Yeni Bir ‘Organize İşler’ Dönemine mi Girdik?

Türkiye yeniden suikastlar, eylemler, aydınlanamayan cinayetler; bindirilmiş hırsızlık çetelerinin mahalle taraması yapıp bir gecede sayısız evi soyup soğana çevirdikleri bir döneme mi giriyor?

Aynı anda başlayan olaylar, geri palanda bir ‘organize işler’ örgütlenmesi olduğunu gösteriyor. Esasında organizatör sanki kendisini gizlemek de istemiyor. Çünkü birçok olay ‘kör gözüne parmağım’ şeklinde aleniyet taşıyor gibi görünüyor.

İspanyolların maskeli Köroğlu‘su  Zoro‘nun her yaptığı eylemde, Z harfini çizerek dikkatleri kendine çektiği gibi, artık Türkiye’ye yönelik eylemlerde de failler iz bırakmaya başladılar.  Bu durum, Türkiye’nin Kürt meselesini çözme kararlığı göstermeye başlamışıyla arttı da.

Bu, ‘faili tahtında müstetir’ hadiselerin ilki, Fransa’da gerçekleştirilen üç cinayetlerdi. O cinayetleri işleyenler, Türkiye’ye “ayağını denk al” demeye kalktılar. Türkiye de kısa zamanda karşılık verdi. O oyunu tezgâhlayana ‘blöfünü gördüm. Restine rest’ dedi.

Bu kere de Ak Parti binasına uzaktan lav silahıyla saldırıda bulunuldu. Esasında isteselerdi bunu binada insan varken de yapabilirlerdi. Yapmadılar. Sadece “yapabiliriz” işareti verdiler. Şimdi beklemek lazım, nerede benzeri bir olay yaşanacak! O zaman daha net anlayacağız, Türk – Kürt kardeşliği kime batıyor…

Çoğumuz İsrail’e kitlenmiş durumdayız. Belki en en geri planda, yine hakikaten Siyonist parmaklar olabilir ama öyle de olsa tetikçiliğe heveslenen çok devlet olduğunu unutmamamız lazım.

Toplum olarak dikkat etmemiz gereken şey; olaylarda, emarelerin işaret ettiği yöne bakmakta, birilerini hemen suçlu ilan etmekte acele etmemektir.

Bizi oraya baktırmak isteyenlerin gerçek niyetine bakmalı!  Malum, bir yönü gösteren elin bir parmağı işaret edilen tarafı gösterirken en az üç parmağı da işaret edilen yönün aksini gösterir. Bu nedenle, şu günlerde meydana gelecek hadiselerde faili, işaretlerin gösterdiği yerde değil, aksi istikamette aramakta yarar var.

Irak’ta, Pakistan’da, daha doğrusu İslam âleminin Şurasında burasında Şiilere karşı gerçekleştirilen suikastlar, saldırılar, patlamalar ve çatlamalar hep Sünnileri gösteriyor. Birileri ısrarla Şii kardeşlerimize “Yezidler, yezidlik yapıyor” demek istiyor.

Türkiye’de ise DHKPC kullanılıyor. Türkiye’de yaşanan birçok olayın yönü de Suriye ve İran’a bakıyor. Ben ikisinin de biraz kurmaca olduğu kanaatindeyim. Tabii ki kullanılan unsurlar, Sünni veya Şii olabilirler. Ama bu, o hadiseyi onların işlediği anlamına gelmiyor.

İşte görüldü, Fransa’da işlenen üç kadın cinayeti, Rus Mafyası içinde kümelenmiş bir Kürt grubuna yaptırılmış. Bunun yapanlar şunu planladılar: Türkiye, cinayetlerin, Kürt mafyası tarafından işlendiğini anlarsa, bunu PKK’nın tezgahladığını kabul eder, görüşmeleri yeniden askıya alır…

Türkiye görüşmeleri askıya almadı. Almadığı gibi, işi aleniyete döktü. İmralı ile gizli sürdürülen görüşmeleri açıktan yapmaya karar verdi. İşte bu, Ak Parti binasına saldırı düzenlenmesini sonuç verdi. Emin olabilirsiniz, barış sürecini durduramayacaklarını anladıklarında çok daha ağır ve tahrik edici olayları devreye sokabilirler…

Bu noktadan topluma düşen, tahrik olmamak ve hemen karar verip birilerini suçlamamasıdır. Çünkü öyle bir zamandan geçiyoruz ki “Hasmın Sitemini anlamamak” geriyor ki tuzağa düşmeyelim.

Hırsızlar Yeniden Atakta

Bu arada sanırım dikkatinizi çekmeye başlamıştır. Yaklaşık 4 yıldır görülmeyen veya en aza inmiş bulunan hırsızlık olayları hızla artmaya başladı.

2007 – 2008 lerde, ‘PKK eliyle örgütlenip şehirlere salındığı’ iddia edilen ‘bindirilmiş hırsızlık çeteleri’  vardı. Her gece, başka bir semti çalışma(!) alanı olarak seçer, girilebilir tüm evlere girilir evler soyulup soğana çevrilir ve hiç birisi de yakalanmazdı. Yakalansalar da bir şey isbat edilemezdi!

O sıralarda benim evime de girildi. O hırsızlığın bana maliyeti beş altı bin liradan ziyade idi. Polise bildirdim. Geldiler iz aldılar vs. hiçbir şey çıkmadı. Bütün hayatımda bir gece kapıyı kilitlemeyi unutmuştum, o gece eve hırsız girdi ve bizi bir güzel uyutup ne var ne yok alıp gitmişlerdi. Demek ki her ev her gece kontrol ediliyordu ki, ıskalamadılar…

Hiçbir netice de çıkmadı. Sadece ben gereksiz yere üç dert kere mahkemelere gidip gelmekle kaldım. Ne telefonlarım bulundu, ne kartlarım geldi, ne bilgisayarlarım döndü, ne zararlarım tazmin edildi…

O furya bir iki yıl sürdü. Sonra her yer, kameralar ve mobeselerle donatıldı. Türkiye’ye nelere mal oldu bilemiyorum. Polis tedbir aldığı için miydi, yoksa Türkiye’ye kamera ve mobese satmak isteyen firmalar amaçlarına ulaştığı için miydi, hırsızlıklar küt diye bitti.

Şimdi o mobeseler/kameralar tam olarak ne amaçla ve kim tarafından kullanılıyor bilemiyorum. Polis bazı olaylarda belki o kameralardan istifade ediyordur ama hakiki manada kimlerin istifade ettiğine dair emin değilim. Biraz komplocu zekâya sahip olanlar pekâlâ işkillenebilirler ve haklıdırlar…

Birkaç hafta önce, hırsızlıkların yeniden arttığı ve özellikle ileri teknoloji ürünü malzemelerin çalındığı yolunda konuşmalar dinledim. Güya Suriyeli bir grup türemiş, seri hırsızlıklar yapıyormuş.

Benim aklım tam almıyor. Yani bir insan hem burada göçmen ve kaçak yaşayacak, hem de elini kolunu sallaya sallaya evlere girip soyacak veya telefonları çalıp, götürüp piyasada satacak. Bu mümkün mü?

Polis, hırsızlık malzemesi alıp satan yerleri kesinlikle biliyor. İsteseler nefes bile aldırmazlar. Elbette her evin başına dikilecek değiller. Evlere girilmesine mani de olamaz ama isterlerse, çalıntı malzemelerinin satılmasını kesinlikle önleyebileceklerine inanıyorum.

Çünkü ilk hırsızlık olayında bir polis akrabam, beni öyle biri iki yere götürdü ki aklım şaştı. Peki, buna neden mani olunmuyor dediğimde de ‘mevzuat uygun değil’ demişti. Acaba mevzuat mı değişti ki o dönemde küt diye hırsızlık bitti?

***

Bir önceki cumartesi günü saat 20:40 ile 20:50 arasında Taksim- Maslak Metrosu’nda,  Samsung Note telefonumu cebimden çektiler. Saat belli, mekân belli… Çalınan telefonun imei numarası var ve pasaportuma kayıtlı. Kısa süre içinde durumu ilgili makamlara da ilettim, hem hattı hem aleti bloklattım. Sonra da gidip Savcılığa bildirdim, vatandaş olarak? Başka ne yapabilirim ki!

Tabii hala ses seda yok. Ne olur ne biter bilmiyorum. Gerçi Türkiye’de çalınan bir şeyin -eğer poliste hatırlı adamınız yoksa- bulunduğu vaki değildir. Bu vesile ile gittiğim adliyede öğrendim ki yeni bir hırsızlık furyası başlamış.

Küçük ve ilginç bir vakıa daha anlatayım da siz işin ne boyuta geldiğini anlayın.

Babamdan kalma küçük bini minnacık bir çakım vardı. Sünnettir diye üstümde hep  taşırım. Eğer uçağ bineceksem yanıma almam. Alsam da bagaja atarım.

Adliyeye gideceğim gün, çakıyı üstümde unutmuşum. Adliyeye girerken aklıma geldi ki bununla beni içeri almazlar. Bende hatırası ve kıymeti olan çakıyı bir güvenlikçiye emanet etmek istedim. Almadı. Tabii ki almak zorunda değiller. Her gün binlerce benim gibi insan gelip emanet bıraksa altından kalkamazlar. Ne yapayım ne edeyim derken dışarı çıktım, bence işaretli bir yere çakıyı bıraktım, kimsenin beni görmediğinden(!) de emin olarak…

Yarım saat içinde işimi tamamlayıp çıktım. Gittim baktım çakımın yerinde yeller esiyor. O zaman anladım ki birileri beni gözetliyormuş. Veya herhangi bir kameradan beni gören birileri merak edip muziplik yapmış olabilir… Babadan kalma çakım uçup gitmişti. O çakının gitmesi ‘samsung note’un kaybından daha çok içime oturdu.

Fakat daha da önemlisi, herkesin bu kadar rahat gözetlenebildiği bir ortamda hırsızlık yapabilen ve yakalanmayan insanlara hayranlık(!) duydum. Metrolarda, trenlerde, hatta belediye otobüslerinde sayısız kamera var. Herkes her daim gözetlenebiliyor.

Ama hiçbir hırsızlar nadiren ve çoğu kere de tesadüfen bulunuyor. Polis abiler bunları yazdım diye kızıyor olabilirler ama işin aslı da bu. Öyle değil mi? Benim oturduğum kompartımanda da eminim kamera vardır. Dileseler de bulurlar. Hakikaten bulabilirler mi?

Ben bir gazeteciyim. Az çok tanınan, bilinen biriyim. Benim gibi bir insan bile bu ülkede kendisini savunmasız, sahipsiz ve seyip hissedebiliyorsa vay vatandaşın haline?

Gerçekten merak ediyorum ve bu şehrin Emniyet görevlilerine de soruyorum:

-Ne oldu ki dört senedir en asgarilere inmiş hırsızlık olayları yeniden pıtrak gibi çoğaldı?

Sayın Cerrahoğlu döneminde azalan ve Sayın Çapkının gelişiyle de bıçakla kesilir gibi asgariye inen hırsızlık olaylarının yeniden artmasına anlam veremiyorum!

Sahi ne oldu?

Suriyeliler hırsızlık yapıyorlar masalına inanalım mı? Yoksa yeni bir mobese türü ihale ile mi karşı karşıyayız? Veya birileri hükümete olan güveni mi zedelemek istiyor? Mamafih tek tük de olsa mafyavari cinayetler de görülmeye başlandı.

Bilen veya aklı eren varsa lütfedip anlatsınlar da biz de vatandaşlar olarak anlayalım! Nede olsa demokratik bir ülkede yaşıyoruz. Öyle değil mi?

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir