Türkiye ve İslam Birliği

Gözlerimdeki bir sorundan dolayı bir iki haftadır yazamadım. Doktorların dediğine bakılırsa bir süre daha kendi kendime yazamayacağım.

Bu yazıyı dahi eşimin yardımıyla yazıyorum. Rahmetli Cemil Meriç’e selam olsun… Sizin dualarınıza ve Allah’ın (c.c.) Şafi ismine muhtacım ve muntazırım.

***

Türkiye Cumhuriyeti devleti kritik bir dönemden geçiyor demeyeceğim. Şu günlerde bir devletin bekası için tehdit sayılabilecek en ciddi meselelerle karşı karşıyayız. Ve üstelik bu tehdit sadece Türk milletinin geleceğine yönelik değil topyekûn ümmete yönelik. İslam dininin varlığına, kimliğine ve bekasına yönelik…

Çünkü Suriye etrafında yaşanmakta olan hadiselerle ilgili herkesin kafasında bir plan var amma bölgede diğer devletlerin de katılacağı sıcak çatışmalar süreci başladığında işin nereye varabileceğini “bilen” yok. Belki de beşerin de ölüm kalım mücadelesi olacak olayla karşı karşıyayız. Eğer Suriye etrafında yaşanan bu süreç, işi,  ahir zamanda yaşanacağı haber verilen yevmü’l-melhameye götürecekse bu belki beşer için yeni bir başlangıç veyahut son olacaktır.

Biz Peygamberimizin (s.a.v.) “Kıyamet kopuyor olsa bile elinizdeki fidanı dikin.” Sözünden hareketle iyi için her zaman bir çare bulunabileciğini farzediyoruz. Bu hadis, aynı zamanda olayların sonu denilen noktada bile geleceğe dönük daima bir umudun, yeni bir yolun ve çıkışın var olduğunun göstergesidir.

Hem biz zaten netice almakla değil; üstümüze düşeni yapmakla mükellefiz. Bu çerçevede hadiselerin merkezindeki ve hedefindeki ülke ve millet olarak dünyada olup bitenleri doğru değerlendirmeli; bu görev çerçevesinde o doğrulara uygun tavırlar geliştirmeliyiz.

Ben sağlık sorunlarım sebebiyle yazamadığım şu son iki üç haftada içinde bulunduğumuz şartlar bakımından Türkiye’yi yakından ilgilendiren üç dört hadise yaşandı. Bunlardan ilki, önce Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın ve ardından da Başbakanımız Ahmet Davutoğlu’nun Arabistan’ı ziyareti ve buradan aldıkları kararlardı. Bir kısmı askeri olan bu kararların içinde en önemlisi hiç şüphe yok ki bir İslam ordusunun kurulması kararıdır. Bu karar son derece önemlidir. Osmanlı’nın yıkılışından bu yana Müslümanların attığı en önemli adımdır. Bu bir tür “reisi olmayan hilafet ilanı”dır denilebilir. Ve yine takdire şayandır ki İran ve birkaç baskı altındaki devlet hariç bütün İslam devletleri tarafından da ilgi gördü. Bu gerçekleşir veya gerçekleşmez –gerçi şu ana kadar 38 ülke bu karara katıldıklarını ilan ettiler- bu ordu fikri, Doğu ve Batı gayrimüslimleri için bizim düşündüğümüzden daha fazla anlam içeriyor. Nitekim bu fikrin ilk meyvesi Çin’in Suriye etrafında yaşanacak olaylara katılmayacağını deklare etmesi, Rusya’nın da Suriye’de muhaliflere ateşkes önermesidir.

Batı’nın duyduğu telaşın en önemli göstergesi de bu değil üstelik. Papa ve Rus Patriği’nin 1000 yıl aradan sonra bir araya gelip buluşmaları, çok daha önemli bir göstergedir. Bu da gösteriyor ki Batı’nın telaşı çok daha yüksektir. Batı hem “din” hem de “toplumsal gelecek” açısından kendisini tehdit altında hissediyor. İslam zaten şu darmadağınık haliyle bile “Batılı hayat” için bir tehdit oluştururken bu ordunun kurulması ile gerçekleşecek İslam ittihadı, sadece devletlerin çıkarlarını etkilemeyecek; sosyal yapıyı ve dinler arasındaki mücadeleyi de İslamın lehinde değiştirecektir.

Mamafih bu “vaadedilmiş bir haldir” ve biz de bu vaadin gerçekleşeceğine iman ediyoruz. Çünkü Kur’an, İslamın bütün dinlerin üstünde bir yer kazanacağını haber veriyor: Liyüzhirahu ale’d-dini küllihi. Ve kefâ billâhi vekîlâ.” (Fetih Suresi,  …….) Allah (c.c.) bu işi bizzat kendi uhdesine aldığı için bundan şüphe duymak insanın inancına zarar verir.

***

Türkiye, bilerek veya bilmeyerek şu anda dünyanın “kabadayı”lığını yapan iki ülkeye net bir tavır koydu. Bunlardan biri Rusya. Biz mi düşürdük başkaları düşürüp bizim üstümüze mi attılar bilemiyorum ama görünüşte Rusya’nın uçağını biz düşürdük. Hemen ardından kıyamet kopacağı zannedildi, hiç de ciddi bir şey olmadı. Çünkü Rusya ve ekonomisi gırtlağına kadar bir krizin içinde. İşte bu, Cenab-ı Hakk’ın bir cilvesidir. Eğer Rusya ekonomik bir krizin içinde olmasaydı Türkiye’ye o “uçak kazası” daha ağır ödetilebilirdi.

Diğer kabadayı dediğimiz ise Amerika. Amerika, kendi çıkarları ve özellikle de İsrail’in baskısı sebebiyle bizim için PKK’dan farklı olmayan PYD’ye arka çıkıyordu. Hatta Kobani bahane edilerek Suriye’nin PKK’sı olan PYD’ye bir ülkenin savunmasına yetecek kadar silah desteği yaptı. Türkiye de bunları sadece izlemekle yetindi.

Batı’nın bu şımarık oğlanları bütün dünya tarafından desteklendiğini bildikleri için Türkiye’nin defalarca uyarmasına rağmen kendilerine belirlenen sınırın batısına geçtiler. Ve Türkiye için tehdit sayılabilecek bir tutum benimsediler. Türkiye de Amerika’nın bütün rica ve baskılarına rağmen PYD’yi vurdular ve vurmaya da devam edecek görünüyor. Kaba bir ifade ile Türkiye “Ağa’nın tetikçisi”ni vurdu. Böylece bugüne kadar birbirlerine karşı düşman numarası yapan ama aslında Türkiye sözkonusu olduğunda birlik olan “iki Ağa’nın” yani Rusya ve Amerika’nın da ayağına bastı.

Elbette bu iki kabadayı, önümüzdeki günlerde bunu gerçekleştiren siyasi ekibe bir ceza kesmek isteyeceklerdir. İçimizde bir yığın da işbirlikçinin varlığı düşünülürse bu, onlar için pek zor da olmayabilir. Ancak Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın yapmış olduğu İslam ordusu hamlesi ve bunun 38 ülke tarafından kabul görmesi onların oyununu bozabilir. Eğer gerçekten bu ordu kurulursa Suriye’de bulunan herkesin ve özellikle de İran’ın bölgeye ilişkin politikasını gözden geçirmesi gerekiyor. Ve tabi İsrail’in de… Zaten işin vahametini ilk idrak eden İsrail oldu. Nitekim İsrail, İngiltere ve Amerika istihbaratları, bu gelişmeyi “çok acil” kaydıyla merkezlerine bildirdiler.

***

Bu ordunun kurulmasının İslam dünyasına bakan yüzünü değerlendirecek olursak… Bu gelişmeler ışığında iki İslam halkının mevcut tutumlarını acilen gözden geçirmeleri gerekiyor. Bunlardan biri Kürtlerdir, diğeri de İran milliyetçisi Farslar…

Kürtler ta evvelden bu yana hep İslam ittihadından yana tavır koydukları için onların meseleyi çok kısa zamanda kavrayabileceklerini ümit ediyorum. Çünkü şu anda Kürtler eliyle İslam dünyasında yaptırılan operasyonların büyük bir kısmı Kürt halkının da tasvip ettiği şeyler değil. Kürt halkı, tabir-i caizse, kendilerini, birtakım oldubittilerin içinde buluyorlar. Çünkü şu anda Kürtler adına inisiyatifi ele geçiren karar verici grup Pakradunidir.

Fakat İran başka… Ben şahsen kurulacak İslam ordusunun öncelikli görevinin Suriye muhaliflerinin desteklenmesi olmadığını düşünüyorum. Öncelikli görevi, İslam dünyasında paramiliter 250 bin asker yetiştirdiklerini söyleyen –ki kendi resmi ifadeleridir. “Mehdi için 250 bin asker yetiştirdikleri”ni ifade ettiler- İran olması gerekiyor. Eğer bu ordu bir operasyon yapacaksa öncelikle İran’ı İslam dünyasına karşı takındığı bu tutumundan vazgeçirmelidir. Vazgeçirmediği takdirde onu temel düşman bilmeli ve ilk iş olarak İslami sahayı bu paramiliter askerlerden  temizlemelidir.

Eğer İran devleti İslam ittihadı önünde mani olmaya devam ederse bu ordunun bir diğer görevi de Amerika veya Rusya’yı bu bölgeden uzaklaştırmak değil, onların buraya gelişlerinin alt zeminini sağlayan İran’ı hedef almak olmalıdır.

Tarihte “Şii İran”, İslamın ana aksı olan Sünni iktidarlara karşı daima Batı ile işbirliği yapmıştır. Nitekim Haçlı Seferleri sırasında gelen Haçlı orduları kendilerine ciddi lojistik destek veren Şiileri işbirliğine hazır bulmuşlardır. Sonra bu Haçlı sürülerini bölgeden uzaklaştırmak için çare arayan Selahaddinî Eyyubi’nin de fark ettiği gibi Haçlılarla bir savaşa girişmeden önce ön ve arka cephenin, Heterodoks düşünce mensuplarından (Karmatiler, İsmaililer, Zeydiler ve Nuseyriler ki Şii gruplardı) arındırılması gerekiyordu.  Selahaddinî Eyyubi de öncelikle bunu yaptı ve bölgede bir homojenlik sağladıktan sonra Kudüs’ü Haçlılardan geri geri almayı başardı.  Nitelik bugün de İslam dünyasında bir huzur, istiklal ve başarının sağlanması isteniyorsa öncelikle sahanın, dış düşmanlara destek veren bu tür gruplardan temizlenmesi gerekiyor.

Ve şimdi eğer Kudüs yeniden alınacaksa, yani İslam dünyasının “mal ve can kudsiyeti” sağlanacaksa bunun birinci yolu, İslam ittihadına değil katılmak, mani olmak için her yola başvuran İran faktörünü kontrol altına almak gerekiyor.

Demek ki şu anda Türkiye’deki siyasi ekibin dikkatle izlemeleri gereken temel siyasi olayların başında, bu ordunun tahakkuk ettirilmesi geliyor. Çünkü bu Rus Patriği ile Vatikan işbirliğinin karşımızda nasıl bir cephe var edebileceğini  henüz bilemiyoruz. Ve ardından bu işbirliğinin neleri ihtiva ettiğinin anlaşılması, buna karşı Batı dünyasında işbirliği yapılabilecek sağlam grupların aranması (hatırlayın Osmanlı Vatikan’a karşı Luther’e ve Protestanlara ciddi manada destek vermişti. Hem zaten Mesih’in Mehdi’ye ittiba edeceği inancı da bu çabalarımızı meşru kılıyor), Türkiye’deki mevcut siyasi ekibin varlığına ve iktidara yönelecek olayların (bunlar demokratik haklar adı altında da gündeme gelebilir) önlenmesi gibi ciddi meseleler duruyor.

Sonuç olarak Türkiye bu İslam birliği meselesini, sadece bir din meselesi olarak görmemeli; Türk milletinin varlığını ilgilendiren hayati bir gelişme olarak değerlendirmelidir.

Hem ordu hem siyasi ekipler bu noktada ciddi manada bilinçlendirilmelidir.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir