Üniter Cücelikten Cihanşümul Azamete

2007’nin Ocak ayında İsrail’in Herzliya kendinde bir araya gelen İsrailli istihbaratçılar, İsrail’in bulunduğu coğrafyada milenyum sonrasındaki gelişmeleri değerlendirdiler. Büyük İsrail’in oluşturulması sürecinde avantaj ve dezavantajların görüşüldüğü o toplantıda, İsrail’in aleyhine(!) sayılabilecek iki başlık öne çıktı.

Bunlardan biri Pan-Arabizimin (Arap Milliyetçiliği/ırçılık) yerini hızla ‘İslamcılık/İslam milliyeti’ tezine bıraktığı, ikincisi de Türkiye’nin, bölgede süper güç olma yolunda önlenemez bir yükselişe geçtiği şeklinde idi.

Toplantıyı ve toplantıda varılan sonuçları doğuran İngilizlerin Guardian gazetesi oldu. Gazete haberine göre ‘üst düzey analistler’, yakında Ortadoğu’nun geleneksel siyasi haritasının değişebileceği, bir takım siyasi birlikteliklerin oluşabileceği konusunda fikir birliği içindeydiler.

Bölgenin etkin Arap ülkeleri olan Mısır ve Ürdün’ün giderek güç kaybettiklerini buna karşılık Türkiye ve İran’ın bölgesel süper güçler olarak etkilerinin arttığı ifade edildi. Tabi yazıda, İsrail’in İran’a karşı tedbir almasının gerekli olduğu da vurgulandıktan sonra neler yapılabileceği sıralandı.

***

Diğer yandan uzun müddet Türkiye’de ve Ortadoğu’da görev yapan ünlü CIA Ajanı  Graham Fuller, Yeni Türkiye Cumhuriyeti adlı son çalışmasında, araziden gelen sinyalleri değerlendirerek, yakın bir zamanda Türkiye ile Amerika’nın bölgede bir güç çatışmasıyla karşı karşıya gelebileceklerini söyler ve Amerika’ya, Türkiye ile çatışmak yerine iş birliği yoluna gitmesini tavsiye eder.

Fuller’in tutumu, ‘fıtratın lisanı’nı anlayanların tutumudur. Çünkü hadiseleri ve tarihi doğru okumasını bilenler, hiçbir Firavun’un, (yani baskı ve zorla ayakta tutulan düzeninin) Musa (yani fıtrat/trend/gidişat/vicdan ve aklıselimin talebi) karşısında sonsuza kadar dayanamayacağını bilir. Ama direnirler o başka.

***

İmdi, İsrailli analist ve istihbaratçıların yaptığı toplantıdan çıkan neticeyi bilen her aklı başında diplomat/hariciyeci, otomatik olarak, İran için tedbir alacak olan İsrail’in, Türkiye’yi kendi haline bırakmayacağını anlar. İran ile açık bir mücadele yürüttüğü için ona karşı alınacağı tedbirleri deklare etmekte beis görmeyen İsrail, tabii ki bir tür müttefiki olan Türkiye için aynı lisanı kullanmayacaktır. Ama bu, onun Türkiye ile uğraşmayacağı anlamına gelmez. Nitekim bir yandan bizim silahlarımızın güçlendirilmesi açısından Türkiyeye destek veren İsrail öbür yandan bütün yaşlı ve emekli istihbaratçıları ile de Kürt bölgesinde Türkiye karşıtı faaliyetleri destekliyor.

Güçlü bir Türkiye’nin, büyük İsrail’in önündeki en büyük mani olduğunu benim saf köylüm bile bildiğine göre İsrailliler hayda hayda bilir. Yani İran’dan daha büyük handikaptır İsrailli stratejisiler için gelişen, büyüyen, problemlerini çözmüş Türkiye. Öyleyse, yaşanmakta olan hadiselere bu perspektiften de bakmak zorundayız.

‘ORTADOĞU TÜRK ÇAĞINA GİRİYOR’

Bu ifade, Le Monde Diplomatique’in (Türkiye, 10. sayı) yazarları Paul Salem ve Patrick Seale’ye ait. Türkiye’nin bütün engellemelere rağmen, yükselişinin devam ettiğini söylüyorlar. Çünkü şartlar, tarih, coğrafya ve kader ittifak etmişler ki, yeryüzüne bir kere daha adil bir el değsin. İşte o bizim elimiz olacak inşallah

Nitekim bakın İsrailli analistler ne kadar isabetli sonuçlara ulaşmışlar ki, üzerinden iki yıl geçmeden bölgedeki halklardan Türkiye’ye müthiş bir yakınlaşma başladı. On beş yıl önce savaşın eşiğinde olduğumuz Suriye, kabil-i iltiyam olmayan düşmanımız(!) Ermenistan, en kavmiyetçi Arap ülkelerinden biri olan Ürdün, ‘uslanmaz hasım’larmış gibi gösterilen Kuzey Irak Kürtleri. hepsi bir bir, Türkiye’nin uzattığı barış elini tutmaktan geri kalmadıkları gibi bu halkaya her gün yeni ülkeler ekleniyor.

Komşuları ile sıfır problem diplomasisi geliştiren Türkiye ummadığı hızda meyvelerini toplamaya başladı. Meğerse bölgenin gerçek bir ağabeye ne kadar da ihtiyacı varmış. Yeter ki ağabey yürekten ve samimi olabilsin, bunu gösterebilsin. Bütün bunlar gösteriyor ki barış ve birliktelik için çok önemli ve çok verimli bir süreçten geçiyoruz.

Evet, İngilizlerin ‘böl, parçala, idare et’ siyasetinin neticeleri olan bölgedeki mevcut suni haritalar ve sınırlar, yerini doğal ve fıtri akrabalıklara ve dostluklara bırakmaya başladı. Elbette ki bunu hazmedemeyenler de boş durmayacaklardır. Türkiye’nin, içindeki ‘en büyük yara’yı sarmaya niyetlendiği bu süreçte, bir anda şehirlerinin ateşe verilmesi, sokaklarının teröre teslim olmuş gibi bir havaya sokulması tesadüfî değildir, olamaz.

Çünkü İsrail Devlet’i, mevcut yapay haritaların eseridir. Dolayısıyla burada yaşayan halkların doğal sınırlarına oturması çabaları onlar için tehlikedir. Mevcut yapay durumun sürdürülmesi gerekir ki, onlar da varlığını sürdürebilsin. Bu da, Türkiye’yi bölge ile meşgul olamayacak hale getirmekle mümkündür.

Türkiye fark etti ki, ırkçı/ulusalcı bir anlayışla bu cendereden çıkamayacak. Onun şartları içinde etrafındaki olaylara müdahale edemeyecek. Ve fakat ruhundaki saklı güç(ila-yı kelimetullah ile görevlendirilmişlik inancı) ve mizacındaki büyüklük fikri (cihan hakimiyeti mefkuresi) onu rahat bırakmıyordu.

O da ayağına takılmış prangalardan kurtulmaya ve gözyaşı döken kardeşlerinin ve ezilmekte olan halkların imdadına yetişmeye karar verdi. Bu açılımı yapmaya mecburdu.

AYAĞA KALKAMAK İSLAMIN SESİ  OLMAYA MECBURUZ!

Öte yandan milletin şahs-ı manevisinin kalbinde ittifak etmiş beş kuvvet, onu İslam’ın ve Müslüman halkların istikbali için tedbir almaya zorluyordu. (Kemalist yapılanmanın harice bakan sureti olan monşerlik diplomasisi bunu anlayamadı, anlayamazdı.)

O beş kuvvetin birincisi İslam Dinidir. Çünkü İslam, birbirinden farklı kavimleri bir Milet, milyonlarca kalpleri bir kalp haline getirebilen muazzam bir iksirdir. Bütün hükümlerini akla ispat ettirmiş böyle bir din, salikini rahat bırakmaz ki tembel tembel otursun.

İkincisi; Büyük bir medeniyet ve refahtan sonra içine düştüğümüz acz ve fakirlik! Bu hacaletli/utanılacak aczimiz ve belimizi kıran fakirlik öyle bir kuvvettir ki biz hakiki medeniyetimizi kuruncaya kadar içimizde çığlık atmaya devam edecek. Kalk bir şeyler yap diye bize rahat vermeyecektir, vermiyor. Susmuyor, kırılmıyor.

Üçüncüsü; İslam’ın insaniyet-i Kübra olduğu gerçeği. İnsanlardaki gibi, milletlerde de bir gıpta damarı vardır ki en iyisine ben sahip olayım en iyisini ben yapayım. İşte Osmanlı, insanlığın medeniyet alanındaki rekabetinden doğmuş muazzam bir devletti. Buna tanıklık etmiş, 72 milleti kardeş kerdeş bir arada yaşatmış bir zihniyetin varisleri olan şu halk, zulüm altında inleyen insanlığa yeniden bir medeniyet numunesi göstermek isteyecektir. Bu arzu dahi durdurulamaz ve söndürülemez bir alevdir ki içimizi yakıyor. “Kalk ve mazlum dünyanın perişanlığına bir çara ara!” diyor millet.

Dördüncüsü; Âlemlerin Rabbi olan Allah’a imanımızdır ki o iman, bizi, iyiliği emretmek ve kötülüğü ortadan kaldırmakla vazifelendirmiş.  Bütün insanlığı Rabbin emaneti bilmiş bir iman, insanı rahat bırakmaz ki boş otursun. Yeryüzünde zulüm ve kahır her türlü şenaati, cinayeti işlerken, içimizdeki iman bizi rahat bırakmaz ki seyirci kalalım. Bakın şu milletin reflekslerine! Nerede zulüm varsa ona koşuyor, koşuşturuyor. Acaba, hangi mani var ki, şu iman gücünün karşısında dayanabilsin de bizi istikbale sahip çıkmaktan alıkoysun?

Beşincisi; İslam’ın izzetidir ki bize ‘ila-yı kelimetullah’ı emrediyor. Allahın adını yüceltme anlamına gelen şu emir, hiçbir müslümanı rahat bırakmaz. Yeryüzündü zulüm bitinceye kadar mücadele etmek, cihad etmek her müminin, her müslümanın boynunun borcudur.

KURAN ADINA YAPILACAK CİHAD

Cihadın  üç ayağı, üç nev’i vardır; zahiri/harici düşmana karşı cihad, Şeytan’a karşı cihad ve nefse karşı cihad!

Zahire karşı cihad, bilinen cihattır ki bugün onun da yol ve yöntemlerinin değiştiğine şahid oluyoruz. Milletler ve kavimler savaşı, yerini menfaatler ve sınıflar savaşına bırakmış. Kur’an adına yapılacak cihad ise başkadır.

Milletlerin kendi ülkelerini savunmak için yaptığı mücadele, Kur’an’ın hükümlerinin yeryüzüne yayılması için yapılması gereken cihaddan farklı bir şeydir. Eskiden, dinin yayılmasının mani olanlar cahil ve güçten başka hakikat tanımayan bağnaz din adamları ve onlara körü körüne bağlanmış halklar olduğu için onlarla, onların bildiği yöntemle mücadele edildi.

Bugün ise Kur’anî değerlerin önündeki en büyük engel bizdeki istibdad (bakın bir tane bile sığınılabilir, yaşanılası bir İslam ülkesi yoktur. Hepsi baskıcı/ totaliterdirler. Demokrat Türkiye bile hala tam manasıyla insanileşebilmiş değildi), cehalet ve dinin hükümlerine muhalefetten kaynaklanan ahlaksızlığımızdır.

Dolayısıyla Kur’an namına yapılacak cihad, bizdeki cehaletin giderilmesi, medeniyetin yerleştirilmesi ve ahlaksızlığın yayılmasına neden olan ekonomik ve sosyal sebeplerin ortadan kaldırılması olmalıdır. Bunu yapmadan, eski usul yapılacak her türlü mücadele terör gibi algılanır ve algılanıyor nitekim. Zira medeniler ile mücadelenin yöntemi ikna iledir. Biz de o mücadeleyi Kur’an’ın elmas kılıçlar gibi keskin delillerine havale edelim.

Şeytana karşı mücadeleye gelince. Benim kanaatime göre şeytana karşı mücadele, toplumu ifsad eden, kamu düzenini bozan, insanlığı insanlığından uzaklaştıran bilinçli/bilinçsiz her tür dejenerasyonla mücadele etmektir.

Bu açıdan, milleti bunaltan, cinnete sevk eden, sağlığıyla/genetik yapısıyla oynayan, gençleri ahlaksızlığa ve sefahate iten düzenekler, kurumlar, guruplar, kulüpler, ilişkiler ve yapılanmalar şeytanın toplumu helak etmek için uyguladığı pisliklerdir.

Nefs ile cihad ise mücadelelerin en büyüğüdür. Demokrasi, nefs ile mücadeleyi programına almadığı için, toplumu çürümekten, tefessüh etmekten alıkoyamıyor. Demokrasi erdemler yönetimidir dense bile, o var olan erdemleri bile koruma programına sahip değildir. Liberalizmin ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler’ yaklaşımını benimsemiş demokrasilerin akibeti hep toplumsal tefessüh oluyor.

O yüzden İslam, kişinin nefsi ile cihadını, zahiri/harici düşman ile cihad etmek kadar önemsemiştir. Çünkü nefs ile cihadı kaybetmiş fertlerin oluşturduğu bir toplum zahiri düşmanlara karşı zaten mağlup olur.

SİYASİ AÇILIM AHLAKİ  AÇILIM İLE DESTEKLENMELİ

Dolayısıyla, idarecilerimiz, bir yandan ülkeyi değişik açılımlarla siyasi ve sosyal tortulardan temizlemeye çalışırken bir yandan da fertlerin, gelmekte olan o yüksek medeniyeti taşıyabilecek olgunluğa ermeleri için eğitmeliler.

Çünkü gerçek bir insanlık düzeni, ya medeniyet-i amm, ya marifet-i tam ya da büyük insanlık olan İslam ile oluşturulabilir. Kadük, basit, ırkçı, ayrılıkçı ve kavmiyetçi yaklaşımlarla kimse bir yere varamıyor, varamadı.

Esasında yaşamakta olan medeniyet havzalarına baktığımız zaman, göreceğiz ki hiç biri tek kavmin eseri değildir. Irk dediğimiz topuluklar da homojen değildir. Bahaddin Sağlam hocanın da işaret ettiği gibi medeniyetleri temsil eden milletlerin hiçbiri saf bir ırktan da ibaret değildir. En az 5-6 ırktan bir araya geliyorlar. İşte Araplar 6 ırktan, işte Hint 10 ırktan, işte Çin 7 ırktan, işte İran 5 ırktan, işte Türkler 6 ırktan oluşuyor.

Sonuç olarak denilebilir ki Türkiye açılım ile doğru bir sürece girmiştir. Yeter ki içini müntesibi olduğumuz İslam medeniyetinin esaslarına göre doldurabilelim.

O zaman istikbal inkılâbı  içinde en gür seda bizim sedamız olur. Madem istikbal İslam’ındır, mademki gelecekte, her hükmünü akla ispat ettirmiş Kur’an hükmedecek, biz da onun emirlerine imtisal etmekle onun hükümranlığının taşıyıcısı oluruz. Bu da üniter yapıyla değil cihan şümul mefkure ile olur!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir