Türkiye’nin Birliği ve Bütünlüğü!

Ey bu milletin hadimleri! Malumunuz olsun ki batı ikidir. Biri; nimetlerinden bizim de yararlandığımız; Hristiyanlık hakikatinden beslenmiş “rahmani” batıdır.

Diğeri; Roma dehasından ve Yanan felsefesinden nemalanmış, vahye karşı kör, hakikate karşı muannit, İblise hizmet eden pagan (sükeler) Batıdır. Habil ve Kabil gibi biri birine zıttırlar. O yüzden de şu beriki ötekini pusturmuştur!

Bizim Batı diye muhatap aldığımız ve karşımızda bulduğumuz bu paganist ve vicdansız kurumsallaşmış batıdır. Kuran bizi şu “kurumsallaşmış batı” (Yahûd ve Nasârâ)’ya karşı uyarıyor:

“(Ey Müslüman) Sen kriterlerine kesin kes uymadıkça, ne Yahudiyet (Yahudiler değil) ne de Hıristaniyet (Hristiyanlar değil) (kurumsallaşmış batı)  asla senden razı olmazlar. Onlara de ki: “Sizin (şeytani dehanın eseri olan keyfi ve küfri usul ve kriterleriniz değil), asıl, Allah’ın gösterdiği yol (hüdâ) doğru yoldur. (Ben ona uyarım)” (Ey Müslüman) Sana gelen ilimden (Kur’an’dan) sonra, eğer onların arzu ve keyiflerine boyun eğer ve uyarsan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır (Kimse sana yardım edemez, ettirmez Allah). (Bakara, 120)

Bu batı, 60 senedir, kapısında beklettiği Türkiye’ye her türlü ikiyüzlülüğü sergiliyor ve yine de Türkiye, (Araf, 176) ayetinin ifade ettiği kelbin tabiatına yakın bir zavallılıkla onların kapasında dil sarkıtıp duruyor… Türkiye sırf Müslümanların yanında görünmemek için şu utançlı hali modernlik adına garpdan kopmamak adına sineye çekti. Üstelik de kendi halkının hayrına olacak hiçbir insani usul ve kriterini de almak istemeden… Tabii millet de batıya karşı hep çekinceli idi.

Peki, milletin batıya karşı çekincesi boş muydu? Elbette hayır. Şu batıya karşı var olan tepkinin diri tutulması elzemdi, halkın ‘istinkâfı’ (uzak durması) devleti de korudu…

***

Kur’an “Rahmani olan Batı”yı ise şöyle tanıtıyor.

“(Ey Muhammed! Veya Ey Müslüman) Müslümanlara düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiyet (Siyasallaşmış Yahudilik (=Siyonisitlar, Neoconlar, Evangelistler) ile Allah’a şirk koşanlar (Bugünkü paganist batı) olduğunu görürsün. Yine iman edenlere (Müslümanlara) sevgi bakımından en yakın olanların da “Biz Hristiyanlarız” diyenler olduğunu mutlaka görürsün. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar.” (Maide, 82)

Rahmani batının Merkezi bugün New York’tur. Ama pıstırılmış, bastırılmış ve sesi fazla çıkmıyor. Şu anda ipler ve güç öteki batının, kurumsallaşmış batının elinde… O da Deccliyet manasıyla, ekser işlerinde İblise hizmet ediyor. Vatikan dahi onların kontrolü altında…

Allah’ın izniyle şu Amik ovasında yaşanacak kapışma onların belini kıracaktır.

Evet, savaş bizim arazimiz üzerinde cereyan edecek. Fakat bu demek değildir ki Türkiye gırtlağına kadar savaşa girecek veya girmek zorunda.

Evet, dünyanın fitili buradan ateşlenecek ama inanın, bundan en çok zarar görecek bugünkü mütegallibedir. Çünkü Türkiye -bugün artık emareleri görülmeye başlandığı gibi- dışlandığını görerek nispeten kenarda kalacak ve taraf olmayacak. İkinci Dünya Harbi’nde olduğu gibi bir tarafın yanında görünse bile bî taraf olmayı başaracak inşallah. Dolayısıyla da -Allah’ın izni ile- en az zarar gören ülke olacak! Fakat savaş, Türkiye’nin yapacağı / yaptığı- bir iş yüzünden çıkacak… Şu uçak düşürme hadisesi veya Musul’a asker göndermesi bahane yapılabilir.

Yüzüklerin Efendisi’ndeki gibi beş ordu bu alanda -Amik ovasında- birbirine girecek amma sonunda ‘yurt’ yine “cüceler” (yani az olanlara) kalacak. Hatırlayın, “Deccal orduları karşısında Mesih’in ordusu çok çok az olacak” buyurulmuş. Hatta bir benzetmede “İsa, Deccalın ancak dizine gelir” (Ona göre cüce kalır) denilmektedir. İşte cücelikten maksat, murat budur.

O filmi yapanlar Yahudiler. Ve ‘cüceler’in de en az ümmet olmaları hasebiyle kendileri olduğunu sanıyorlar. Yurtlarına yani Arzı Mevuad’a yeniden dönmek ve güya vaat edilen Yeryüzü krallığını kurmak istiyorlar. (Şu anda zaten öyle olduklarını unutarak bunu illa da toprak üzerinde görmek istiyorlar). Ama bu arayış, ejderhayı, yani inatçı münkir ve nankör insanın hırsını bir kere daha uyandıracak. Kuranın haber verdiği gibi kıyamet öncesinde birçok şehir ve kent yerle bir olacak. (İsra 58, ). Geri plandaki İblisin (Yüzüklerin efendisi) insanların yüreğine attığı dünya hırsı ve onu tamahkârlığa sevk eden iktidar hırsı (yüzük) o savaşın muharriki olacak. Ama deccal hizmetkârlarının haberleri olsun, fena halde yanıldıklarını görecekler…

***

Şimdi biraz şu Deccala hizmet eden batıdan ve anlayışından söz edelim ki neden yıkılmaya, inkıraz etmeye mahkûm olduğunu anlayalım.

Biliyorsunuz, bu batının tanımladığı insan, bir tür hayvandır ki beslenip semirmekten başka bir amacı yoktur. Çoğu muannit ateisttir veya deisttir, yani eski tabirle kafir! Hakkı bile bile gizleyen görmezlikten gelen… Bediuzzaman bu tipleri, insanın, insan aklı gerektiren işlerini görmekle görevli bir tür hayvan olarak tanımlar. (17. Lema)

Çünkü;

*Bu batı, kuvvetliyi haklı bulur. O yüzden de güçlü olan aynı zamanda haklı sayılmaktadır. Bunu sağlamak için de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi diye bir ‘ağalar kulübü’  kurmuşlar. Kendilerine, Şener Şen’in Züğürt Ağa filminde ifade ettiği “ağanın ..kunun üstüne ..k olmaz”  anlamına gelen bir veto hakkıda tanımlamışlar, dünyayı idare(!) ediyorlar. İnsanlığa hakikaten hizmet edebilecek bir kurumu kendi düzenlerini sürdürmeye alet etmişler. Tıynetleri başka türlü olmaya fırsat vermiyor zira.

*Bu batı faşisttir, çünkü ırkçıdır. İnsanları birbirine bağlayan unsur olarak sadece kan düzenini biliyor. O yüzden de güçlü olan ötekini boğmak için kendinde hak buluyor. Çünkü ırkçılık, insanı, başkasını yiyerek beslenmekten sakınmayan bir frankeştayna dönüştürüyor. Vicdanı yok ki muhasebe yapsın.

İnsandır ancak hasmının da insan olduğunu düşünüp affedebilen varlık. O da imanla olur, vicdanla olur.

*Bu batının hedef-i kasdı, asıl amacı menfaattir. Hayat demek menfaat demektir. Görünürdeki amacı ne kadar ulvi görünürse görünsün, o bir şeye yönelmesi sadece menfaat elde etmek içindir.   Dünyanın tüm nimetlerini kendi kilerinde toplamak ister… Hırs gözünü kör etmiştir. Asya, Afrika ve Güney Amerika halklarının içine düşürüldüğü hal, bunun neticesidir. Onun bu hırsıdır ki, dünyanın geri kalan tüm insanlarının hayatını ağır, meşakkatli, zor ve zahmetli hale getirmiştir.

*Bu batının hayat kanunu diye bildiği ‘cidal’dir, kapışmadır. O yüzden sürekli güç biriktirir. Cönkü onun açısından güçlü olan haklıdır. Bu tavır, sürekli bir çekişmeyi beraberinde getirir. Nitekim şu gaddar medeniyet yeryüzünüzde gücü ele geçirdiğinden beri dünya üzerinde çekişmeler, boğuşmalar döğüşümeler eksik olmuyor. Fertler arasında olduğu gibi toplumlar arasında da barış ve dostluğun hayat bulmasına fırsat tanımamıştır.

*Bu batının insana vaad ettiği şey, heva ve hevesini azmanlaştırmaktır. En cazibedar hizmeti, nefsi teşci’ etmektir. Nefse yeni yeni haz ve lezzet alanlarını açmak, dünya hayatını asıl bilip onun imkânlarını çoğaltmak. Nefsin daha çok şey istemesini, daha da azgınlaşmasanı ve sonra da onları tatmin için yeni yeni icadalar yapmaktır.

Bu hizmet elbette ki insanın hayrına değildir. Zira nefsi azgınlaştırarak, onun taleplerini kolaylaştırarak şu medeniyet, meleklerden daha üstün olabilme kabiliyetindeki insanı, hayvan derekesine hatta daha da aşağıya düşürmektedir. İnsan tabiatının zahiren ve batınan meshine yol açıyor. Şu medeni görünenlerin çoğunun içi dışına çevrilse, cadde ve sokakların kurt, ayı, yılan, hınzır, maymundan geçilmediğini göreceğiz! Çünkü nihayette şu medeniyet iblise hizmet etmeyi esas almış bir medeniyettir.

Peki, buna rağmen İslam’a galebesini neyle izah edeceğiz. Nasıl oldu da, şu habis medeniyet insanın huzur ve selametini esas alan Kuran medeniyetine galebe çaldı? Can alıcı soru bu?

Çünkü şu habis haliyle bile batı medeniyeti, İslam yurtlarından çok daha fazla “insani değer” barındırıyor. Onların hali bizimle kıyaslanmayacak kadar “Hanif” dinine mutabık! Hanif Dini ne? İnasın, “insan olma vasfını” esas alıp onun üzerine prensip koyan bir din. Zaten öyle olduğu içindir ki, “ilahi nusret” onlardan yana. Hala da öyle! Çünkü hikmeti (eşyadaki kanunlara mutabık hareket etmeyi) anlamışlar ve hallerini o hikmete uygun kılmışlar. Hikmet varken inayet beklememişler.

Biz Müslümanlar ise yaklaşık 600 yıldır hikmeti terk etmişiz. Tamamen inayete bel bağlamışız. İblis bizi Allah’ın keremiyle aldatıp durdu asırlardır. Meskeneti, cehaleti ve tefrikayı meslek edinmişiz.

İlahi inayet olmasa inanın bugün bile Müslümanlar varlıklarını sürdürmenin gereklerine sahip değiller. Aztekler, mayalar, inkalar, Kızılderililer gibi yok edilmeyi hak edecek kadar ağır ve kabul edilmez bir tekrara düşmüşler. İlme ve hayata ciddi bir katkımız yok. Sadece tefrika ve sefalet üretiyoruz.

Dolayısıyla şu medeniyet kendi “inkişâını”  (yani doğal ömrünü tamamlayıp nihai sınırlarına varmış olmasını) tamamlamış olmasa,  Müslümanlar hala da şu medeniyetin mensuplarıyla baş edebilecek imkânları yoktur.

Zira İslam medeniyeti, şu yukarında andığım beş menfi esasın tam tersini, insanı her alanda yaradılış gayelerine ve saadete sevk edecek esaslara dayanmaktadır. Bununla birlikte islam medeniyetinin çocukları per perişan ve zelil, şu gaddar ve habis medeniyetin mensupları saadet içinde serfiraz!

Bu utançlı hali izah etmek mümkün değil! Kabullenebilmek de mümkün değil ama hakikat bu!

Batı medeniyet ömrünü tamamlamak üzere… Yerini Asya medeniyetine bırakmaya hazırlanıyor. Malum medeniyetlerin el değiştirmesi hiçbir zaman kansız ve bedelsiz olmamış. Müslümanlar, medeniyete sahipliği batılılara kaptırmanın bedelini çok ağır ödediler. İslam medeniyetinin son temsilcisi Osmanlı’nın tasfiyesi için 20 milyon insanın hayatı harcanmıştır. Bu da yetmemiştir 60 milyon insan da İkinci Dünya Savaşı’nda telef edilmiştir ve böylece ancak batı, mutlak küresel güç halini almıştır. Şimdi insanlık onuru, şu zalim medeniyetten gücü devralmaya hazırlanıyor. Elbette bu hiiiç kolay olmayacak. Belki de insanlığın yarı nüfusundan fazlası telef olacaktır.

Zira insan mecbur kalmadıkça hayatında külli değişiklikler yapmaya yanaşmaz. Eğer batı medeniyeti bu kadar insafsız ve bencil hareket etmeseydi, hesaplaşma da bu kadar erken gelmezdi. Şu medeniyet bencil, vahşi ve tanrıya meydan okuyan bir özellik kazandığı için, şimdi fetvay-ı beşer ile neshedilecek. Ya sönüp yok olacak veya Kur’an’ın hakikatlerine teslim olacak. Çünkü İslam’ın tüm dinlerin fevkinde bir kıymet kazanacağı günler hayli yaklaştı.

Kader, şu habis medeniyeti, emaneti (medeniyete sahiplik etme görevini) teslime zorlamaya başladı. Ama o bunu kendi rızasıyla teslim etmeye yanaşmayacaktır. İnsanlığın helaki pahasına da olsa gücü elinde tutmaya çalışacaktır. Emaneti eski sahibine (Müslüman halklara) vermemek için dünyayı yakmaya kalkışabilir. Nitekim dikkat ederseniz, Putin “umarım terör nükleer silah kullanmamızı gerektirecek boyuta gelmez” demeye başladı.

Haa her ne kadar Rusya ile Çin Asya kıtasında yer alsalar da şu habis medeniyetin Asya’daki temsilcileridirler. Hani “Rüyada Bir Hitabe”de Bediuzzaman, (Sünuhat), Birinci Cihan Harbi’nde Osmanlının mağlubiyetini izah ederken “Yenildik iyi oldu. Galip gelseydik Almanlarla birlikte şu habis medeniyetin Asya’daki temsilcisi biz olacaktık. Yenilerek mazlumlar safına geçtik” dediği hal. Şimdi kader onları (Beş daimi üyeyi) Suriye etrafında son bir kapışmaya sürüklüyor.

Bir tür Ehrimen(iblis)  Ahuramazda(Rahman) kapışması. Ehrimen’in en yaman askeri olan Fitne (Deccalizim), haddini aşıp Ahuramazda’ya meydan okumaya (tanrıyı kıyamete zorlamak dedikleri herze)  başladı ya. İşte Allahu azimuşşan onları “edna’l-ardi” denilen yerde zir u zeber edecek.

Şimdi Türkiye’ye düşen, mümkün mertebe bu tepişmenin merkezinden uzak durmaktır. Bu tepişme bir dünya savaşında dönüştüğünde, tıpkı İkinci Dünya Savaşında olduğu gibi bî taraf kalmayı başarmaktır. Çünkü savaşın bitiminde birilerinin insanlığı Adalet eksenli bir yeni dünya düzenine sevk edecek kabiliyette olması lazımdır. Bunu da elinde insanlığa müşfik davranacak hakikatler barındıran Müslümanlar ve onlarla işbirliğine gelecek İslam’a ve Kur’an’a saygılı ve müşfik Hristiyan ruhaniler olabilir. (Mehdi- İsa ittifakı)

Mevcut yapı içinde Batı (NATO) Türkiye’nin yanında durdukça savaş çıkmaz. Ama şimdiden görüyoruz ki batı Türkiye’nin arkasında durma konusunda samimi değil. Nitekim İsveç gazetesi Tages-Anzeiger’a konuşan NATO Genel Sekreteri, Suriye’deki çatışmanın Batı ve İslam dünyası arasındaki bir savaş olmadığını “radikalizm ve terörizme karşı savaş olduğunu” ifade ederek Müslümanlar için savaşmayacağını açık açık ortaya koydu.

Bu, Rusya’ya verilmiş gizli bir selamdır. Rivayetlerde de var zaten, Avrupa Türkiye’nin arkasından çekilince savaş başlar.  Dolayısıyla Türkiye, NATO’ya güvenmemeli. Eğer ona bir yardım gelecekse yine Amerika’dan, New York merkezli Amerika’dan geleceğini bilmeli. Mümkün mertebe ülkenin birliğini ve beraberliğini sağlayacak yönde hareket etmeli ki bu gemi azgın dalgalara dayanabilsin.

Batı şimdilik, en büyük paganizm bayramı olan Noel hazırlığı içinde olduğu için teeni ile bekliyor. Sonunda çatışma kaçınılmaz olacaktır. Ve yazık ki kimse bir sınırda kalmayı ileriye gitmemeyi başaramayacaktır. Umalım ki nükleer silahlar işin içine girmesin..

Sayın Davutoğlu, bildiği bilmediği tüm imkânları kullanarak, bu savaşta taraf olmamayı başarmalıdır. Zahiren aleyhimize de olsa, Müslümanların birlikteliğini (İran dâhil) dostluğu muhafaza edebilmelidir. Âlemin jandarmalığına soyunmamalıdır. Çünkü o jandarmalıkla değil tamiratla görevlidir…

En büyük “eyyamullah”a doğru sürükleniyoruz (Yavmü’l-melhame). Eyyamullah, Cenab-ı Hakkın, beşerin hakikatini ve özünü korumak için insanlığın gidişatına müdahale ettiği zamanlara veriler addır. Hz Musa’nın önünde denizi yarması, Calut Talut Savaşı, Bedir Savaşı, Çanakkale ve İstiklal harbi gibi… İman küfür muvazenesinin, iman aleyhine bozulacağı anlarda dengeyi korumak için yaptığı müdahale…

İşte öyle bir savaşa doğru sürükleniyor top yekûn insanlık. Çünkü nankörlükte ve zulümde ve adaletsizlikte beşer haddi aştı… Ya düzeltilecek ya da yok edilecek. Ama ümit ediyorum ki Resulünün vaadini tamamlamak için inananlar lehine yeni bir düzenleme gelecek. Çünkü Resullah  “Ehl-i beytimden bir zat yeryüzüne hakim olmadıkça kıyamet kopmaz. Onun alnı açıktır, kemer burunludur. Yeryüzü zulümle dolu iken, o, dünyayı adaletle doldurur. İdaresi yedi yıl sürer.” [Müslim] buyurmaktadır.

Mehdinin kimler arasından çıkacağını da ince bir telmih ile aktarır:

“Horasan tarafından gelen siyah sancaklılara katılın. Onların içinde Allah’ın halifesi Mehdi vardır.) [Hakim, İ. Ahmed, Deylemi].

Bu da gösteriyor ki Horasandan buralara gelip bu yurdu vatan edinen ve bin yıl islama bayraktarlık eden şu millete bir kere daha büyük bir hizmet düşecektir.

Allah bu milletin elini bırakmayacaktır inşaallah!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir