Türkler Bediuzzaman’ı Kürtlerden Kıskanıyor mu?

Bediuzzaman elbette kıskanılır bir insandır. O hangi milletten olsa ona çok şey katar. Onu kıskanmak hiç de ayıp değil. Ama Said’in, seyit olmasının Kürtleri neden rahatsız ettiğini anlamakta da güçlük çekiyorum.

Prof. Ahmet  Akgündüz’ün, Bediuzzaman’ın soy ağacını yayınlaması, nedense birçok dindar Kürtte ‘Türklerin kıskançlığı’ olarak yankı buldu. Güya Said’i bile Kürtlere yakıştırmıyorlarmış da o yüzden onun Seyyid olması için çabalıyorlarmış. Şu mantık tuhaf bir şey cidden… Sanki Ahmet, olmayan bir nesep uydurmuş!

Rejim Onu Kürtçü Diye Yaftalamak İstedi

Galiba 1993 baharıydı… Türkiye, ilk defa rahmetli Özal‘ın telaffuz ettiği Kürt federasyonu meselesini konuşuyordu…

O sıralar Ortadoğu gazetesinde çalışıyor ve yazıyordum. Meselelere bakışımın perspektifini yine Risale-i Nur oluşturuyordu. Bir ‘nurcu’nun o gazetede yazıyor olmasını Türkçüler yadırgıyordu ama MHP tabanının ekseriyeti için bu bir sorun değildi. Hatta ciddi ciddi destekleyenler bile vardı. Gerçi gazetede yönetim değişir değişmez yazısına son verilen her seferinde ilk ben olurdum.

Bir gün, hemşerim de olan rahmetli Necdet Sevinç abinin odasına girdim. -Geçmişte, yani Gaziantep Lisesi’nde okurken, nurcu öğrencileri solculara karşı koruduğunu, hatta bir iki kere onları kollamak için kavgalar yaptığını ve nihayet sürüldüğünü biliyordum ama nedense Said Nursi adını duydu mu zıvanadan çıkardı.– Federasyon tartışmaları nedeniyle asabı bozuktu ve rahmetli Özal‘a ateş püskürüyordu. Beni görünce, “Gel hemşerim” dedi ve sonra ekledi: “Seninki şimdi mezarında göbek atıyordur.”

Kimi kasdettiğini anlamadığım için sorgular mahiyette yüzüne baktım ve  “Kim benimkisi?” dedim.

-Kürt Sait, cevabını verdi.

Ben onun Şeyh Said‘i kasdettiğini zannederek, “Ne alaka, Şeyh Said’in nesi benimkisi oluyor?” dedim.  Sonra anladım ki, rahmetli Şeyh Said’i değil, Bediuzzaman Said Nursi’yi kasdediyormuş!

“-Öyle mi zannediyorsun?” dedim.

“-Öyle zannetmiyorum, öyledir…” dedi ve bana rejimin istihbarata hazırlattığı bir kitapçığı gösterdi. “O Kürtçüdür ve her türlü Kürtçü faaliyetin içinde bulunmuştur.” dedi.

Ben de ona “Bediuzzaman evet, Kürttür ama Kürtçü değildir. Her hamiyetli insan gibi kavmini sevmiştir ve ona karşı görevini yerine getirmiştir fakat o asla ayrılıktan ve bağımsız bir Kürt devletinden yana olmamıştır., dedim, inanmadı.

Bediuzzamanın anlaşılmadığı konusunda hemfikir olduğumu, ama sandığı gibi onun Kürtçü bir ayrılıkçı olmadığını, aksine hakiki bir İslam ittihadı savunucusu olduğunu ve bu amaçla adem-i merkeziyetçi olan Prens Sabahattin’i bile eleştirdiğini, Anadolu’da adem-i merkeziyetçiliğin, tevaif-i müluke (yani beylikler dönemine) dönüş olacağını söylediğini ifade ettim.

İnanmak istemedi. Tam odasından çıkıyordum ki faksının sinyali çaldı. Ben daha yerime varmadan, yanıma geldi… “Seninkiler hızlı çalışıyor hemşerim…” dedi güleç bir yüzle,” Bak bana o söylediğin metni geçmişler…”

Meğer o gün yazdığı yazısı üzerine birileri, ona Risale-i Nurdan,  Prens  Sabahattin ile Bediuzzaman arasında geçen adem-i merkeziyet tartışmalarının anlatıldığı sayfaları çekip göndermiş. Ciddi bir şaşkınlık içindeydi… Sonra ben ona başka şeyler de aktardım; Bediuzzaman’ın  Türklere duyduğu muhabbetine dair… Şunu söylemeyi de ihmal etmedim. “Bediuzzaman Kürtçü değildir ama Türkçü de değildir. O bir İslam kahramanıdır. Türklere muhabbeti de İslama olan hizmetlerinden dolayıdır. Sizin en büyük Türk milliyetçisi sandığınız ‘Atatürk’e muhalefeti de aynı gerekçe iledir. Çünkü onun inkılaplarının, Türk milletini İslamdan uzaklaştırma amacı taşıdığına inanmaktadır. Muhalefeti de o yüzdendir… “ dedim.

Hiç inanası yoktu. Çünkü Said Nursi ile ilgili bilgileri, rejim tarafından yazılmış kitaplara dayanıyordu. Rejimin, onu toplum nezdinde değersizleştirmek için uydurduğu çakma belgeler ve vehimlerden ibaretti Said ile ilgili bilgileri…  Ona dair fikri değişti mi bilmiyorum ama daha sonraları bu konudaki eleştirilerinin eski keskinlikte olmadığını biliyorum.

Hâsılı kelam rejim, seksen yıl boyunca Said’i ve onun davasını küçültmek için onu sürekli ‘Kürt’ olmakla suçladı ve gözden düşürmeye çalıştı. Fakat bu menfi propaganda hiçbir hakiki Müslüman Türkü onun hakkında menfi düşünmeye sevk etmedi.

Nitekim Risale-i Nur’u yazmaya başladığı dönemdeki talebelerinin hiçbiri Kürt değildi. Onun için hapse giren, onun uğrunda hayatını feda eden, ona zarar gelmesin diye maddi manevi her zararı göze alan hep Anadolu’nun kendisini Türk diye tanımlayan insanları idi… Hiç kimse de o mübarek zatın elleriyle bu millete sunulan ilahi inamatı, “O Kürt’tür, ondan almayız” diye geri çevirmedi. Hatta Said’in Kürtlüğü meselesi,  din uleması içinde bile işlendi ve denildi ki “Bunca Türk âlim varken neden bir Kürdün peşinden gidiyorsunuz?”  Ama Türk halkı o propagandaların hiçbirine aldırmadı. Onun yaktığı ışığın ve yaydığı nurun etrafında kümelendi. Çoğaldıkça çoğaldılar ve sonunda İsmet İnönü, “Bizi nurcular yıktı!” demek zorunda kaldı.

Ona Yöneliş Var

Bugün ise tüm İslam dünyası hatta Hıristiyanlık dünyası, onun serdettiği fikirler etrafında yeniden yapılanmaya başladı. Onun fikirlerine ve izahlarına ciddi bir teveccüh var. Elbette bu, birtakım kıskançlıklara sebep olmuştur. Şurada burada, birtakım zavallılar, içlerindeki kıskançlığı bastıramadıkları için Said Nursi’ye ve onun eliyle bu millete sunulan nura iftira atmak, söylediklerini, kafalarındaki dar şablonlara sığdıramadıkları için onu şeriat dışına çıkarmak için çabalayan kesimler oluşmaya başladı.

Oluşmaya başladı diyorum, çünkü yaklaşık 4, 4.5 yıl önce sağlam bir kaynaktan, kirli derinliklerde, nurculara ve Bediuzzaman’a (daha çok da diyalogcu diye güya İslama mugayir sandıkları Fethullah Hocaefendi ve hizmetlerine) karşı yeni bir saldırı başlatılmak için düğmeye basıldığını, Risalelerin ilahiyatçılar üzerinden vurulacağına dair bilgiler almıştım. Nitekim o rivayetten dört beş ay sonra ilahiyat çevrelerinden birileri çıkıp güya Risale-i Nurdaki hataları, gayr-ı Kur’ani olduğu sanılan yerleri işlemeye başladılar. Hatta Cübbeli Hocayı bile bu amaçla kullanmaya çalıştılar ve hoca çıkıp televizyonlarda “Risale-i nurda 20’den fazla yerde şeriata aykırılık var!” dedi.  Allahtan hoca zeki ve samimi olduğu için kısa zamanda hatasını telafi eti ve kendisini kullandırmayacağını gösterdi. Akıbeti de hapis oldu.

Sonuç olarak bu milletin,  ‘Kürt’ diye bilinen şu mübarek zata sahip çıkmasını hiçbir iftira, hiçbir menfi propaganda, hiçbir baskı ve zorbalık önleyememiştir. Birtakım müteşeyyihlerin, nefislerini tam ıslah edememiş şeyhlerin elinde itibarlarını kaybetmiş meşreplerin, ilmi salahiyeti kendisinden menkul din adamları ve tarikat efendilerinin el altından veya aleni yaptıkları propagandalara rağmen, Türk milleti, şu mübarek Kürdü sevmeye devam etmiştir…

Şimdi ise anlıyoruz ki o mübarek Kürt, aynı zamanda “seyit”miş veya “şerif”miş. Kendisi de Diyarbakırlı olan arşivler konusunda mahir Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, 20 yıllık bir çalışma sonucu, Bediuzzaman‘ın hem kendisinin hem annesinin soy ağacını sürdürerek ta nihayetinde Bediuzzaman’ın baba tarafından Hz. Hasan‘a, anne tarafından da Hz. Hüseyin‘e (radiyallahu anhuma) ulaştığını tespit etmiş.  Bunu da bir basın toplantısı ile ilan etti.

Aaa bir de baktık ki bir yığın insan kıyamet koparıyor.

Neden?

-Efendim bu Türkler, Bediuzzaman’ın Kürt olmasından rahatsızlar, onun Kürt olmasını kıskanıyorlarmış!

Fesuphanallah! Seksen yıldır, herkesin ve her şeyin aleyhine kullanıldığı zamanlarda bile onun etrafında halkalanan Türk halkı, bugüne kadar kıskanmıyordu da şimdi mi kıskanıyor?

Daha komiği ise, güya PKK, Kürtleri İslamiyetten soğutuyormuş. Eğer Said’in Kürt olmadığı yayılırsaymış, Kürtlerin İslamiyetten uzaklaşıp Yezidiliğe ve Zerdüştlüğü yönelmeleri daha da hızlanacakmış! Çünkü PKK Kürtlere “İslamiyet sizi geri bıraktı!” diyesiymiş, Kürtler de buna inanasıymış. Bunu da bayağı akıllı insanlar dillendiriyor. Bu yaklaşım, şu halkın hem aklını hem imanını küçümsemektir ama anlamıyorlar.

Hakikaten buna ne demek gerektiğini bilemiyorum. Bu sözlerin içinde ne akıl var ne tevekkül…  Ne de hikmet! PKK’ya katılmak isteyene hangi Said mani olacakmış ki? Gidenlere niye bu kadar zamandır mani olmadı o halde?

Haa, derseniz ki Risale-i Nur her türlü ırkçılığa manidir, Kürtler onun sayesinde ırkçılıktan uzak duruyorlar, buna inanırım. O zaman derim ki, Risaleler devlet eliyle oralarda terviç edilmeli!

Irkçılıkta menhus bir lezzet vardır. Her milletin kanında o mikrop vardır. Bugüne kadarki dönemlerde Müslümanları o mikroba karşı Kur’an ve hakiki İslam âlimleri korumaya çalıştılar. Müslümanlar ne zaman ki İslamiyetlerini ve Kur’an’a bağlılıklarını azalttılar o mikrop onların da içine yayılmaya başladı. Batılılar da onu tahrik ettiler ve bizi birbirimize karşı düşman ettiler. Meselenin özü bu! Said’in Seyyid veya Kürt olması bunu fazla etkilemez. Bir insan mümin ise ırkçılıktan uzaktır. Değilse hiçbir şey onu önlemez… Din bile… Dolayısıyla, Kürtlerin PKK’ya meyli veya reddi,  İslamiyeti hakiki manada kabullenip kabullenmediğiyle ilgilidir. Bediuzzaman’ın Kürt veya Seyyid olmasıyla değil…

Said’in Seyyid olması Kürt halkını arasından çıkmış olmasını ve Kürtlere mal olmuş geçmişini silmez. En fazla, o Seyyid değildir deyip, onun mirasına konmaya çalışanları caydırır o kadar. Çünkü ortalık Mehdi müsveddelerinden geçilmiyor. O,  “Ben Mehdi değilim, çünkü seyyid olduğumu bilmiyorum…”  demiş ya, herkes oradan kendisine vazife çıkartıyor.  Peki, ben şerif değilim demiş mi?

Bizim açımızdan Said’in Seyyid olması, Risale-i Nur’un hakikatine var olandan fazla bir şey katmaz. Eksiltmez de! Risale-i Nur’un, ümmetin, namazlarda Rasulullah’ın  (s.a.v.) nesline ve âline yaptığı duanın bir meyvesi olduğunu güçlendirir o kadar.

Bediuzzaman, Risale-i Nur’un hakikati için kendi mensubiyetini ve kişiliğini, Kur’an ve  ortaya koyduğu hakikat  hesabına geri plana itmiştir. Hatta asırlardır devam edegelen, insan -mürşid- merkezli irşat tarzını ‘Kitab’ merkezli bir yapıya dönüştürerek muazzam bir değişiklik yapmıştır.

Onun seyyidliği, Kürt bir âlim olarak zaten tamamladığı anlayış ve fikrini değiştirmeye sebep olmaz. Biz onu Kürt âlim olarak sevdik, seviyoruz. Seyyid ise ona bir de meveddet borcumuz doğar, o kadar. Çünkü Resul’ün (s.a.v.) tebliğine karşılık bizden istediği ‘yakınlarına meveddet’tir.

Bu meveddet, onun söylediklerine farklı bir ehemmiyet vermeyi gerektirir mi?

Sanmıyorum.

Etrafımızda o soydan gelip hal ve ef’ali o nesebe tam da uymayan o kadar çok insan var ki! Onlara hiç de itibar etmiyoruz. Ama hem o soydan gelip de hem de Kur’an’a hizmet ediyorsa ona muhabbet, Peygamber (s.a.v.)  hatırıdır. Bir insan hakiki manada Kur’an hizmetkârı ise hali de Kur’an’a mutabıksa o zaten hürmete layıktır. Bu Arap da olsa Fars da olsa Kürt de olsa aynıdır.

Kimse korkmasın, Said Seyyid oldu diye Türk olmaz!

Ama Seyyid olmasından rahatsızlık duyanların İslamiyet anlayışlarını gözden geçirmelerinde yarar var. Çünkü şu hal, içerdeki gizli ırkçılığın tezahürüdür.

Allah hepimize Müslümanca bakıp görmek ve yaşamak nasip etsin…

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir