Siyasetin Kıblesi ve Bağımsız Ülkücü Hareket

Kuran, Bakara Suresi’nin iki sayfasını (146-153 ayetleri) ‘kıble’ meselesine ayırmış. Ayetler dikkatle okunduğunda, meselenin sadece ‘namazda yöneldiğimiz kıble’ olmadığı anlaşılıyor. Nitekim ‘Herkesin kendince yöneldiği bir kıblesi var’ (148) ayeti bunu net gösteriyor.

Türk milleti, ilk kıble değişikliğini 850 – 900’lerde İslam medeniyetine yönelmekle yaptı. Bu kıble değişikliği, Türk milletinin ruhundaki cevheri ateşlemiş, her biri büyük bir medeniyet havzası haline gelen üç büyük devlet kurmasına vesile olmuştur. Selçuklu, Harizmşah ve Osmanlı. Türklerdeki Cihan Hâkimiyeti mefkuresi o kıble değişikliği sayesinde gerçekleşmiştir. Ve millet 1900’lerin başına kadar o ‘kıble’ üzerinde sabit kadem olmuştur.

Osmanlı’nın çöküşü, aydınları, ‘yeni bir kıble’ arayışına sürükledi. Sonunda İttihat ve Terakki ile başlayan çabalar sonucu Cumhuriyet kurulur kurulmaz kıble değişti ve yeni ‘kabemiz’  Batı oldu. Hem de Cenabı Hakk’ın, “Andolsun, sen kendilerine kitap verilenlere(Hıristiyan Batıya) her türlü delili getirsen de, onlar yine senin kıblene uymazlar. Gerçi sen de onların kıblesine uymazsın. Zaten kimse kimsenin kıblesine uymaz. Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden olursun” (Bakara,145) ayetinin ikazına rağmen…

Evet artık ‘Batı’ –üstelik de tanrı tanımaz olan batı- Türkiye’nin kıblesi olmuştu. Hem de Kâbe’ye sırtlarını dönerek. (Şimdilerde ‘Türkiye eksen kayması yaşıyor’ diyenlerin ne demek istediğini anlıyorsunuz değil mi?)

Türkiye’nin, ‘Kâbe’ye sırt çevirip, Hıristiyan ehli kitabın heva ve hevesine uyması nedeniyle başına gelmeyen aşağılanmalar ve hakaretler kalmadı. Hala da o kıblenin tabiileri, ne edip yapıp milleti yeniden o kıbleye dönmeye zorluyorlar. Üstelik de 60 yıldır o kapıda lik lik bekletildiğimiz halde… E kolay değil tabii kıble değiştirmek!

Şimdi yeni bir seçime doğru gidiyoruz. Bu seçim, ‘eksen kayması’(!) diye nitelenen çabalar sonucu yeniden yöneldiğimiz Kâbe merkezli kıblenin sabitlenmesi veya yeniden Batı merkezli kıbleye dönülmesi seçimi olacak!

O yüzden ben size bu yazımda Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanmış kıble değişikliği mücadelelerini aktarmaya çalışacağım. Yeniden Kâbe’ye dönmek için milletin sergilediği çabalardan söz edeceğim.

Malum, cumhuriyetin ilanıyla yöneldiğimiz kıble hiçbir zaman milletin ruhuna sinmedi. O yüzden de her fırsatta onu değiştirmeye girişti. Kıble değişikliği yapılabileceği umudu ilk, 1946 seçimleriyle doğdu. Çünkü Türkiye ‘uygar’ batının baskıları sonucu çok partili hayata geçmişti. Artık yeniden Kâbe’sine dönme fırsatı bulabilecekti belki de. İlk denemesini 1950 seçimlerinde yaptı. Az da olsa yönünü Kâbe’ye doğru çevirdi. Bu fazla sürmedi. CHP’nin teşviki ve askerin müdahalesiyle pusula yeniden Batıyı gösterir hale getirildi!

Çok partili döneme geçilen 1946 seçimlerinden bu yana, halkın siyasi eğiliminde yaşanan kıble değişikliklerini iyi takip edenler bilir ki bu milletin oyu kıblesi düzgün olanlarla beraberdir. Kim o kıble üzerinde sabitkadem olursa millet de ona yöneliyor. (Bu, şu değişiklikleri yapan Ak Parti için de geçerli).

1946 seçimleri, CHP’nin, iktidarı kaybetmemek (kıble değişikliliği yapmamak) için neleri göze alabileceğini gösteren en ilginç seçimlerden biridir. Milletin sandığa yansıyan iradesini yok saymak için her türlü hileye başvurulmuştur. Dileyen açar okur. Ama o hilekârlık ve sahtekârlık, sadece bir sonraki seçimde halkın daha yoğun bir şekilde Demokrat Parti’ye yüklenmesine sebep oldu ve millet, Meclis’teki 539 sandalyenin 470’ni DP’ye verdi. 1954 seçimlerinde ise CHP nerede ise silindi.

CHP, artık seçim yoluyla iktidar olamayacağını anlayınca, İnönü, askeri, darbe yapmaya çağırdı. Ve 1960 darbesi oldu. Menderes ve iki bakan asıldı. Demokrat Parti milletvekilleri hapislere tıkıldı. Kıble yeniden Batıya çevrildi. Darbenin hemen ardından yapılan ve askerin her türlü ağırlığını koyduğu 1961 seçimlerinde CHP, 450 milletvekilinden ancak 170’ini alabildi. 1965 Seçimlerinde millet bir kere daha onu yerine oturttu.

1960 Anayasa’sının ön gördüğü seçim şekli, Türkiye’de bir partinin tek başına iktidar olmasına fırsat vermediği için, 1980 darbesine kadar, Türkiye’de güçlü bir iktidar olmadı. Kıble değişikliği de. Esasında, kıble değişikliği isteyen seçmenin önüne çıkarılan şahısların bâtını ile zahiri farklıydı o dönemde… Parlamenter hayat da zaten kavgalarla geçiyordu. Çünkü ne asker ne CHP, güçlü bir iktidar istiyordu. Milletin çıkardığı güçlü iktidarlar hemen kıble değişikliğine kalkışıyorlardı!

1980’de asker bir kere daha müdahale etti. Seçimler ancak 1983 yılında yapılabildi. Asker yine CHP (Halkçı Parti)’den yana tavır koydu. Yine her türlü fırıldak çevrildi ama bu kere de yine ‘kıblesi, halkın kıblesiyle örtüşen’ Turgut Özal’ın partisi ANAP iktidar oldu. EvrenÖzal’ın elini sıkmamak için çok direndi ama sonunda o eli öpmek zorunda kaldılar.

Zaman içinde ANAP da rotasını değiştirdiMilletin kıblesine uymak yerine milleti kendi kıblesine tabi olmaya zorladı. Ahlaksızlık, talan, yalan, dolan ve gelişmeleri görmeyi önleyen kibir onları aldattı. Milletin oyunu kendi ceplerinde bilmenin aymazlığı yüzünden iktidarı Demirel’e kaptırdılar. Demirel yüzü ile bedeni ayrı tarafa bakan ‘avatar’ gibiydi.

1995 seçimlerinde, daha önce kapatılan Selamet Partisi’nin yerine geçen Refah Partisi birinci parti olunca CHP ile birlikte Demirel’in de eteği tutuştu. RP’nin iktidar olmaması için her yol denendi. Çünkü RP, kıbleyi ebediyen değişmeyecek şekilde Kabe’ye çevirme niyetinde idi. O yüzden ona yol vermek istemediler. Ama Çiller başkanlığındaki DYP, RP ile koalisyon yapmayı kabul edince çanlar RP için çalmaya başladı. Kıbleleri aynı olan asker, CHP ve Demirel ittifak etti Erbakan postmodern –darbenin de moderni mi olurmuş- dedikleri bir darbe ile iktidardan indirildi.

Artık millet net anlamıştı ki, ne CHP, ne asker ve ne de Demirel’in kıblesi kendi kıblesiyle örtüşüyor. Bu üçlüye öyle bir ders vermeliydi ki, bir daha ayağa kalkmasınlar.

İşte 2002 seçimlerine öyle bir ortamda gidildi. Çiçeği burnunda bir takım siyasetçiler, RP’den ayrılıp farklı bir ekip oluşturmuşlardı. Ne RP’nin uzlaşmaz çizgisini yansıtıyorlardı, ne de ‘düzen partisi’ denilen partilerin yöneticileri gibi davranıyorlardı. Halkın içinden gelmiş ve onların diliyle konuşan, kıblesi Kabe olan bir ekip!.

Haklarında envai türlü rivayetler dolaşıyordu. Hatta Amerika’nın ve Batı’nın Türkiye’ye yaptıramadıklarını bu ekip eliyle yapmak istediği söylendi. (Dileyen açıp o dönem gazetelerine baksın.)

Türkiye’nin dönüşü olmayan bir yola sokulacağı, Amerika’nın ve İsrail’in uşağı olacağı falan… O yüzden de el altından ve üstünden bir yığın darbe senaryoları, tehditler, entrikalar, internet üzerinden darbe girişimleri falan başlamıştı. Ama bu kere karşılarında, ne hemen şapkasını alıp kaçan ‘Sülo Efendi’ vardı, ne de ‘biz askeri çok severiz, askerle aramızda hiçbir şey yok’ diyen ama kan ter içinde askerin dayatmasını da onaylayan Erbakan vardı.

Dik duran, direnen ve yüreğindeki bireysel cesareti ile milletin kıblesi üzerinde durmaya devam edeceğini gösteren bir lider vardı. Belki devlet tecrübesi, tarih bilinci yoktu fakat bir şeyi iyi biliyordu: Milletin yönelmek isteği kıble hak kıbledir, ona uyan muvaffak olur!

Öyle de oldu…

***

Şimdi yeni bir seçime doğru gidiyoruz. Eğer AK Parti milletin kıblesi üzerinde sabitkadem ise yine kazanır. Ama onlar da DYP ve ANAP’ın yaptığı gibi arkalarındaki desteğe aldanıp ‘kıble benim’ ve ‘ben dersem o’ derlerse veya diyorlarsa hiç şüpheniz olmasın onun da burnu sürtülür.

Bu konuya iki sebeple girdim. Birincisi İsviçre’den bana gönderilmiş bir mail, diğeri ise, referandumda yiğitçe ortaya çıkıp, milletin kıblesinden yana tavır koyan –daha önce de millet adına canlarını ortaya koymuşlardı- ‘Bağımsız Ülkücüler’i, kimin saflarına katacağı meselesi…

Yıllardır İsviçre’de yaşayan aklına, fikrine ve istikametine kefil olduğum ve sağlam bir Müslüman olduğuna şahit olduğum sevgili dostum –ki bugüne kadar hep Milli Görüş çizgisindeki partilere ve en son da Ak Parti’ye oy vermiştir- bana şu maili göndermiş:

“Seçimler yaklaşıyor. Tabii ki yine oyumu kullanacağım; Hangi kimliğimle (hale-ti ruhiyem) ile oyumu kullanmam gerektiğine bir türlü karar veremiyorum. Fikir verir misiniz?

Eğer ‘aklım’la oy kullanacaksam Ak Parti’ye oy vermem lazım. Eğer ‘dini duygularımla’ oy kullanacaksam Saadet Partisine oy vermem lazım. Eğer ‘mantıkî’ duygularımla oy kullanacaksam CHP ye oy vermem lazım. (Dikkat! bugüne kadar CHP’ye hiç oy vermemiş bir insan bunu düşünebiliyorsa bunu görmek gerekiyor!). Eğer ‘milli’ duygularımla oy kullanacaksam MHP ye oy vermem lazım. Eğer aptallığımla oy kullanacaksam daha çok nakit verene oyumu vermem lazim…

Şimdi sizce hangi duygumu ön plana çıkartarak oyumu kullanmamı tavsiye edersiniz? Evet biliyorum ‘akıl’ olmadan olmaz ama…”  diye devam ediyor.

1-   Bence Ak Parti, bu noktadan bir kere daha kendisine bakmalı. Neden 30 yıldır çizgisini hiç değiştirmemiş ve son iki seçimde de oyunu Ak Parti’ye vermiş bir insan CHP seçeneğini bile mantıkî buluyor. Siz ‘kafası karışmış’ diyemezsiniz. Kafası karışmış olsa bile, bunda kendi kabahatinizi de görmek zorundasınız!

2-   Benim kanaatim, Ak Parti bu dönemde, sadece milletvekillerini yenilemekle kalmamalı. Kendisini ciddi bir revizyondan geçirmeli ve hakikaten milletin partisi olduğunu bir kere daha kanıtlamalı. Kıble’sinin hak olduğu yönünde bir ‘kalibre’ ayarı yapması gerekiyor. ‘Yiyicilik’ ve ‘kayırıcılık’ söylentilerinin birer ithamdan ibaret olduğunu-eğer gerçekten öyleyse- nefsül emirde ispat etmelidir. Aksi takdirde, günah milletin olmaz.

3-   Bu çerçeveden, Ak Parti yöneticileri, hem taze bir kan hem diri bir ruhu partiye katmak istiyorlarsa yüzlerini bağımsız ülkücü harekete çevirmeliler. Bu, en azından milli duygularla hareket eden seçmeni de yanlarına çeker. Hem de Türkiye’nin, yönünü yeniden Kabe’ye çevirme girişimi olan Referandum oylamasında, bütün saldırı ve kınamalara, bütün tezviratlara rağmen, halkın ve milletin yanında saf tutmayı göze alan ve ‘evet’ diyen şu insanlara karşı kadirşinaslık yapmış olur.

Ak Parti, gerçekten taze bir kana ihtiyaç duyuyorsa, nasıl ki sosyal demokrat Ertuğrul Günay’ı saflarına katarak bir açılım yapmışsa, bu bağımsız ülkücüler hareketinden de bir takım isimleri kendi safına alarak, müthiş bir desteği arkasına almış olur. Hem gerçekten, Türkiye’nin psikolojik zemini de böyle bir atılıma ihtiyaç hissettiriyor.

Millet olarak da onlara teşekkür borçluyuz. Ak Parti mademki geleceği kurma iddiasındaki en büyük partidir; referandumda hem yüreklerini hem fiili çabalarını ortaya koyan İrfan Sönmez, Selçuk Özdağ, Nihat Eren ve Ömer Özkan gibi isimleri mutlaka safına katmalı. Bu isimler tek başına bile, seçimlerde ‘milli duygu’larını önceleyen seçmeni etkilemeye ve kendi yanına çekmeye yeter.

Çünkü bu isimler gerçekten o kesimin bağrından çıkıp gelmiş ve çile çekmiş insanlar. Tabii ki bu hareketin öncüleri sadece bu isimler değil. Şimdilik ilk aklıma gelenleri söyledim.

Evet, millet 2002 ve 2011 sürecinde gerçekleşen gelişmelerle yönünü yeniden Kabe’ye yöneltmiş bulunuyor. Bu hal üzere devam edilip edilmeyeceğini bu seçimler belirleyecek. Bu açıdan, Ak Parti’nin fiili ve fikri yeni katılımlara ihtiyacı olacak.

Bizden söylemesi…

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir