Ümmetin İkinci Abdülhamid’le İkinci İmtihanı

“Şimdi ben, ‘Yahudiler…’ diye cümleye başladığımda, özellikle geçtiğimiz yüzyılı göz önüne alarak bu sözü açtığımda ‘herşey’ den bahsediyor olabilir miyim? Yani 20. Yüzyıl içinde olup biten her şeyden…

Geçtiğimiz yüz yıl içinde tarih sayfalarına yazılan ve bize ezberletilen her olayda, iyi ya da kötü her vakada Yahudi Parmağı olduğunu söylesem acaba Yahudi Düşmanlığı mı yapmış olurum? Acaba Avusturya sınırları içindeki meşhur soy kırım şehrinin varlığından şüphedeyim desem (Yani o dahi bir tezgahtı desem)[1] çok mu abartmış olurum? Güneydoğu’daki (Irak, Suriye ve el an Türkiye’nin güneydoğusunda yaşananları kast ediyor)[2] arzı mev’uda dahil edilmiş topraklar üzerinde yaşanan olayların (oyunların) bizim öldüğümüz teröre sebebiyet verdiğini düşündüğümde komplo teorisyenlerinin taklasına mı gelmiş olurum”  (Yahudi Devleti, Teodor Herzl, giriş)

İtalyan Gazeteci ünlü gazeteci, Giovanni Papini, önemli yüz kişi ile yaptığı sohbetleri Gog adlı eserinde toplamış. Konuştuklarından biri de ünlü Yahudi Ben Rubi’dir. Ona “neden zekisiniz ve korkaksınız?” diye soruyor. İşte cevabı:

“Korkak mı(!) Herhalde vücut cesaretinden, maddi, hayvani cesaretten söz ediyorsun. Yahudiler sadece cesur değil, hatta pervasızdırlar. Yahudiler, zannedersem Davut zamanında bile barbarların anladığı manada kahraman olmuş değillerdir. Fakat bütün milletler arasında ilk defa, insanın hakiki kıymetinin, benzerlerini öldürmekten ziyade, zekasını kullanmakta olduğunu anlamışlardır. Sonra, dünyaya dağılışlarından beri, Yahudiler daima hükümetsiz, ordusuz olarak kendilerinden nefret eden kalabalık arasında yaşamışlardır. Nasıl olur da onlarda Haçlıların ve Kondittilerini’nin kahramanlıklarının görünmesini istersiniz? En sonuncusuna kadar imha edilmemek için, onlar da savunma araçlarını icada mecbur kaldılar. İki tane buldular: Para ve zeka! “(s. 69-70)

Devam ediyor Ben Rubi konuşmasına, bu ‘en aziz inançları baltalayan ve kirleten’ Yahudilerden; Heine’nin, Marx’ın, Nordo’nun, Freud’un, Bergson’un  (bu liste uzuyor) isimlerini anıyor ve diyor ki “politikadan hiç bahsetmiyorum.’ (…) ‘asırlardan beri imbikten süzdüğümüz bu zehirlerin yıprandırıcı parçalayıcı tesiri Grek, Latin ve Hıristiyan âleminden Yahudilerin büyük intikamıdır…

Grekler bizi gülünç hale soktular, Romalılar bizi parçalayıp dağıttılar, Hristiyanlar bize işkence edip yağma ettiler. Fakat biz zayıf olduğumuzdan intikam alabilmek için Eflatun’un Atina’sından imparatorların Roma’s’ndan doğan medeniyetin temellerini çürütecek bir saldırıya geçtik. Şimdi intikamımız tam kıvamındadır. (…) Yahudi kendi nefsinde en korkunç iki ucu birleştiriyor. Madde sahasında despot, fikir sahasında anarşisttir. Ekonomik yönden hizmetçimizsiniz, fikir yönünken kurbanımız! (…) ŞYimdi intikamımız tam kıvamındadır…”  Gog, I-II, Ben Rubi’nin Fikirleri, Giovanni Papini, türkiye iş bankası kültür yayınları, 200,s 73)

Tarihi Okumayı Öğrenemedik Bir türlü

Bugün yaşanmakta olan olayların iç yüzünü bize net olarak aktaran ve işin gerçek failinin kim olduğunu açık seçik bize gösteren sayısız işaret parmaklarına rağmen, biz hala birbirimizi suçlayıp öldürmemiz, derin bir talihsizliktir! Garip bir paradokstur!  Tarihi okumayı öğrenemedik bir türlü!

Şu sıralarda bir kere daha Theodor Herzl’ın Yahudi Devletini okuyorum. Gerçekten, insanlığın zekâsıyla dalga geçecek kadar her şeyi açık seçik yapıyorlar ve biz de ahmakça o tuzaklarda sinekler gibi vızlıyoruz.

Bizim tarihimizin en insafsız boğazlanması olan hadisesi olan II. Abdülhamid Han’ın tahttan indirilmesi meselesini okuduğum her seferinde içimin yırtıldığını hissederdim. “Basiretsizliğin, ahmaklığın bu kadarına da pes!” derdim.

II. Abdülhamid’in hiç mi kusuru yoktu?

Elbette vardı! Koca bir imparatorluğu yıkmak için ne tür oyunlar çevrildiğinin farkında olduğu için o da insan gücü üzerinde bir gayret ve koşuşturma içindeydi. Her olan bitenden haberdar olmak için oluşturduğu teşkilatlar tabii ki haksızlıklar da yapmış olabilirler. Fakat onun derdi, -tıpkı bugünkü gibi- dört bir yandan; dışardan ve içerden, hain bildiğinden, dost bildiğinden gelen haince, kalleşçe, o…puca saldırıları bertaraf etmekti. O Mübarek, yangın yerine çevrilmek istenen vatanı o vartaya düşmekten kurtarmaya çalışıyordu! Koşarken ayağı birini ezmiş olabilir, birilerini görmezlikten gelmiş olabilir veya gerçekten görmemiş olabilir! Öyle de olmuştur. Ve yazık ki birçok insaf ehli aydın da onan hakkında yanılmıştır, Yahudilerin kurduğu karalama kampanyasına düşmüştür!

Bir gün benim de birçok çağdaşımla birlikte aynı oyuna düşeceğimiz aklıma bile gelmezdi! Çünkü tıpa tıp aynı senaryo ile yeniden vuruluyoruz bugün Tayyip Bey üzerinden! Evet, cumhurbaşkanımız Sayın Tayyip Erdoğan üzerinden bu millet ikince kere “II. Abdülhamid imtihanı” yaşıyor.

Senaryo aynı. Roller aynı, figürler aynı. Sadece o senaryo, rol ve figürün içini dolduran insanların isimleri farklı. O günün başrollerinde yer alan isimler namıktı, cevattı, şinasi idi, ziya veya mithattı… Bugünün isimleri emindir, yılmazdır, bekirdir, tuğruldur, ertuğruldur, alidir, ekremdir, mustafadır vs…

Hakikaten bu Yahudiler, insanlığın aklıyla dalga geçme kabiliyetindelermiş. Yakub (as)’ın sabaha kadar tanrı ile güreştiği kıssayı her okuduğumda içim ürperir bu kavmin insanlığa yapabileceği zulümlerin boyutu karşısında! Tanrıyla güreşmeyi göze alabilen bir kavim, hangi mukaddese saygı duyar hangi mahlûka insaf eder, hangi cana kıymet verir!

Yazık ki bu Yahudilerin önünde sonunda alacaklarına inandıkları toprakların büyük bir kısmı hala elimizde! O yüzden de onların oyun sahası saydıkları yer, bizim can damarlarımız ve mukaddeslerimizdir. En kötüsü de bizi yine bizimle vurmalarıdır! Düşünebiliyor musunuz, daha düne kadar Tayyip beyin sunduğu ikramlarla kendini ve mevkutesini semirtmiş bir yığın adam çıkıp televizyonlarda pervasızca, karnını kaşıya kaşıya tehdit savurabiliyor!

Acaba diyorum, bu ülkede hakikaten bir diktatör olsaydı şu laflar edilebilir miydi? Veya şu habis varlıklar bir takım odakların kötü niyetine hizmet etmek için bu kadar gözü dönmüşçesine saldırabilirler miydi? Zavallılar, tezgâha geldiklerinin bile farkında değiller!

Theodor Herzl II. Abdülhamid’e Neler Sunmuştu?

Theodor Herzl, siyanizmin ve bugünkü İsral’in kurucusudur! Oradan toprak satın almak için II. Abdülhamid’in önüne koyduğu teklif benim diyen kimsenin red edemeyeceği cinstendi. Ama o elinin tersiyle itti. O yüzden de tahttan indirildi. Tahttan indirilme senaryosu, herkesin malumu!

Theodor Herzl, dönemin Osmanlı sultanı II. Abdülhamid’e Kont Nevlinski (bir Leh soylusu, II. Abdülhamid’in şahsi dostu) aracılıyla büyük bir teklif ulaştırmıştı. Herzl, Filistin’de Museviler için özerk bir ikametlik istiyordu. Buna karşılık da şu taahhütlerde bulunmuştu:

*Osmanlı Devleti’nin 33 milyon İngiliz altınına ulaşan borçlarının tamamını ödeyelim.

*İmparatorluğu korumak için 120 milyon altın Frank’a mal olacak deniz filosu yaptıralım.

*Devletin mali durumunu canlandırmak için 35 milyon altın lira faizsiz borç verelim.

*Aleyhinize yayın yapan Avrupa ve yerli basını susturalım, lehinize geçirelim! (şu cümle neyi açıklamıyor)

Ben o zaman Osmanlı sultanı olsaydım, –(tabii sonradan Arapların oraları Yahudilere nasıl sattıklarını, bizi nasıl arkadan vurduklarını bildiğim içinindir. O zaman böyle bir şey henüz olmamıştı)- o şartlarda kaçırmayacağım bir teklif diye bakardım herhalde!

Düşünebiliyor musunuz, Osmanlı batmak üzere. Bütün batılı devletler sırtlanlar gibi üzerine çöreklenmiş. Rusya sürekli kuzeyden sarkıyor ve her geldiğinde de toprak alıp gidiyor.  Borç gırtlağa dayanmış. Dünyanın tüm basını bugün olduğu gibi üzerinize geliyor. Verirdim orada birkaç dönüm arazi ve olurdum zamanın Amerika’sı!

Ancak, II. Abdülhamid teklifi kabul etmedi ve şu cevabı verdi:

Söyleyin ona (Yani Theodor Herzl’e)… Bu meselede ikinci bir adım daha atmasın. Ben bir karış toprağı dahi satmam. Zira bu vatan bana ait değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla elde etmiştir. O, bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz…”

Ve tabii olanlar oldu. Dünyada ne kadar it, sırtlan türü satılmış basın varsa onun üzerine saldırmaya başladılar.  En hafif lakabı ‘Kızıl Sultan’dı. Ne despotluğu kaldı, ne diktatörlüğü kaldı, ne karanlık adamlığı kaldı… Yıldız Sarayı için de (Şimdilerde Beş Tepe Sarayı için söyledikleri gibi) söylenmedik laf bırakılmadı.

Sonunda, sırtını Yahudi sermayesine dayamış basın sayesinde en samimi insanların bile zihnini karıştırmayı başardılar  ve “evet ya bu da gücü seviyor”, “Evet ya bunda da insaf yok”, “Evet ya bu da çok despot”… demeye başladılar. Tabii hakikaten onu bahane ederek istibdat yönetiminin devam etmesini isteyenler de yok değildi ama sonunda at izi ile it izi birbirine karıştığı için II. Abdülhamid, bir Ermeni, bir Rum ve bir satılmışın elinden azil beratını almak zorunda kaldı. Onun tahttan indirilmesiyle Osmanlı, artık sahipsiz kalmıştı. Büyük bir şaşaa ile iktidarı devralan İttihat ve Terakki’nin fos olduğu bir iki senede anlaşıldı. İktidarlarının üzerinden daha bir kaç yıl geçmişti ki Osmanlının gözlerinin önünde dağılmaya başladıklarını gördüler. Meclisi Mebusan’a girmeyi başaran hainler sayesinde ülke dört bir yanından tiftiklenmeye başlanmıştı. Devletin gücüyle devlet altan dinamitleniyordu. İttihat ve Terakki Hükümeti içindeki bir takım milliyetçiler ve samimi saftirozlar, “vah biz ne yaptık!” dediler ama iş işten geçti. “Bari Anadolu’yu kaybetmeyelim” diye güya hürriyetleri için çabaladıkları Ermenileri tehcir ettirdiler. İnsafsızlıklar yaparak, hatalarını kapatacaklarını sandılar.

O zaman dünya İsrail devletinin kurulması eşiğinde idi. II. Abdülhamid’i, de o yüzden tahttan indirmişlerdi, çünkü direniyordu! Öyleyse bertaraf edilmeliydi. Öyle yaptılar. Şimdi de istediklerini artık yapmak istemeyen ve direnen Erdoğan’ı bertaraf etmek istiyorlar. Tabi iyine bizim ellerimizle bunu yapmak istiyorlar!  Evet, aynı senaryo bir kere daha devrede! Bu kere de insanlık Büyük İsrail Devletinin arazilerini hazırlama eşiğinde bulunuyor.

BOP, arzı mevut denilen güya İsrail oğullarına vaad edilen toprakların, İsrail’in menhus emellerine hazırlanması projesinin şirinleştirilmiş adıdır! Gerideki asıl niyet ise bu toprakların, ele geçirilmesidir. Harput’tan Basra körfezinin Şattularab bölgesine, Şattularab’tan Medine’ye, oradan Sina yarımadasını içine alarak Nil deltasında ve oradan da Tarsus’a uzanan bir hat çizerseniz, istedikleri araziyi üç aşağı beş yukarı belirlemiş olursunuz!

İşte şimdi yaptıkları, bu bölgeleri kendi kontrolleri altına almaktır. Asıl maksatları budur. Fakat dünyaya gösterdikleri veçhe, Kürtlerdir, Kürtlerin mağduriyetidir. Yalandır, yalandır, yalandır.

Acı olan da bunun yalan olduğunu bilimlerine rağmen birçok insanımızın,  II. Abdülhamid kürsüsüne oturttukları Tayyip Erdoğan’dan intikam almak için bu tezgâhta gönüllü rol almalarıdır!  Tayyip Bey BOP eş başkanı iken, her istediklerini yapıyorken iyi idi. Bugün ona muhalefet edenlerin hepsi de onun yanında ve safında idi. Ben o gün muhaliftim. 2011 den itibaren uyandı. Ve direnişe geçti. Zannediyorlardı ki, o sonuna kadar bize hizmet eder, biz de güzel güzel arzı mevut arazilerini ele geçiririz. Ama umdukları gibi olmadı. Tayyib Bey direnişe geçince onlar da Pandora kutusunu açtılar. Geziyi uyguladılar olmadı, aralık darbesini devreye soktular olmadı, yolsuzluk kasetlerini devreye soktular tutmadı… Bir türlü deviremediler. Şimdi yeniden yedi düvel Türkiye’nin üzerine salmalarının sebebi de budur! Bu ülkeye karşı havlayanların hepsi onların itidir!

Size ne diyorlar: “Kurtulun bu adamdan memleket rahat nefes alsın!”

Bu cümle 1906-1907 yıllarında İstanbul halkının da dilindeydi. “Abdülhamid’i tahttan indireceğiz, Batı bizi rahat bırakacak, ülke nefes alacak!” diyarlardı.

Ne kadar da aynı her şey! O günlerde de bir takım gazeteciler çıkıp karınlarını kaşıya kaşıya II. Abdülhamid’e karşı “Ya adam gibi gideceksin, ya gideceksin” diye efeleniyorlardı. Bir takım parlamenterler ise tıpkı bugün birilerinin yaptığı gibi “Osmanlı bitmiştir, Osmanlı acz içindedir” diye beyanat veriyorlardı Avrupa’da.

Yazık ki Osmanlı yıkıma geçince asıl hainlerin onlar olduğu anlaşıldı ama işler güvendikleri ağababalarının eline geçtiği için tüm o hainlikleri yanlarına kar kaldı. İnşallah bu hainlerin yaptıkları ve söyledikleri bu kere yanana kar kalmaz.

Ey millet! Siz de ikinci kere aynı tuzağa düşmeyin. “Bu adam diktatördür, bu adam vatanı satıyor, bu adam PKK ile işbirliği yapıyor yalanına kanmayın!” Kanarsanız, vallahi bu kere sadece izzetinizi kaybetmezsiniz, topraklarınızı da kaybedersiniz. Pakraduni Ermenilerin insafına kalırsınız!

Şu garip tecelliye bakın! Şu ümmet bir asır içinde ikinci kere II. Abdülhamid gerçeğiyle ile imtihan oluyor…

Fakat bu sefer hesap edemedikleri bir şey var. O gün kader-i ilahi Osmanlıyı cezalandırma iradesiyle tecelli etmişti, şimdi mukadderat, bu milletin yeniden dirilmesi yönünde tecelli ediyor.

Ey hükümet erbabı! Feraseti, basireti ve adaleti elden bırakmayın. Ama hatıra binaen de hainlere merhamet etmeyin. Siz onlara merhamet ederseniz, bu toprakları da kaybederiz ve bedelini de tıpkı yıktıkları Osmanlının bedelini Türkiye Cumhuriyetinden tahsil ettikleri gibi milletten tahsil ederler.

Bir milletin bekası sadece devlet kurumlarının gücüyle mümkün olmaz. Devlet daima kurul ve kanun içinde hareket eder, etmek zorunda. Ama milletin imkânları ve yöntemleri daha farklıdır. Terörist en çok sivil halkın direniştendin çekinir.

Milletin öz evlatlarının da artık fedakârlık göstermesi gerekir. Milletin izzetine, bekasına kast edenlere hadleri bildirilmeli. Taşla sopayla değil, insan ive sivil dirençle. Mesela ben beklerdim ki o sözü söyleyen genel yayın yönetmenin çıkardığı gazetenin önüne ertesi gün bir milyon insan gidip oturma eylemi yapsın! Türkiye Cumhurbaşkanına edepsizce “çocuk katili”  diyen yazarın o yazısı o gazetenin en az üç beş gün satılmasına engel olmalıydı! Tamamen sivil inisiyatiflerle! Tıpkı İslam’a ve Resule hakaret eden Batılı devletlerin mallarına halkın kendiliğinden koyduğu boykot kararı gibi…

Gidip Avrupa’da, sahibinin sesi olmak vazifesiyle “Türk Ordusu da Türk Polisi de yenilmiştir” gibi küstahça beyanlar veren o parti başkanına, Kürt halkının, “sen ne diyorsun kardeşim?” demesini de beklerdim!

Bakalım o zaman karınlarını kaşıya kaşıya bu insanlar ülkeyi ateşe götüren hainlerle işbirliği yapmaya bu kadar cesur davranabilecekler miydi? Tabii bunlar sivil inisiyatif olmalı!

Sakın ha! Bundan kadim kardeşlerimiz olan Kürtlere karşı bir tehevvür çıkarmayın.

Vallahi Kürt halkanın kahir ekseriyeti mazlumdur, masumdur ve şu işlerin taraftarı da değildir. Elbette onların da elini taşın altına koymalarını gönül ister. Ama böyle insafsız bir terör örgütünün cirit attığı ve devletin de halkını yeterince koruyamadığı bir coğrafyada insanlardan böyle tavırlar beklememiz haksızlık olur amma yine de gönül istiyor işte! Hain onların arasında değil!

İlla hani arayacaksanız, Meclise, Medyaya ve Kandilde; dostumuz bildiğimiz, kedisi için ne fedakarlıklar yaptığımız  İran ve Amerika’nın himayesindeki Kandil’de arayın! İsrail’e bakın demiyorum. Ta ilk paragrafta da ifade ettiğim gibi şu coğrafyada yaşanan tüm hadiseler onların tezgâhıdır, tüm aktörler onların hizmetkârıdır! Amerika, İngiltere, Almanya, İran, Cemaat adına hareket ediyormuş gibi görünen gruplar, HDP, CHP… bilerek bilmeyerek onara hizmet ediyor! Çocukları dağa gitmiş zavallı insanlar değil! Onların akrabaları da değil!

Bir sonraki yazıda, Gandi Örneğini anlatacağım inşallah!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir