Tanrı ile Güreşen İsrail!

Yahudilere göre bir insan Yahudi değilse zaten insan sayılmaz. Dinden tecerrüt etmiş Batıların, Batılı olmayan bir insanı, insan saymamaları alışkanlığı da Yahudiler ’in onlara bir armağanıdır.

Hem zaten kıyamet alametidir: Dünya zulüm ve adaletsizlikle dolacak ki gelecek olan ve insanlığa yeniden adaleti tattıracak zat, vazife başı yapmasın!

***

Tevrat’ın ‘Tekvin’ Sifri’nde ‘Yukab’un tanrı ile güreşmesi’ bahsi var. İsrail’in şu anda tüm dünya ile güreştiği gibi…

Hile yaptığı[1] ve hile ile elinden ilk oğulluk ve dolayısıyla peygamberlik hakkını aldığı(!) ağabeyi Esav’ın hışmından kurtulmak için kaçıp gittiği Harran’dan dönerken yolda Tanrı ile güreşen Yakub’un tevrattaki hikayesi hiç de rahmani ölçülere sığmaz. Harran’da 20 yıl kalan ve sonra babası İshak’ın bulunduğu Kenan eline dönmek ister. Dönüş yolunda Yaabuk ırmağı kenarında birileri ona, ağabeyi Esav’ın  onu 400 adamla beklediğini haber verir. Yakup korkar. Ama ağabeyini de iyi tanıdığı; ‘daha doğrusu onu para ile satın alabileceğini bildiği’ için onunla karşılaşmadan önce çok miktarda davarı çobanları vasıtasıyla ona gönderir ve ağabeyinin yatışmasını sağlar.

Kendisi, çobanlarından haber gelmesini bekler. O gece orada kalır. Sonra gece yarısı kalkar ve hanımlarını, çocuklarını ve davarlarını nehrin öbür tarafına geçirir. Sonra tam kendisi de geçecekken bir adam peyda olur ve onanla güreşmeye başlar.

Güreş, gün ağarıncaya kadar devam eder. Yenişemezler. Sonunda adam, Yakub’un kuyruk sokumuna dokunur ve onu incitir. Ama Yakup yine güreşi bırakmaz. Sonra adam der ki “Gün ağarıyor, bırak beni gideyim”. Bunun üzerine Yakub der ki ‘beni kutsamadıkça seni bırakmayacağım’

Sonra adam, Yakub’a ismini sorar. “Adım Yakub” deyince adam şöyle der:

“Bundan böyle sana İsrail diyecekler. Çünkü sen tanrı ile ve insanlarla güreştin ve onlarla baş ettin!” sonra Yakub’u kutsar ve gözden kaybolur. Yakub o yere “Pani El” adını veriri. Çünkü der “ “Tanrı ile yüz yüze geldim ve canım bağışlandı”

Böylece biz Yakub’un güreştiği adamın tanrı olduğunu öğrenmiş oluruz.

***

Biz Müslümanlara gere bu, sapıkça bir yaklaşımdır ve uydurulmuş bir kıssadır. Ama işin aslı öyle değil. Bu kıssa Tevrat’ın tüm yazılımlarında var. Bazı yorumlarda, o adamın Melek Mikail (as) olduğu söylenir..

Bu kıssayı neden anlattığımı artık anlamış olmalısınız. İşte görüyorsunuz, küçücük bir İsrail devleti, tüm dünya ile ve dünyanın tüm caydırıcı kurumları (BM, NATO vs.)ile dalga geçiyor. Hepsi ile bilek güreşi içine girmiş ve hepsinin de üstesinden geliyor. Tanrı ile ve insanlarla güreşmek bu değil de nedir?

Hadi bakalım sen ey Müslüman ve senin tüm devletlerin! Bir buçuk milyar insansınız. İsrail dünyadaki tüm nüfusunu birleştirseniz 30 milyon ya eder ya etmez. Bütün devletlerinize, bütün halklarınıza bütün imkanlarınıza meydan okuyor ve Razan gününde bayram gününde sizin kardeşlerinizi katlediyor. Sesinizi çıkarabiliyor musunuz?

Hayır?

Peki neden?

Çünkü siz, kendi zalimleriniz olan Saddam’ın, Esad’ın, Sisi’nin yaptıklarına, meydanlarda kendi insanlarını yüzlerle binlerle katletmesine ses çıkarmadınız ki? Saddam öldürünce bir şey ok, Esad öldürünce bir şey olmuyor. İsrail öldürünce mi onurunuz zedeleniyor?

Sadece Tükürüklerinizle saldırsanız boğarsınız tüm İsraili. Neden hepiniz sus pussunuz? Şu netice size müstahak değil mi?

Ben artık dua da etmiyorum. İçine katran katılmamış duanın ne ehemmiyeti var? Allah bizi, duası kabul edilmeye dahi değer bulmuyor demek ki.

Kadının biri, bir gün peygambere diyor ki, “Ya Rasullalh, benim keçim uyuz, Günlerdir dua ediyorum, keçimim bir türlü iyileşmiyor” deyince, Peygamberimiz “Be kadın dualarına biraz da katran katsaydın ya. Keçinin uyuzluğu geçerdi!”

Çocukluğumdan beri Filistin için dua ediliyor Değişen bir şey yok. Pardon var, Filistin’de her gecen gün daha da Müslümanların işi içinden çıkılmaz hale geliyor! Ya diyeceksiniz ki Allah Yahudileri Müslümanlara tercih ediyor ki onları abad bunları berbad ediyor. Ya da diyeceksiniz ki -haşa- orada birileri Allah’a rağmen güç kullanıyor… Yahudiler kötü, siz hak üzeresiniz ya!

Cenab-ı Hak, zulmün ayyuka çıktığı o bölgelerle ilgili hükmünü verdiği İsra Suresinin ilk ayetinde kendisini “Ve Huve’s-Semîu’l-Basir” isimleriyle anar. “Ben her şeyi görüyorum ve işitiyorum!” diyor. “Oradaki zulmü de görüyorum ve feryatları da işitiyorum!” diyor.

Peki, öyleyse neden orada hala zulüm devam ediyor? Neden bütün dualarımıza ve yalvarmalarımıza rağmen Cenab-ı Hak müdahil olmuyor?

Tabii ki Allah mühlet verir. Zalime de mühlet verir. Son raddeye kadar! Ya vaz geçsin ya hışma tam müstahak olsun diye. Böyle düşünebilirsiniz. O zaman derim ki daha çok insan ve toprak kaybedeceksiniz!

Biz Müslümanların kendimizi murakabe etmeye ihtiyacımız yok mu?  Her gün bana sayısız mesajlar, meyiller geliyor “aman dua edelim, aman şu ayeti okuyalım, aman şurada toplanıp şöyle yapalım” diye. Etmiyorum, artık dua. Yüzüm tutmuyor. Sadece ‘Senden özür dilerim Rabim! Sen zulmetmezsin. Başımıza gelenlerin hepsi kendi ellerimizle yaptıklarımızın neticesidir!” diyebiliyorum.  Çünkü kabul etmiyor Allah duamızı. Yakın bir zamanda kabul edecek gibi de görünmüyor. Çünkü henüz Musa’mız yok Firavun ’un karşısına çıkacak!

Çünkü henüz Davut’umuz yok Golyat’ı alnının ortasından vurup devirecek! Dünün mazlumu Beni İsrail, bugünün zalim Firavunu, dünün mağduru Yahudi, Bugünün Calut’u olmuş!

Müslümanların yapabilecekleri bir yığın iş varken, “Allahım onları gebert!” diye dua etmeleri ise, Musa kavminin, Hz. Musa’ya  gelip “Sen ile Rabbin gidin savaşın, o topraklardaki cebbarları yok edin biz öyle gireriz o yurtlara” demelerinden farklı değildir. Biz Kur’an’ın o ayetlerini okurken, “Vay adi Yahudiler vay!” deriz. Şimdi bizim halimiz onlarınkinden farklı mı?

Hadi diyelim Türkiye Batının adamı! Ve Filistinliler Türk de değil. Peki, Araplara ne oluyor. İran’ı da katmıyorum. Şu Araplar, biraz akıllı hareket etseler, paraların çekseler, Petrollerine sahip çıksalar, batıya tavır koysalar…  Bir çare bulunmaz mı sanıyorsunuz?

 Bakın Yahudi’nin en kıymetli şeyi parasıdır ve canıdır. Parasını korumak için canını ortaya koyar. Canının gideceğini anlayınca da nesi var nesi yok hepsini verir. Irzını, kadınını, kızını rahatlıklar canını korumak için harcar. Ahd-i Atik’te, canını korumak için karısını çevredeki krallara peşkeş çekmiş –haşa- nibilerde söz edilir! Bunların tıyneti bu!

Eğer mallarına ve canlarına zarar geleceklerini bilseler her türlü tavizi verirler. Ama malları ve canları korunaklı ise, emin olun, size böcekler kadar kıymet vermezler. Tevrat’ta bahsi geçen ve bugün kokakolada herkese kanı içirilen, etlerin kırmızı görülmesini sağlamak için etlerimize de katılan kırmızı böcek bile onlar için sizden daha kıymetlidir…

Allah’ın âdetidir beyler. Evet, zalimi önünde sonunda cezalandırır. Haddini aşmış Yahudi’ye de haddini bildirir. Ama önce sizin bir Musa çıkarmanız lazım. Çünkü Allah Musaların eliyle Firuvanlara haddini bildirir. Siz bir Musa çıkaramazsanız, firavun sizin çocuklarınızı doğramaya devam eder!

Bu bir acayip sırdır. Ve Müslümanlar bundan habersizdir. Yan gelip yatmışlar, Allah gitsin onların cezasını versin istiyorlar.  Kusura bakmayın, Rab Teâla sizin için Yahudisine kıyamıyor demek ki! Belki de biz Müslümanlar hak ve hikmet nazarından onlardan daha zalim, Sünnetullaha ittiba noktasında onlardan daha gevşek, adetullahın tokadını yemek bakımından onlardan daha müstahak durumdayız ki, onlar bizi dövüyor biz ağlıyoruz!

Bakın, ciddi manada bir tek Türkiye çırpınıp duruyor. Onu da dört bir yanından bağlamışlar. Sevgili Arap kardeşlerimizin de bizi arkadan vurdukları bir harbin ceremelerinden henüz kurtulabilmiş değiliz. O mağlubiyetin bileklerimize taktığı prangaların acısı hala duruyor. Atamızdan yadigâr camimizi (Ayasofya’yı) bile müze olmaktan kurtaramıyoruz. İrapta mahallimiz bu kadar!

Şimdi ilk defa halkın seçeceği bir cumhurbaşkanımız olacak! Belki de onu istedikleri gibi kontrol edemeyecekler diye, bin türlü numaralar, düzenler çeviriyorlar. “Olur a, halka dayanan ve halktan gücünü alan bir lider bize minnet duymaz” diye korkuyorlar.

Çünkü bugüne kadar İslam yurtlarını idare edenlerin hemen hemen tamamı, ya onların seçtikleriydi veya iktidarlarının devamını onların himmetine hasretmiş kimselerdi. Ekseriyeti, halka rağmen milleti idare ettikleri için Amerika’nın Avrupa’nın İsrail’in gözlerinin içine bakmaya kendilerini mecbur biliyorlardı. Bu, hüküm başlangıçta  Sayın Erdoğan için de geçerliydi. Ne zaman ki Erdoğan yeter artık, biraz da milletime hizmet edeyim dedi, onu indirmek için her yolu denadiler ve deniyorlar. Ama şimdi görüyorlar ki o tam tepeye yerleşmek niyetinde.  Kendilerini dinlemeyen, itaat etmeyen bir Türk Başbakan veya Cumhurbaşkanı, onların düşlerini ve umutlarını karartıyor.

Bizim açımızdan elbette ki Erdoğan’ın da hoşlanılmayan halleri ve işleri olabilir ve vardır. Bana göre de be kendisine umut beslenildiği kadar olmadı. Ama bu bile onları ürkütüyorsa cidden daha önce bizi idare edenlerin ne kadar onlara merbut oldukları anlaşılıyor. İsrail’in, Hakan Fidan’ın MİT Müsteşarı olmasına itiraz etmesi, işlerimizin içine ne kadar nüfuz ettiklerini göstermeye yeter bir örnektir! Öyle olmasa, kim ne karışır bir devletin istihbarat örgütünün başına kimi getirip getirmediğine!

İsrail’in şu günlerde gemi azıya alması ve insaf sınırlarını zorlamasının sebebi dahi, Türkiye’nin iç dengelerini bozmaya yöneliktir. Türkiye’yi kendi yörüngelerinde tutabilme çabasıdır. Proje aday çıkarmaları falan hep birbiriyle ilintilidir. Olur a, ‘bu adama’ (Erdoğan’a) –nasıl olsa fevri çıkışlar yapabiliyor- bir fevri çıkış yaptırırız da milletin gözünden düşürürüz diye. O zaman kendi projeleri olan ve her istediklerine ‘baş üstüne efendim’ diyen birini cumhurbaşkanı yapabilirler belki!

Eğer Tayyip Bey zıvanadan çıkıp bir taşkınlık sergileseydi, Tüm dünya basını ayağa kalkacak ve Türkiye’ye böyle bir cumhurbaşkanı yakışmaz diyecekti. Sessiz kalsa –ki öyle yaptı- bu kere de diyecekler ki “İşte güvendiğiniz adam ve Türkiye!”.

Böylece hem Türkiye’ye ve Erdoğan’a olan güven zedelenmiş olacak hem de İslam Birliği’ne inanmış insanların yüreğindeki umut söndürülecekti.

İşte Ramazanda, Tüm İslam halklarının hassa oldukları bir dönemde İsrail’in bu küstahlığa kalkışmasının bir sebebi de budur. Türkiye’den başka kimsenin tepki vermeyeceğini iyi biliyorlar. Türkiye tepki verecek olsa hemen içerdeki adamları vasıtasıyla, tıpkı Suriye meselesinde olduğu gibi Türkiye’yi dünya kamuoyunda terörü destekleyen ülke konumuna düşüreceklerdi ve vaktinden önce oyuna sokmuş olacaklardı. Ama planları tutmadı, tutmayacak inşallah.

Türkiye, şimdilik Filistin meselesini, “Kardeş”  Arap halklarının meselesi bilmeli. İsrail’i diplomatik zeminde sıkıştırmak, onun keyfi, küfri ve cebri dayatmalarını uluslararası arenada teşhir etmek ve her fırsatta insanlık ailesi önünde utandıracak hale düşürmek için elinden geleni yapmalı. Ama bil fiil müdahil olmamak için sabırla hareket etmeli. Kur’an da Türk milletine onu tavsiye ediyor zira. İsra suresinin 3. ayetinde. Önce Araplar, elini taşın altına koysun ki Türkiye adım attığında bir netice alınabilsin!

Şu mesele, benzetmede hata olmasan, iki kumanın çocuklarının kavgasıdır. Hacer ile Sara’nın çocukları… Nuh’un çocukları, bu işe müdahil olduklarında savaşın rengi değişecek.

Bunu İsrail biliyor;  ona Kuzeyden; kavimler kıran kavimden hışım geleceğini biliyor. O yüzden de Nuh’un çocukları diye bilinen Türkleri ya vaktinden önce işin içine çekerek, devre dışı bırakmak istiyor ya da kendi boyunduruğu altında tutarak oradaki varlığını uzatmak istiyor…

Şunu söyleyebilirim. İsrail’in kâmilen dâhil olacağı bir Müslüman- Yahudi savaşı, dünya savaşı olacaktır. Bunun zamanı  da ‘Va’dül Ahiret’tir.  Henüz vakit gelmiş görünmüyor. Çünkü daha Araplar ellerini ciddi manada taşın altına koymadılar. Ve Yahudiler de yapabilecekleri zulmün nihayetine gelmediler. Müslümanlar ın ‘leş gibi pasif’ halden kurtulmaları için daha çook sineklerin üstümüze üşüşmesi gerekiyor!

Bilmiyorum, Araplar, Filistinliler aslen Arap olmadıkları için mi sahiplenmiyorlar yoksa İsrail Arapların bütün hamiyetlilerini uyuşturmuş mudur? Hadi Kıpti Sisi iktidarı bir Yahudi projesidir.  Diğer Araplara ne oluyor? Ürdün, Suriye, Sudan, Yemen, Arabistan, Katar, Kuveyt, Emirlikler, Irak, Libya vs vs. hiç birinden ses çıkmıyor. Arabistan kralının yaptığı açıklama da bir yasak savmadan ibaretti. İran’ ı saymıyorum. İran zaten hiçbir dönemde Sünnilerin arkasını çalmadı, çalmayacak da!

İş yine araplara düşüyor. Onların uyanması için de daha epey zamana ihtiyaç var!

Dolayısıyla, diyebiliriz ki ‘Yakubun, tanrı ile güreşi’ sürüyor. Ve gün ağarıncaya kadar da süreceğe benziyor.

Biz Müslümanlar, imanın izzet ve basireti ile kendimizi donatabilirsek belki Allah, ‘tanrıya bile kafa tutma küstahlığı içindeki İsrail’in haddini bildirir! Belki diyorum, çünkü İsra suresinin 8.ayeti, bu yaptıklarının ceremesini dünyada çekmeyebilecekleri, cehenneme havale edilebilecekleri ihtimalini hissettiriyor.


[1]) Yakub ile Esav ikizdirler. Yakub önce doğmak ister fakat nedense tekrar içeri kaçar ve Esav önce doğar. Yakub ise onun topuğundan tutmuştur. Ve topuğuna asılı olarak doğar. Babası İshak bunu bir tür hainlik kabul eder ve ‘topuktan tutan adam’ anlamına ona Yaakov der. (Tevrat’a göre Yılan da hep topuktan ısırır insanı)Tevrat’ın bize aktardığı Yakub, haşa, düzenbaz, hileci, aldatan, peygamberliği bile babasını aldatarak ele geçirmiş biridir. Ağabeyi Esav’ı, bir tas çorba vermez. Yalvartır ve sonunda “ilk oğulluk hakkını bana verirsen sana çorbayı veririm” der ve ondan ilk oğulluk hakkını alır. Esav, düzgün, yiğit, dürüst ve fedakârdır. Çalışkandır. Kenidin hep dışarılara atar av avlar babası İshak’ın istediği işleri yapar. Yakup hep evde oturur. Nnasisin dibi dişindedir. Güzel yamaklar yapar. Ana kuzusudur. Baba İshak Esav’ı sever. Esav tüylü ve kırmızımtıraktır. Yakub tüysüzdür ve Annesi ide onu sever. Anne Rebaka, baba İshak’ın Esav’ı kutsayacağını anlayınca, bir  tezgah kurar. Oğlu Yakubun ellerine yüzlerine kılar yapıştırır. İshak’ın gözleri görmediği için Yakub’u Esav diye lutturmak isterler. İshak da yutar. Ve Yakub’u kutsar. Biraz sonra avdan dönen ve babasının istediği etleri getiren Esav, durumu anlayınca kendisinin aldatıldığını anlar. Anlar ama İshak iş işten geçti der… Böylece Yakub peygamber olur. Yani Anne Rebaka ile oğul Yakub, İshak’ı da Allah’ı da aldatırlar ve Yakub7un peygamber adayı olmasını sağlarlar! (Tekvin, 25. Bab ve sonrası). Bana öfkelenmeyin Tevrat’ta böyle yazıyor!  Esasında bu kıssa, anlayana çoook şey anlatır!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir