Türkiye’de Darbeler Dönemi Sona Erdi mi?

On İki Eylül günü, TRT Arap televizyonunda katıldığım Elvan-ı Seb’a programında, sunucu bana ‘Türkiye’de artık darbeler dönemi kapandı’ diyebilir miyiz diye sordu?

Ben de “evet, diyebilmek için henüz erken” dedim. Şaşırdı. Galibe benim, “evet” diyeceğimi bekliyordu. Ama sanırım kendisi de ‘o dönemin hala kapanmamış olduğuna’ inandığı için de aynı fikirde olmaklığın tavrını gösterdi.

Fakat sanıyorum aynı görüşte olmamızı sağlayan gerekçeler aynı değildi. Çünkü dünyanın her yerinde darbeler iktidarlara karşı yapılır ve birileri, silah zoruyla birilerini iktidardan indirip yerine kendileri geçerler. Darbe yapma mantığı budur: ‘Ben senden daha iyi yaparım!’ Yahut ‘sen bu işi yapamıyorsun, bırak ben yapayım!’

Bizde ise darbelerin amacı çok başkadır. Asıl amaç iktidara gelmek değildir. Çünkü bizde darbeler iktidara karşı yapılmıyor. Millete karşı yapılıyor.

‘Tanzimat’  darbesinden tutun da Islahat fermanına, Meşrutiyet ilanına, 31 Mart vakasına, milletin ‘Milli Mücadele’,  galiplerin ise ‘İstiklal Harbi’ dedikleri Cumhuriyet ve arkasından gelen inkılâplara varıncaya kadar ve cumhuriyet döneminde yapılan tüm silahlı müdahaleler, Türk Milleti’ne daha da doğrusu Türk milletinin kimlik arayışına indirilmiş darbelerdir!

Amaç da; Türk Milletinin, Kuran ile yeniden buluşmasını önlemektir! Evet sivil ve askeri tüm darbelerin nihai amacı; Türk Milletini, Batı için Tehlike olmaktan çıkarmaktır!

Osmanlı’da Darbeler Siviller Eliyle Yapılıyordu

Osmanlı dönemindeki darbelerin arakasındaki gizli güç; asırlarca, Avrupa’da İslam’a ve Müslümanlara karşı ‘Haclı itifakları’ oluşturan gizli maksat ve saklı ruhtur. Karşımıza şu veya bu devletin ittifak etmiş haliyle çıkması bir şey değiştirmez. O ruh, her daim, Müslümanların zayıf anlarını kollamış ve her fırsatta saldırmış, İslam’ı, kendisi için kutsal saydığı topraklardan çıkarmak istemiştir. Bu maksat,  Osmanlı Devleti’nin, artık aşılmaz bir duvar gibi karşılarına dikilmesine kadar devam etmiştir. Nitekim Osmanlı onlar için aşılmaz ve geçilmez bir serhat olmakla kalmamış, onları kendi yurtlarında dahi rahat bırakmayarak, uzun müddet, böyle bir niyete kapılmalarına bile fırsat tanımamıştır. Osmanlı ile baş edemeyeceklerine inandıkları için, sonunda ‘aleni vurmaktan ise içini ve iç bürokrasisini ele geçirerek onu yıkmaya’ yönelmişlerdir.  İşte darbelerin gerekçesini bu niyette aramak gerekir.

Tabii Osmanlı’nın içine müdahale etmek de o kadar kolay değildi. Çünkü Osmanlı, kendisi ile gayrı arasındaki dış ilişkilerini, tamamen kendisi ve tek taraflı düzenlerdi. 18. Yüzyıla gelinceye kadar, herhangi bir elçinin Padişahı görmesi bile söz konusu değildir. Esasında bugün karşılıklılık esasına dayanan dış ilişkileri hala tam beceremiyor olmamızın altında yatan sebeplerden biri de Osmanlının, her şeyi tek taraflı düzenleyen alışkanlığının hala devam ediyor almasından kaynaklanıyor.  O yüzden Osmanlı gibi Türkiye de masada hep kaybediyor.

Osmanlının tek taraflı politika üretme alışkanlığının bir sebebi İslam fıkhı([1]) ise diğer bir sebebi ise kendisine duyduğu güvendir.  Bu güven var olduğu sürece de bu tavır değişmemiştir.

İlk Darbeci Mustafa Reşid Paşadır

Tabii Osmanlılar, Batılı başkentlerde olup bitenleri takip etmiyor değillerdi ama pek önem de vermiyorlardı.  Osmanlılar, dış ilişkileri sürdürecek memurlara ilk defa Karlofça Anlaşması sırasında ihtiyaç duydu.  Karlofça müzakerelerini yürütmek Rami Mehmet Paşa ile Rum İskerletzade Alexardre Mavrakordato’ya verilmişti.  Anlaşma Osmanlı için, kabul edilmesi zor şartlar içeriyordu ve o yüzden de, Osmanlı adına müzakereleri yürütenlerin rüşvet aldıkları söylentileri yayılmıştı. Nitekim her ikisinin daha sonraki yaşamları da rüşvet aldıkları şüphelerini doğrultacak şatafatta geçmiştir.

Bu örneği özelikle zikrettim, çünkü Osmanlının Batı karşısında sürekle prestij ve mevki kaybettiği 18. Yüzyıl boyunca Avrupa, Osmanlı adına müzakereleri yürütecek hariciye memurlarını asla rahat bırakmamış sıkı bir markaja alarak onlar eliyle Osmanlıyı içerden arzu ettiği şekilde düzenlemiştir. Mehmet Doğan’ın da bir eserinde belirttiği gibi Osmanlının çöküşünü hazırlayan Tercüme Odası, ve Hariciye Nezareti olmuştur. Osmanlı uzun müddet yabancı dil eğitimine önem vermediği için dış ilişkilerini hep azınlıklar eliyle yürütmüştür. Milliyetçi hareketlerin başlayıp da azınlıklar artık şaibeli hale gelince, Osmanlı dış ilişkileri Tercüme Odası‘nda yetiştirdiği memurlar eliyle sürdürmeye çalıştı. Ve yazık ki bu memurlar, hep 28 Şubat süreci sonrasında ithal edilen ekonomistler gibi, bizden ziyade onlara hizmet ediyorlardı. Silahsız darbelerle Osmanlı kendisini sürekli Avrupalıların himmetine muhtaç buluyordu…

Özellikle İngiltere’nin Osmanlı nezdindeki elçileri hiç boş durmamışlardır. Canning[2] diye bilinen bir İngiliz elçisi var ki 19. Yüzyılın ilk çeyreğinden üçüncü çeyreğin başına kadar dört kere gidip gelir ve her seferinde Osmanlının başına bir başka bela açar. Ve daima da bunu hariciye mensubu bürokratlar eliyle yaptırır. Bize büyük kahraman, büyük yenilikçi diye yutturulan Mustafa Reşid Paşa, ilk darbeci sivildir. Tanzimatın bütün umdelerini İngiliz elçiliğinde Canning ile birlikte hazırlayıp sonra da Osmanlıya dayatırlar. Bunun adı da Tanzimat olur. Esasında Osmanlı’da gerçekleştirilen ilk darbe Tanzimattır ondan sonra da Osmanlı belini doğrultamamıştır.

Tanzimat’ın açtığı yaralar sarılmaya başlanınca bu kere de yine İngilizlerin marifetiyle, Islahat Fermanı darbesi gelir. Bu da sivil bürokratlar eliyle gerçekleştirilir. 1800lü yıllar boyunca nerede ise Osmanlının tüm ipleri Hariciye memurlarının elindedir.  Çünkü Rusya karşısında sıkışan Osmanlıya yapılan Batılı yardımlar, sonuçta hep bir ‘yönetici zümre’nin iktiranını sağlamaya yönelik olmuştur. Tercüme Odası’nda veya Osmanlı diplomatik misyonlarında yetişmiş üst kademe Tanzimat ricali, İstanbul’daki yabancı elçiliklerle çok sıkı bir ilişki içindeydiler. Onların mevkilerini koruma noktasında elçiliklere dayanıyor olması, dış ülkelerin Osmanlı’nın içyapısına müdahale etme imkânını ve sonucunu da beraberinde getiriyordu.

Tanzimat bürokratları, ülkenin iktisadi kaynaklarının Batılı şirketlere peşkeş çekilmesini, bir kurtuluş reçetesi olarak sunuyorlardı. Biz onların bizdeki çıkarlarını garanti edersek onlar da bizim varlığımız garanti ederler, diye düşünüyor ve padişahları da bu yönde ikna ediyorlardı. Batılı efendilerinin telkinleriyle o kadar aşağılık bir haleti ruhiyeye bürünmüşlerdi ki Bat’ının onları kendi içlerine almasını, yegâne kurtuluş biliyorlardı. “Onları mallarımıza ortak edelim. Ortak olunca çıkarları gereği, haklarımızı ve topraklarımızı da korurlar” diye düşünüyorlardı… Fransız tarihçisi Guitoz‘un tabiriyle “Türkiye’yi Avrupa’da tutmak için Avrupa’yı Türkiye’de tatmin etmeyi” [3]esas alıyorlardı. (Bugün de aynı şeylerin yaşanıyor olması ne ilginç!)Batı karşısında bu kendini aşağı görme sendromu, onlara her hizmeti gördürüyordu;  ‘Batı onları kendi camialarına kabul etmeleri karşılığında kapılarında uşaklık yapmaya hazırdılar”. Onlardan gelen her talimatı huşu ile yapıyorlardı. O yüzden de askeri darbelere falan ihtiyaç yoktu. Zaten yönetici sınıf her arzu edileni emir biliyordu. Ama asla Batılıların istekleri bitmiyor, her yaptıkları hizmetten sonra çok daha fazla hizmet bekliyorlardı… Bilmiyorlardı ki, ağızlarıyla kuş tutsalar bile Hırıstiyan/Siyonist ittifak Müslümanlardan razı olmayacaklar  (Velen tarda ankel yahudu velen nasara…(Bakara, 120))

Abdülhamid Oyunlarını Bozdu Ama…

Batı’nın hariciye bürokratlarını kullanarak, Osmanlı’yı içinden vurduğunu ilk anlayan Padişah II. Abdülhamid‘ir.  Memurlarının kullanılmasına fırsat vermediği gibi, hilafetin manevi etkisini de dış ilişkilerde yeni bir güç dengesi olarak yanına almayı başarmıştır. Onların ikide bir azınlık haklarını bahane ederek iç işlerimize karışmalarına karşılık o da dindaşlık ve İslamlık haklarını öne çıkararak özellikle İngiliz müstemlekelerinde Batıya krşı direnç oluşmasını sağlamıştır.

Bu durum, ona karşı şiddetli bir kampanyanın başlatılmasına yol açtı. Batının tezgâhladığı bu kampanyaya en büyük destek içerdeki yandaşlarından geliyordu. Hele II. Abdülhamid, Siyonistlerin Filistin’de toprak talebine de karşı çıkınca iyiden iyiye ona düşman kesildiler. Çünkü Abdülhamit, onların ne içerde ne dışarıda düzen kurmalarına fırsat veriyordu.

Öte yandan hilafeti canlandırarak din bağını yeniden birlik ve beraberliğin mayası olacak şekilde teşkilatlandırınca İngilizler telaşa kapıldı. Çünkü bu yeniden “İslamı ve islam kardeşliğini” merkeze alan yaklaşım tutsaydı, İngilizlerin müstemlekeleri tehlikeye girecekti.

İşte İttihat ve Terraki partisinin kurulması ve ardından ikinci Meşrutiyetin ilanı, sonuçları bakımından, Türk Milletine indirilen en büyük darbenin ilkidir. Millet, meşrutiyet ve hürriyet geliyor sanmıştır ama Meşrutiyet eliyle gelen Osmanlının top yekun tasfiyesi olmuştur.  O darbenin yanında 12 Eylül darbesi çocuk oyuncağı kalır.

II. Abdülhamid’in hilafeti ve İslam kardeşliğini uyandırması, İngilizleri çok ciddi biçimde korkutmuştur. Osmanlının yıkılmış olmasıyla bile yetinmemişler, o kurumun herhangi bir şekilde yeniden canlandırılması halinde bütün menfaatlerinin tehlikeye girebileceğini düşündükleri için, hilafeti bir daha dirilmeyecek şekilde tasfiye etmek istiyorlardı.

Başlangıçta, hilafeti, kontrol edebilecekleri bir kurum haline getirmeyi düşündüler. Ancak hilafet kurumunun tabiatının buna müsait olmadığını ve özelikle Osmanlı hanedanından gelenlerin karakteristik yapısından dolayı bunun mümkün olamayacağını anlayınca, hilafeti Osman oğullarından alıp başka birine vermenin yolunu aradılar.  Fakat bunun da sakıncaları vardı. Çünkü tayin edecekleri halife kukla kabul edilecek ve kabul görmeyeceklerdi. Bir üçüncü yol vardı ama neticelerini kestiremedikleri için bunu kendileri yapmaktansa içerden birilerini eliyle yapmayı uygun gördüler; Hilafeti bütün bütün kaldırmak!

Ve Türk Milletine Vurulan En Büyük darbe…

İngilizler, Türk milletine vurulabilecek en büyük darbenin bu olacağına inanmışlardı. Lloyd George’un 1894’de, kabinesinde dile getirdiği, “Biz bu kitabı (Kuran’ı) Türklerin elinden almadıkça, onlara tam hakim olmayız. Onlara tam hâkim olmadıkça da Avrupa’da rahat oturamayız” dediği olay da böylece gerçekleşmiş olacaktı.

Çünkü, her ne şekilde olursa olsun, Hilafet kurumunun devam ediyor olması, bir gün mutlaka yeniden kendi mecrasına dönme ve tarih içindeki görevini yeniden üstlenme ihtimali vardı. O yüzden de o kurum tamamen ortadan kaldırılmalıydı. Ama bu, öyle gerçekleşmeliydi ki, İngiltere hükümeti asla bundan mesul tutulmamalıydı. Bu konudaki şaibelerden uzak kalabilmeliydi. Yeter ki, cihad ordusu olan Yeni Çeriyi ortadan kaldıran II. Mahmut gibi ‘modern’ bir kahraman bulunabilsindi!

Bunun Osmanlı içinden çıkabileceğine ihtimal veremedikleri için, öncelikle Osmanlının tasfiyesi gerekiyordu. Bu tasfiye İttihat ve Terakki eliyle sağlandı. Yani gercek darbe Meşrutiyet ilanı altında geldi. Şu sıralarda da her şey demokrasi için yapılmıyor mu? Irak’a getirilen demokrasinin bedelini düşünün!  Osmanlıya getirilen meşrutiyet ücreti Osmanlının kellesi oldu.

Osmanlı yıkılınca, denildi ki, Türkler de kendi devletini kursun. Bu devlete bağımsızlığı verilecek ama, Türk milletinin yeniden ayağa kalkmasını sağlayacak her türlü imkandan mahrum edilecekti. Birinci Cihan Harbiden sonra başımıza gelenleri tam anlamak isteyenler, İkinci Dünya Harbi’nden sonra Almanya ve Japonya’ya dayatılanlara bakıp bir kıyas yapabilirler.

Dolayısıyla ‘milli Mücadele’ adıyla başlayıp sonra da ‘istiklal Savaşı’ adı verilen savaşın kahramanlarının ortaya çıkış şekilleri ve o savaşın seyri bu çerçeveden yeniden gözden geçirilmeli. O zaman Bandırma gemisinin gün ortasında nasıl olup da boğazdan geçip kara denize açıldığı, Samsun’a çıkarken asıl gündemin ne olduğu tam olarak anlaşılır… Bu mücadele gerçekten bir ‘milli’ mücadele miydi, yoksa ‘saltanatın temsil ettiği değerlere batı adına bir karşı çıkış mıydı?

İnsan gönlü istiyor ki biz de buna, tüm dayatmaların rededildiği bir Milli Mücadele diyelim. Fakat neticelere bakıldığında, Batı’nın savaş yoluyla elde etmek isteği tüm maksatlar, bu kahramanlar eliyle tahakkuk ettirilmiş! Niyetleri bu olmasa bile iş gelip bu neticeye varmış.  Başlangıçta birçok dindar âlim de bu mücadelenin ‘milli’ ,  -yani İslami karakterde- bir mücadele olduğunu sanarak onun içinde yer aldılar!

Fakat üstünlük tam olarak ele geçirilince, yapılanların hiç de milli karakterli olmadığı, aksine milletin maneviyatına ve dini değerlerine, kimliğine ve tarihi varlığına zarar verecek bir takım oldubittiler yaşandığını görünce büyük inkisar ile kenara çekildiler ama iş işten geçmişti. Güya bağımsız küçük bir devlete(!) sahip olmak karşılığında Türk milletini ayakta tutan tüm manevi değerler feda edilmişti. Haim Naom’un Lord Gürson’a verdiği söz gerçekleşmişti: “Siz bağımsızlığı tanıyacağınızı söyleyin, ben size manası alınmış sadece adı kalmış bir Türk getireceğimi garanti ederim!”  (Neye güvenmişti acaba bu sözü verirken!)

Maalesef, felaket bağımsızlık adı altında gelmişti! Doksan yıldır da millet o travmanın sersemliği içinde. Milletin yarı nüfusu dinsiz hale geldi, kalan yarı nüfusu ise beyne beyn! Acaba hangi darbe bundan daha derin olabilir.

Tabii ki Batı, bununla da yetinmedi. İşini garantiye almak için, bu modern devlete bir ‘kutsal gaye’; yüce bir amaç da tayin etmeliydi. İşte o yüce amaç, Medeni ve Modern olmaktı! Bu maksadı koruyup kolama işi de orduya verildi. Asırlarca ila-yı kelimetullah uğruna dört kıtada bayrak dalgalandıran milletin ordusunun en ulvi cihadı artık ‘moderniteyi korumak’ olacaktı. O da ancak Laisizmi -ki o müstemleke yönetimleri için yerel dinlerin imhasını öngören pagan bir dindir- korumakla mümkündü. İşte cumhuriyet döneminde yapılan tüm darbeleri meşru kılan gerekçe buydu. Ne zaman iktidarlar Müslüman halkın taleplerine yönelik bir açılım yapsa, ne zaman basit bir dindarlaşma görünse, hemen Batının sevk ve idaresindeki memurları -Osmanlıda sivildiler, Cumhuriyet döneminde silahlı- devreye girer, darbe yapar ve milleti yeniden Batının uşaklığında devam edecek kıvama getirirlerdi.

Bu açıdan bakıldığında, kim diyebilir ki Türkiye’de darbeler dönemi sona erdi!

Siz diyebilir misiniz?

Lozan’ın birçok saklı maddesi hala berdevam! Ve Türkiye hala İngiliz vesayeti altında… Nasıl ki Fransa Suriye’nin garantörüdür. İngiltere de hala Türkiye’nin garantörü. Evet Amerikalılarla iş görüyoruz ama bizimle ilgili nihai bir karar verilecekse bunun yeri İngiltere’dir. O yüzden de önemli kararlar arifesinde büyüklerimiz gidip onların fikirlerini ve emirlerini alırlar.

Dolayısıyla Türkiye bağımsız falan değil. Bu cumhuriyeti bize kurduranlar, hala sözün de sahibidirler. Dolayısıyla Türkiye önce gerçekten bağımsızlığını kazanmalı ki darbelerden de kurtulsun!

Askeri teçhizatınızı yapmanıza müsaade ediyorlar mı? Hayır! Peki askeri sanayisi olmadan nasıl bölgesel veya küresel aktör olunabilir ki! Siz Aselsan’da peşpeşe gelen insani kayıpların tesadüf mü olduğuna inanıyorsunuz? Devam edin!

(İran’a gösterilen toleransın çeyreği kadar bile bize tolerans göstermezler, göstermiyorlar. Çünkü İran hiçbir zaman onlara hasım olmadı. 1400 yıllık İslam tarihi boyunca İran, hiçbir zaman hiçbir şekilde İslam adına Batının karşısına dikilmedi. Aksine her daim, Batılıların yanında yer aldı. Birinci Haçlı Seferi ile başlayan ve 200 yıl boyunca bölgede varlıklarını sürdüren haçlı sürülerinin en büyük destekçisi ve yardımcısı bölgedeki bu heterodoks düşüncedeki kitlelerdi.  Bunu unuttuklarını mı sanıyorsunuz!)

Batı İçin En Büyük Tehlike İslam İli Özdeşleşmiş Türk Kimliğidir

Batının Asya’da tanımladığı gerçek düşman, onlar nezdinde İslam’ı temsil eden Türk milletidir. O yüzden asla ona göz açtırmazlar ve açtırmak istemezler.  Nitekim dikkat ederseniz, Türkiye’nin dizginini sımsıkı tutmuşlar ne izatıyorlar ne öldürüyorlar…

Ama biz de ümit varız ki bu millet mutlaka yeniden ayağa kalkacak ve dünyaya nizam koyacak. Onlar da bunun farkındalar ve o yüzden, içimizdeki adamları ile sürekli bizi bu idealden uzak tutmaya çalışıyor, bu ideali canlı tutmaya çalışanları toplumun gözünden düşürmeye çalışıyorlar Ve başarıyorlar da!

Yazık ki, Türkiye hala Lozan barış anlaşmasının saklı maddeleri ile sımsıkı bağlı. Devlet bürokrasisinin -özellikle de Hariciye teşkilatı- büyük kısmı, hala ölesiye Batıcı! Asker, medya ve bir yığın sivil örgüt hala ‘modernite’ maskesi altında Batının hizmetinde. Milli İstihbarat’ımızın milli tarafı kaldı mı -belki bu dönemde biraz bir şeyler yapıldıysa- bilemiyorum.

Şimdilerde bir eksen kasmasından yakınıp duruyorlar. Ak Parti eliyle yapılan bazı güzel değişiklikler var, evet ama bunların ne kadarı oturmuş henüz bilemiyoruz. Dolayısıyla, her hangi bir iktidar değişikliğinde, iplerin yeniden darbeci geleneğin eline geçmeyeceğinin garantisi yoktur.


[1]) O denemdeki İslam hukuku anlayışına göreİslam’a ait olmayan yurtlar ya ‘darul hap’tır ya ‘darül cihad’dır. Onların halkı eşit olamaz. Barış yapılanlar ise darü’l-sulhtur ve sulh devam ettiği sürece bir hukuku vardır… Bugün artık bu konuda farklı görüşler de mevcuttur. (MAB)

[2]) Lord Stratford de Redcliffe 1812’den 1865 yılına kadar en az dört kere İngiltere’nin Osmanlı nezdindeki elçiliğini yapmış, Reşid Paşa’yı elinde kukla gibi oynatmış ve hariciye memurlarının ofisinin bürosu gibi kullanmış bir adamdır. Yaptıkları açısından ona Türk Lavrensi dense yeridir… (MAB)

[3]) (bknz: Darbeler Müdahaleler ve Siyasi Sistem, D. Mehmet Dogan, s 22)

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir