Sivil İtaatsizlik mi, Sivil Densizlik mi?

Önümüzdeki dönemde Türkiye’yi bekleyen iki kritik problem var;  biri hükümetin, Kürt meselesinde sert tedbirler almaya mecbur bırakılması, diğeri de referandumda hükümetle işbirliği yapmış cemaatler ile hükümetin arasının bozulması…

Her iki konuda da endişelerimizi haklı çıkaracak emareler görülmeye başlandı.

Bunlardan en tehlikelisi, birincisidir.

PKK’nın, referandum sonrasındaki demokratikleşme sürecini ‘kötüye’ kullanacağı iyice anlaşıldı. Gerek referandum öncesinde gerekse referandum sonrasında sergilediği tavırlarıyla, işi nerelere kadar götürebileceğinin sinyallerini verdi.

Şu demokratik sürecin oturması durumunda varlığının yok olacağının farkına varan PKK, bu süreci kendi lehine çevirmek ve dağdaki adamlarını şehirlerde istihdam etmek istiyor. Böylece terör bitse bile, bizim derin cuntacılarımız gibi Kürtler üzerindeki sultasını sürdürmenin çarelerini arıyor. O yüzden de Kürtçenin hem eğitim hem resmi dili olmasını istiyor.

Ne zaman? Hemen şimdi. Bu açık ve net bir şekilde gösteriyor ki, PKK’nın niyeti Kürtlerin refahı, huzuru barışı falan değil. Ya ne?  ‘Devlet’in hışmını üstüne çekmek ve böylece, böylece Kürt meselesi de dâhil, tüm demokratik gelişmeleri baltalamak.

Referandumda halkı sandığa gitmekten alıkoyan PKK, şimdi de hiç sıkılmadan devletle pazarlığa girişiyor. Sıralayın alt alta PKK’nın taleplerini, sonra eşittir deyin, göreceksiniz ki niyetleri ülkeyi parçalamak! Bağımsız bir devlet kurmak! Biz, birlikte yaşama kültürünü ve ortamını var edelim dedikçe, onlar bütün iyi niyetleri kötüye kullanıyorlar.

Türkiye geçmişte yaşanmış birtakım acıları telafi etmek ve yaraları sarmak için iyi niyet gösterdikçe, PKK işi azıtıyor. Ne kadar tolerans gösterirseniz o kadar çok istiyor. Bediuzzaman diyor ki “sürekli bir şey isteyen ya dilencidir ya haksız.”

İşte görüyorsunuz son talepleri “Kürtçe’nin eğitim dili olması”!

Bu talep işin hakikatini bilenler açısından, ‘ben ayrı bir devlet kurmak istiyorum’ demenin Türkçesidir. Ve bunun asla olmayacağını herkes bilir.

Eğer siz ilkokuldan itibaren farklı bir lisan ile eğitim verirseniz kesinlikle ayrı bir millet var edersiniz. PKK, herhalde bunun olmayacağını bilecek akıldadır. Bilmiyorsa ahmaktır veya Türkleri ahmak yerine koyuyor.

Ben bildiği kanaatindeyim. Türk milletinin böyle bir şeye yanaşmayacağını biliyor. Ama şunu da biliyor; hükümet buna zorlanırsa ve tedbir almak zorunda kalırsa şu demokratlaşma süreci berhava olacak. Tıpkı açılım sürecinde yaşandığı gibi…

Açılım sürecinin bir şov ile akamete uğratılması Kürtlere hizmet etmedi. Kime hizmet etti? “Toplumsal açılımlar ve demokratikleşmelerin bir manası yok” diyen, eski hal devam etsin isteyen cuntacılara!

Gerçek bir demokrasi ortamında hangi PKK’lının borusu öter veya hangi cuntacının fikri kıymet taşır ki? Ama PKK böyle saçma sapan taleplerde ısrar eder ve devleti o bölge ile ilgili sert tedbirler almaya mecbur bırakırsa yerli cuntacılara yeniden hayat verecek ve kendisi de sultasını sürdürecek.

PKK’lılarla ‘TC’nin hali şu veya bu şekilde aralarına husumet girmiş iki kardeşin haline benziyor. Farz edelim ağabey (Yani Türkiye Cumhuriyeti), sonunda, kardeşi ile aralarında bulunan husumetin başkaları tarafından kullanılmaya başlandığını fark ederek, küçük kardeşe barış teklif ediyor. Küçük kardeş, haklı olarak ihmal edilmişliğin ve canı yanmışlığın etkisiyle ağabeyinin bu hareketini ‘samimi’ bulmuyor. Her çözüm teklifini, geri çeviriyor.

Ağabey onun bu tavrının makul olmadığını biliyor ama akıl verenlerinin kimler olduğunu da bildiği için, ona rağmen aralarındaki husumete son vermek üzere bir kere daha elini uzatıyor. Evinde, tarlasında, bağında bahçesinde küçük kardeşin istediği yönde değişiklikler yapıyor. Fakat küçük kardeş sürekli yeni şartlar ileri sürüyor.

Tabii bu arada, işin içinde, şu husumetten nemalanan ve kardeşlerin arasının bozuk olmasından rant elde eden nifakçılar var. Bunlardan biri ikisi, bir yandan küçük kardeşi taleplerde bulunmak üzere teşvik ediyorlar, bir yandan da ağabeye gelip “sakın ha yanaşma. Kardeşin başkalarıyla işbirliği yapmış, senin kuyunu kazıyor” diye el altından ortalığı kızıştırıyorlar.

Ağabey onlara da aldırmıyor ve kardeşi ile arasını düzeltmek için çabalamaya devam ediyor.

Sizce bu nereye kadar devam eder veya etmeli?

PKK, Türk Devleti’nden ‘haremi’ni de ister mi bilmiyorum? Devlet içinde devlet kurma teklifi öyle bir tekliftir çünkü. Türk devletinin böyle bir şeye yanaşmayacağını bütün dünya bilir. Tabii PKK da bilir. Zaten derdi de o; sonunda işi buraya getirmek ve şu iki Müslüman ve kardeş halkı birbirine kırdırmak!

İşin buralara varmaması için artık kim ne yapar bilmiyorum. PKK’nın taleplerinin ne anlama geldiğini artık herkes biliyor çünkü…

Dolayısıyla PKK ve yandaşlarının sivil itaatsizlik gibi son derece masum bir lafzı dile almaları bile abestir. Onlar kim, sivil itaatsizlik lafı kim. Elleri hala kendi halkının sabi sübyanlarının kanlarıyla bulanmışken, ne hakla sivil itaatsizlikten söz edebiliyorlar ki? Olsa olsa o sivil densizlik olur bu. Sivil itaatsizlik insanlığın yakaladığı en erdemli mücadele şekillerinin başında gelir. Demokratik bir haktır ve onun kılıcı bütün kılıçları keser. Eğit-Senciler bizi mi ahmak zannediyorlar, kendileri mi çok akıllı?

Tam da böyle haller için Bediuzzaman “Bir millet, cehaletle hukukunu bilmezse ehli hamiyeti bile ‘müstebit’ kılar” diyor…

İnşallah Kürt halkı PKK’nın şu kör ve muannit siyasetinin toplumu nereye sürüklediğini fark eder de ona, bir yerden sonra dur derler ve inşallah en azından bölgedeki STK’lar ve kanaat önderleri, kaderlerini PKK’nın, artık neye ve kime hizmet ettiği belli olan menhus niyetlerine bırakmazlar. Aksi takdirde, sadece referandum süreci berhava olmaz, şu iki halkın ‘yeniden bir ve beraber olma umudu’ da yok olur.

Türkiye bir Irak değildir, Türkler de Irak halkı gibi değildir. PKK, birtakım oldubittilerle Irak’ta olduğu gibi Coni amcasını imdada çağırıp, kendisine bir alan açacağını sanıyorsa aldanıyor. Bu noktada, gerçekten aklıselim sahibi Kürtlere –ki elhamdülillah hala ekseriyetin ekseriyetini teşkil ediyorlar- büyük görev düşüyor. Şu nifaka mani olunmazsa, Türkler İslam’dan, Kürtler de hayattan kopmuş olurlar. Allah muhafaza.

***

Türkiye’yi –belki Türk siyasetini demek daha makul olur-  bekleyen ikinci sıkıntı, referanduma açık destek veren ‘cemaat’  ile AK Parti’nin arasını açmaktır…

Maalesef bunun emareleri de görülüyor.

Şunu baştan teslim edelim. Eğer AK Parti genel Başkanı Tayyip Erdoğan, şu referandum meselesini ‘kendi meselesi’ bilip işe asılmasaydı işi bu noktaya gelir miydi bilemiyorum. Evet, gerek Sayın Erdoğan’ın gerekse Muhterem Hocaefendi’nin referanduma ‘kendi işleri’ gibi asılmaları ve halkı can havliyle işe sahip çıkmaya çağırmaları, birtakım kitleleri ‘hayır’ demeye yöneltmiş olabilir.

Ama emin olun, onlar da bu kadar yüklenmeseydi belki böyle bir sonuç da alınamazdı. Millet eski tas eski hamam devam edelim der, biz 21. yüzyılı da üçüncü kümede top koşturan bir devlet olarak sürdürürdük.

Tabii coğrafyanın ve bölgesel sorunların yarattığı enerji birikiminin bir depreme sebebiyet vereceğini öngörerek böyle söylüyorum. Üstünde yaşadığımız arazinin “derin”liklerinde öyle fay hatları oluşmuş ve bu hatlar öyle bir enerji biriktirmiş ki ne zaman kırılacağını ve kırıldığında bu topraklarda nelerin olabileceğini tahmin etmek zor. Eski düzeniyle; yüzde yüz haklı olduğu Ermeni meselesini bile çözmeye muvaffak olamamış bir Türkiye, Kürt meselesine hiç el atamaz, bu iç problemine yabancıların karışması kaçınılmaz olurdu. Türkiye referandumla, meselelerini kendi kendine çözebilme kabiliyetinde olduğunu ispat etmiştir.

Hepimiz biliyoruz ki bugüne kadar Türkiye, saklı bir el (zındıka komitesi) marifetiyle Batının kapısında yalvarır vaziyette beklemek ve dünya hadiselerine Batı gözlüğü ile bakmak zorunda bırakılmıştır. Hala da bu rolün devam etmesini isteyenler vardır. Geçmişte şu oyunu bozmaya kalkışan; Türk milletinin önünü ve gözünü açmak isteyen herkes cezalandırılmıştır. Menderes ipe çekilmiştir, Özal’a suikast düzenlenmiş, başarılamayınca zehirlenmiştir, Erbakan iktidardan indirildikten kısa bir süre sonra tekerlekli sandalye olmadan yürüyemeyecek hale getirilmiştir.

Sayın Erdoğan’a henüz diş geçirememişlerse sanırım bunda, kendisini samimi seven halkın duasının büyük payı vardır. Çünkü o hep dik durdu. Sadece bu yüzden bile ona sahip çıkmak milletin borcudur. 2003 yılında Roteryen olduğunu bildiğim bir zat, ‘kabine’de kendilerinden bir bakan olmadığı için hayıflanmıştı, “Türkiye kötüye gidiyor” demişti… Evet, Türkiye’nin onlar açısından kötüye gittiğinin en güzel kanıtı şu referandum olmuştur. Milletin önü açılmıştır. Bunda en büyük pay milletindir elbet ama şu iki şahsiyetin (Erdoğan ve Hocaefendi) gayretini de görmezlikten gelemeyiz. Dolayısıyla o gizli örgütler onların arasını açmak veya kendilerine fiili zarar vermek için çare arayacaklardır. Buna emin olun…

Eğer fiili bir zarar verme başarılamazsa, ikisinin arasını açıp, partiyi siyaseten zayıf düşürmek, cemaati de parti eliyle yıpratmak cihetine gideceklerdir. Bu hakikati her iki tarafın da göz önünde bulundurması ve ilişkileri ona göre tanzim etmeleri gerekir.

Hükümet, birilerin iğvasıyla, cemaatin hükümetten rol çaldığı fikrine kapılmamalı; cemaat de gerçekten böyle bir işe kalkışmamalıdır. Çünkü her ikisi için de emsaller var gibi görünüyor veya kamuoyuna öyle gösteriliyor.

AK Parti’nin içinde birileri sinsi bir çalışma yapıyor, ‘cemaat’i dışlamak için. Bana göre böyle bir şeye fırsat verilmesi, AK Parti’nin en büyük başarılarından biri olan ‘nurcuları da milli görüş çizgisindeki bir siyaseti desteklemeye ikna etmeleri ve böylece güçlü ve yeni bir sağ siyaset tabanı oluşturmaları’  projesini akim bırakmaktır. Bu ciddi bir hata olur.

Tabii parti açısından, böyle bir tedbir almayı haklı kılacak cinsten girişimler, cemaat mensuplarından geliyor olabilir. Buna dair spekülasyonlar da işitiyoruz. Fakat bunların cemaatin mi, cemaatin gücünü kendi çıkarı doğrultusunda kullanmaya kalkışan birtakım açıkgözlerin mi işi olduğunu iyi tesbit etmek gerekir. Elbette cemaatin gücünü kendi pazusunun gücü zannedecek ve bundan nemalanmaya kalkışacak bir takım uyanıkların olması muhtemeldir. Büyük her kitlenin içinden bu tipler çıkabilir.

Cemaatin AK Parti’nin arkasından desteğini çekmesi, AK Parti’yi zayıflatır elbet. Ama öyle bir kayıp başka bir partinin kurulması ile pekala telafi edilebilir. Fakat dini bir cemaatin, devletten ve hükümetten rol çalmaya kalkışması, ağır ve telafisi zor badireler açar başımıza. İslam tarihinde, siyasete el uzatmış dini cemaatler olmuştur ve hepsinin sonu hüsranla bitmiştir.

Esasında dini tamir etmekle görevli olanların dünya siyasetine el uzatması örfi bir haramdırEhli Beytin başına gelenler, bunun bir remzidir. Ehli Beyt ne zaman dünya siyasetine el uzatmışsa, kader, o eli kırmıştır. Zira, Mukaddir-i Hakim, onları dinin korunması ile görevlendirmiştir. Dünya saltanatına bedel, onların her birini gönüllerin sultanı kılmıştır ki, din sahipsiz kalmasın.

Bu hüküm bugün dini cemaatler için de geçerlidir. Ümmetin takdirini ve ilgisini kazanmış dini cemaatler dahi, ellerini siyasetten uzak tutmalılar ki, elleri kırılmasın ve her daim ümmetin hürmetine layık kalsınlar.

Çünkü dünya nimetlerinin bedeli ağırdır. İnsanı çabucak kirletir. Ellerinde nur taşıyanlar, milleti hakka ve nura çağıranlar, dünyaya meyletmemelidirler.

“İttebiu men la yeselukum ecren…” (sizden bir ücret istemeyenlere tabi olunuz) (Yasin, 21) ayeti dahi bunu ihtar eder.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir