadece güvenilir bir arkadaşına isimlerini verdi tek tek. “Sizin münafık olduğunuzu biliyorum. Yüzünüze vurmuyorum” demiş oldu.

İslam tarihçileri, birçok nifak hadisesini o üç beş münafığın desisesiyle izah eder ve örterler. Halbuki, yaşanan fitne hadiselerini, kargaşaları, savaşları bir avuç Yahudi münafık ile izah etmek mümkün değildir. Makul de değildir. Bu, kolaycılığa kaçmak olur. O kadar azim bir cemaatin, iki üç münafığın desiseleriyle birbirine girdiğini söylemek, onlardaki feraset ve imana hakaret olur.

Peki, öyleyse nasıl izah edeceğiz ashabın da karıştığı o dehşetli savaşları? İki münafık onları oyuna mı getirdi diyeceğiz. Yoksa başka şeyler de var mıydı?

Ben bunu kendimce iki şekilde izah ediyorum. Birinci izahım size makul ve mantıklı gelmeyebilir. Ama mühim! Bu yorumu da Fetih Suresi’nin son ayetindeki “mağfireten” kelimesinden çıkarıyorum.

Malum, Cenabı Hak asla zulmetmez. Allah için zulmü düşünmek haramdır. O ancak insana hak ettikleriyle muamele eder. Eğer iyilikse vereceği, insanın hak ettiğinin en yükseğini verir. Eğer kötülükse hak ettiğinin en azını verir. Çoğunu da affeder.

Ashabın yaşadıklarının hak ediş yönüne bakacak olursak, diyebiliriz ki çoğu, dedelerinin hak edişlerine musap oldular ve temizlendiler. Ta ki İslam hakikatini üstlenecek evlatları, bedelsiz ve faturasız bir hayat ile İslam’a hizmet etsinler.

Cenabı Allah o savaşlarda ölen sahabeleri de öldürülen sahabeleri de affettiğini net olarak bildiriyor. Ama o savaşlarda ölenlerin hepsi sahabe değildi. Büyük bir kısmı sonradan İslamlaşmış ve daha önceki dinlerinin bir takım kalıntılarını beraberlerinde getirmişlerdi. Kur’an’ın affedildiklerini haber verdikleri ashaptır. Hz. Peygamberin etrafında kenetlenmiş, hayatını onun için feda etmiş eshap![1]

İkinci yönü ise işin maddi cihetine bakıyor.

Önce şu soruyu soralım: O kadar basiret ve feraset sahibi müminler, şu “tezgahı” göremediler mi? Yahut nasıl oldu da üç beş münafığın desiselerine yenilip birbirine kılıç çektiler?

-Bir kere o hadiselere sebebiyet veren unsurlar, birkaç münafığın çevirdiği tezvirattan ibaret değildi! Yani onları keşfetselerdi bile şu olayları büyük ihtimalle önleyemeyeceklerdi.

Çünkü pek çok muhtelif milletlerin İslamiyet’e girmeleriyle birbirine zıt ve muhalif çok cereyanlar ve fikirler İslamiyet’in içine karıştı. Bilhassa Farsların milli gururları, Hazret-i Ömer’ (R.A.) dönemindeki fetihler ve gelişmelerle ciddi yaralandığından, seciyeten, alttan alta intikama fırsat bekliyorlardı. Zira onların hem eski dinleri olan Zerdüştlük ortadan kaldırılmış, hem övünç kaynağı bildikleri eski hükûmet ve saltanatları tahrip edilmiş. Devletleri bütün bütün yok edilmişti. Bu yüzden de bilerek bilmeyerek İslam hâkimiyetinden intikam almaya teşne büyük bir kesim vardı.

Öbür yandan Hz. Ebubekir(ra)’in hilafeti zamanında, “Ridde” (Müseylemetü’l-Kezzab’ın başkıldırısı) olayına katılan Yemenli kabileler çok ağır şekilde cezalandırıldılar. Medine merkezli yönetime karşı diş biliyorlardı. Kureyşe karşı bir hınçları vardı. Bilindik aşiret mantığı ile Medine’den intikam almak için fırsat kolluyorlardı.

Hz. Ömer, Yemen’in Medine’deki hilafet yönetimine yönelik saklı intikam arzularını dağıtmak için onlara bir teklif götürdü ve dilerlerse İslam dünyasının daha verimli her hangi bir bölgesine yerleştirilebileceklerini söyledi. Müseyleme’ye destek veren 12 kabilenin 7’si Irak’a, 5’i de Suriye’ye gelmeyi kabul etti.

Irak ve Suriye’ye yerleştirilen o kabileler, intikam duygularından bütün bütün kurtulamamışlardı. O yüzden de Farslardaki saklı intikam niyetini keşfetmekte gecikmediler. -Bilinçli bilinçsiz- bir ittifak içine girdiler. Hz. Osman zamanında aile eksenli düzeni bahane etmekte gecikmediler. Ve niyetlerini de Ali taraftarlığı ile açığa vurdular.[2]

Taraftarlıkları, hakikaten “Ali Sevgisinden” değildi, Ömer’e daha doğrusu eski itibarlarını yok eden İslam’a duydukları öfkedendi. Tabii ki tüm Şia’nın böyle olduğunu var saymak haksızlıktır. Hz. Ali’yi seven ve canla başla onun davasına hizmet eden yüzbinler de mevcuttu bugün de mevcuttur. Ben o dönemde yaşanan hadiselerin dip akıntılardan söz ediyorum. Çünkü o tarihlerde hala “cahiliye asabiyeti” denilen “aşiret ırkçılığı” dip diri ayakta idi. Bu durum hakem olayını bile etkileyecek, Hz. Ali’nin hile ile devre dışı kalmasına neden olacaktır.[3]

Yani Hz. Ali’yi desteklerken amaçları ona yardım etmekle beraber Kureyş’ten[4] intikam alacaklardı. Ancak o yoldan İslam hâkimiyet merkezinden intikam alabileceklerine inanıyorlardı.

Nitekim de başardılar. Yani, Hz. Ali zamanında yaşanan hadiseler sadece münafıkların kışkırtması sonucu değildi. Çoğu, ümmetin bünyesindeki marazların dışa taşmasıydı! Bugün de Şia ve Sünniliğin aynı zamanda bir tür ırkçılık halini almış olmaları gibi…

(Bir ara not: Ben mezheplere karşı değilim. Mezhepler haktır ve olmalıdır. Mezhep beşeri bir ihtiyaçtır. İsteseniz de istemeseniz de farklı anlayışlar olacak. Bu da doğal olarak mezheplerin çıkmasına neden olur. Mezhepleri ret eden de kendisi mezhep kurmuş oluyor aslında!)

Bediuzzaman, Hz. Ali’nin, Muaviye karşısında aldığı yenilgide -velev ki hile ile olsun- etrafında yer alanların farklı niyet taşıyor olmalarının büyük rol oynadığını söyler.

Bir tarafta milli gururları incinmiş Farsların islam iktidarına karşı besledikleri saklı intikam duygusu, bir taraftan Ridde olayına katılmış Yemenli kabilelerin gizli kinleri ve nihayet, Emevilerin iktidar için her kötülüğe teşne olmaları olayları içinden çıkılmaz hale getirdi ve İslam’ın içine bin yıldır devam eden Şii- Sünni fitnesini sokmuş oldu.

Maalesef tamamen siyasi bir mesele olan şu Şia meselesi, sonradan dini temeller de kazandırılan kabil-i iltiyam olmayan bir yaraya dönüştürüldü. Elbette ki Sünniliğin teşekkülünde de siyasi bir tavır alış vardır amma o daha çok Kuran etrafında kalmayı esas aldı. Siyaseti imanınn içine sokmamaya özen gösterdi. Ama Şia imamet meselesini itikadın içine alarak, siyasi bir tavra dini bir mahiyet kazandırdı…

Tamamen siyasi olan bir meselenin İslam’ı içinden yıkacak bir yaraya dönüştürülmesi ve bin üç yüz sene geçmesine rağmen olayların dün yaşanmış gibi taze tutulması, evet münafıkların büyük başarısı olabilir. Çünkü şu kadar zamandır İslam âlimlerinin şu işin içinden çıkamamalarının bir nedeni de işin temelinde siyasetin yatıyor olmasıdır. Öyleyse şu meseleyi din adamlarından ziyade siyasiler çözmelidir. Ve tabii yanlarına “akil baliğ” ulemayı alarak… “Baliğ” kelimesini özellikle kullandım. Çünkü bizim din âlimlerindeki tartışma şehveti, “baliğlik” vasfını aşıyor…

Maalesef şu meseleye tarih içinde ciddi el atılmamış. Belki ümmetin yapısı da bunu çözecek kemalde değildi. Ama artık, kimlik oluşturmak için sayısız başka sebepler mevcut. Türkiye az buçuk şu meseleyi çözmüş durumda. Pekala, rehberlik yapabilir.  Şu meselelerde taraf tutmak yerine adaletle hareket ederek, şu yaranın kapanmasına yardımcı olabilir.

Suudi Arabistan ve İran arasında yaşanan kiriz, iyi bir fırsat olabilirdi. Türkiye -savaş ortamında bile olsa- adil davranmayı başarsa, İslamın kangren olmuş birçok meselesinin çözülmesine yardımcı olabilir. Çünkü ümmet huzura teşne. Huzur adına fedakarlık yapabilecek durumda. Yeter ki makul adımlarla işin üzerine gidilsin.

İran’ın önde gelen dini liderlerine de iş düşüyor. Mamafih zaman zaman meseleyi çözmeye, en azından kin duygularını hafifletmeye yönelik adımlar attıkları oluyor. Fakat o adımlar Sünni kesimde fazla müşteri bulmuyor. Maalesef siyasiler de iktidarlarını korumak için bu tarafgirlikleri kullanmayı çıkarlarına uygun buluyorlar, problemin kapanmasına çalışacaklarına onu daha da derinleştiriyorlar. Bugün de böyle dün de öyleydi. Şah İsmail ile Yavuz Selim’in meselesi de… Şah İsmail, din üzerinden kendine bir iktidar var etmek istedi. Yavuz da Osmanlı iktidarı üzerinden ona ağır bir cevap verdi…

Yazık ki tarih boyunca yaranın kapanmasına asla müsaade edilmedi. Yara açık kaldığı için de harici kuvvetler o yarayı kaşımak ve kanatmakta beis görmediler.

Şu yaraların kapatılması Müslüman siyasetçilerin basiretine bakıyor. Batı, nasıl ki aralarındaki ayrılıkları ve düşmanlıkları bir yana bırakıp AB’ı kurmuşlarsa Müslümanlar da pekâlâ ittifakın sebeplerini tahsil edebilirler ve etmeliler…

Ben şahsen Cumhurbaşkanımızdan böyle bir kucaklayıcılık beklerdim. Çünkü yüreğinde davası olan bir Müslüman. Hem sanki öyle bir misyonu bir sorumluluğu da var gibi görünüyor. İttihat, sadece Sünnilerle olmaz. İslamın ekseriyetini kucaklayacak bir anlayış var edilmeli ki ayağa kalkış mümkün olsun. Siyasi geleceğini riske atarak Kürt meselesinde bir açılım yapmaya yöneldi. Başardı başarmadı, ama mesafe alındı. Aynı şeyi Şia konusunda da yapabilir ve yapmalı. Çünkü şu meseleyi çözecek siyasi tecrübe ve birikim (laiklik anlayışı gereği) bir tek Türkiye’de mevcut!

Ya nasip!


[1]) Muhammed, Allah’ın Resûlüdür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler. Onların, rükû ve secde hâlinde, Allah’tan lütuf ve hoşnutluk istediklerini görürsün. Onların secde eseri olan alametleri yüzlerindedir. İşte bu, onların Tevrat’ta ve İncil’de anlatılan durumlarıdır: Onlar filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ziraatçıların hoşuna giden bir ekin gibidirler. Allah, kendileri sebebiyle inkârcıları öfkelendirmek için onları böyle sağlam ve dirençli kılar. Allah, içlerinden iman edip salih amel işleyenlere bir bağışlama (Mağfiret) ve büyük bir mükâfat vaad etmiştir. (Fetih, 29).

Bağışlanmak bir kabahate binaen olur. Böylece ayet, ashabın katıldığı ve zahiren bir tür kabahat görülen o hadiselerden dolayı bağışlandığını açık şekilde haber veriyor.  Bizi onlar hakkında ileri geri konuşmaktan alıkoyuyor. Fakat bu demek değildir ki onlar masumdur diye katıldıkları o elim hadiseleri tartışmayacak ve analiz etmeyeceğiz. Yapmalıyız ve ibret almalıyız ki nifakın insanı düşüreceği halleri görelim… (MAB)

[2]) Burada Resullulah’ın “Ya Ali sen benim ümmetimin İsa’sısın, seni hiç sevmeyen de helak oldu çok seven de!” sözünü hatırlayalım.

[3]) Hz. Ali, Sıffin savaşı sırasında Muaviye’nin, Amr İbnül-As’ın telkini ile mızrakların ucuna Kuran sayfalarını taktırmasını bir hile görmüş ve savaşılmasını istemişti. Ama Hz. Ali’nin yanında bulunan bu Yemenli kabileler, onu hakem olayını kabul etmeye zorladılar. Hz. Ali de Abdullah ibni Abbası hakem yapmak istedi. Muaviye’nin hakemi de Amr İbnül-Astı.  Bunun üzerine Yemenliler, “İki hakem de Kureyş’ten olamaz diye itiraz ettiler ve o ana kadar tarafsız kalan Ebu Musa el-Eşari’yi hakem yaptılar. O da gitti Amr İbnül Asın tuzağına düştü. Çünkü saf temiz bir mümindi… Yani Rasullahın Kureyşten çıkmış olmasını hala hazmedememişlerdi Yemeniler. (MAB)

[4]) Kureyş Arap değildir. Bunu Yemen gibi arab-ı müsta’rebe (asıl araplar) olanlar bilirdi ve sevmezlerdi… (MAB)

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir