Yüksek İslam Siyaseti

Bir önceki “Bundan sonra ne yapmalı” başlıklı yazımda İslam dünyasının içine düştüğü utançlı halden kurtulmak için bir imkân var olduğuna, bunun için de Kur’an’ın tanınmasına ve bilinmesine mani olan hallerimizi tadil ve ıslah etmemiz gerektiğine vurgu yapıldıktan sonra şöyle demişiz:

“… En son ve bozulmamış tek ilahi mesaj olan Kuran’a duyulan ihtiyacın önündeki tek mani, İslam toplumlarının keşmekeşlik içindeki çatışmaları, cehaletleri ve pespayelikleridir!

Tüm insanların kıtalar halinde Kur’an’a koşacakları vakitler yakındır. Bunun önündeki yegâne mani, bizim halimizdir. İslam’ın, diğer tüm dinlerin üstünde bir değer kazandığının gözle görülür hal aldığı zamanlar yakındır. Bunun için bizim öncelikle kendi halimizi ıslah etmemiz gerekiyor.

Bu konuda hükümete, devlete ve onu idare eden ekiplere neler düştüğünü bir sonraki yazıda ele alacağız inşallah!”

Bu yazıda inşallah şu üç makamdan (HÜKÜMET, DEVLET ve Şu mekanizmaları işlettiren EKİPLER’den) beklentilerimizi kendi perspektifimden incelemek istiyorum.

Önce bir hayırlı gelişmeden söz edeyim.

Son dönemde, siyaset arenasında yaşanmakta olan ve hiç de bu topluma yakışmayan bir takım siyasi ve fikri ayrışmaların kökünü kesmek ve açılan yaraları tedavi etmek için bir çare olabileceğine inandığım bir gelişme oldu onu size aktarmak isterim. Risale-i Nur talebeleri, bir Whatsapp Grubu oluşturarak, “ilkeli siyaset” yahut “Siyaset-i İslamiye”nin nasıl olması gerektiği konusunu tartışmaya açtılar.

İki temel maksat gözetilerek…

Bunlardan biri, hakikaten artık İslam dünyası için ekmek ve sudan daha elzem hale gelmiş olan “siyasi rehberlik”konusu…

İkincisi de Anadolu’nun istikbali açısından hakikaten kritik olan son iki seçimde, gidişatı millet lehine dönüştürmek için sahaya çıkmış olan nur talebelerinin, kışlaya çağırılarak, edindikleri pratikleri bir siyasi cönk haline getirmelerini sağlamak!

Çünkü kurt ile kuzunun birlikte yayılmasını sağlayacak “adalet merkezli bir dünya” var etmek gibi bir görev duruyor Müslümanların önünde.  Abdullah b. Mesud’dan rivâyet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Dünyadan sadece bir gün bile kalsa, Allah o günü uzatır ve o günde benden veya benim ehl-i beytimden ismi ismime, babasının ismi babamın ismine denk bir adam gönderir.” Fıtr b. Halife’nin rivayetinde“Zulümle ve zorbalıkla doldurulmuş olduğu gibi, yeryüzü adalet ve doğrulukla doldurulacaktır.” ilavesi vardır. (Ebu Davud, Mehdi 1; Tirmizî, Fiten 52) ilavesi vardır. Tirmizî bu hadisler için “hasen–sahih” demektedir.

Biz inananlar olarak, bunun tahakkuk edeceğine inanıyorsak, onun gerçekleşmesi için de bir şey yapmalıyız. Mesela Resulullah (sav) Bizans’ın baş şehri Costantiniyye’nin feth olunacağını haber vermiştir. Nasıl ki bu, bir haberden ibaret kalmamış; adeta ümmet için bir vazife haline gelmiştir. Aynı şekilde bugün adaletsizlikten harap olmuş insanlık âlemini adaletle yeniden ihya etmek, bu haberin gerçek muhatabı olan Müslümanların vazifesidir! Her Müslüman, her siyasi ekip, her ülke ve onu idare eden kadrolar bu haberin tahakkuk etmesi için kendisine düşen payı,  hisseyi üstlenmelidir.

Şuna emin olabilirsiniz, biz şahid ümmet olarak, yaşananlardan sual olunacağız! Kendilerini bundan mesul bilmeyenler olabilir ama o bizi bağlamaz. Ben kendi payıma, Nebi’nin (asv) şu haberinin tahakkuku için üzerime düşenleri yapmakla kendimi mükellef bildiğimden, yaklaşık, 30 senedir, aynı sazı çalıp duruyorum; “İslam ve Müslümanlar bu ayıplı halden kendilerini kurtaracaklar ve âlemin gidişatında söz sahibi olacaklar”, diye. Ama bize (yani genel olarak Müslümanlara) siyaseten rehberlik yapanların ahmaklıkları -yahut imkânsızlıkları- buna mani oluyor, ertelenmesine sebep oluyor.

Bu ahmaklığın en baş sebebi de ‘Asya siyaseti’nin en birinci şartı olan, Kur’an’ın “meşveret ve şu’ra” emrine hiç biri iktidarın, müraat etmemesidir, uymamasıdır.

Tabi bunda sadece iktidarların suçu yok. İktidara gelenler de nihayetinde bu toplumun içinden çıkıp oralara gidiyorlar. Evet, çoğu kere meşru olmayan iktidarlarını ellerinde tutmak için yabancı güçlerle yaptıkları saklı anlaşmalar da bu köleleştirişi siyasetin devam etmesine sebep oluyorsa da sıkıntıların asıl kaynağı bizatihi halkın kendisidir.

Toplum kendini düzeltmedikçe, iktidarın düzelmesini beklemek, Kur’an geleneğine aykırıdır. Toplumda görülen sosyal keşmekeşlik ve cehalet, nasıl ki kötü idarenin ve liyakatsiz idarecilerin eseri ise, İslam dünyasında, kötü idarecilerin başa gelmesinin sebebi de bireyleri günahkâr toplumun kendisidir.

Dolayısıyla önce toplumsal reflekslerden başlamak, bunun için de bireyin adalet ve ahlakını düzeltmek gerekmektedir. Düşmanlığı muhabbete tercih eden fertlerin oluşturduğu toplumların huzur içinde yaşama hakkı yoktur. Bugün İslam dünyasının en temel ayrışma problemi budur. Cemaat cemaat ayrışmışız ve her cemaat kendi kıymetini, ötekinin kötülenmesi üzerine inşa etmiş. Kendine has kemalini anlatacağına, karşıdakinin kusurunu anlatıyor. Kendi kemalini sergileyeceğine ötekinin kusurunu göstererek kendisinin kemaline gerekçe yapıyor. Oysa ötekinin kusurlu olması, berikinin kusursuz olmasına hizmet etmez.

İktidar bile kendi güzelliğini, hasenatını anlatacağına muhaliflerinin kötülüklerini anlatarak kıymet kazanmaya çalışıyor. Hâlbuki mesleğinin güzelliğini esas alanlar, onun güzelliğini bilenler, başkasının kusurunu görmezler. Karşıtlarının kötü hallerini tasvir ederek, zihinleri bulandırmazlar.

Bakın bizde muhalefet, kendi marifetlerini anlatmak yerine hep iktidarı karalayarak iktidar olabileceğini sanıyor. O yüzden de bir halt yapamıyorlar. HDP biraz bir şeyler anlattı geçen dönem toplum hemen onu ödüllendirdi. Sonra yeniden döndü iktidarı karalamakla iş görmeye, tokadını yiyip oturdu…

Haa esasında iktidar da bir şey anlatmadı 7 Haziran seçimleri öncesinde. Muhalefeti kınadı hep. Kendi hizmetlerini anlatacağına paralelin kusurlarını sayıp dökerek başarı elde edeceğini sandı. Ve kaybetti.

Sizi temin ederim, iktidarın 1 Kasımda elde ettiği başarı, ne AK Partide bir takım şeylerin değiştiğindendir, ne Cumhurbaşkanına duyulan muhabbettendir, ne Davutoğlu’nun başarısındandır… Millet, ülkede güçlü bir iktidar bulunmamasının, ülkeye nelere mal olabileceğini gördüğü için şuna buna verdiği emanet oylarını alıp yeniden iktidara yöneltti. Nur talebelerinin açık seçik meydana çıkıp iktidarı desteklemelerinin sebebi dahi, siyasi bir tercihten ziyade, ülkenin siyasi geleceğini karartmak isteyenlere karşı mücadeledir. İman ve istikbal namına!

Fakat şu da bir hakikattir; mevcut partiler içinde, halkın manevi ve maddi beklentilerini temin etmek açısından Ak Parti’den başka güvenilir bir parti de yok.

HDP, hakikaten güzel bir imkân yakalamıştı. Millet ona 7-8 puan emanet oy vererek onu meclise taşıdı. İstedi ki illegal davranmaktan vaz geçsin, bu ülkenin hakiki bir partisi gibi davransın!

HDP yetkilileri, belki kendi başlarına bırakılsalardı, bu emanete hıyanet etmezlerdi. Ama onlar, halka güvenmek yerine dağdaki eşkıyaya gönderme yaptılar. Onları güya hak aramak adı altında bu millete musallat etmiş odaklara göz kırptılar.

İşte millet bunu gördü ve HDP’ye verdiği emanet oyları çekip yeniden eski sahibine AK Parti’ye verdi.

Yani bu kere “emanet oylar” AK Parti’de!  Eğer Ak Parti, yaşananlardan ders almazsa emin olabilirsiniz, bu kere dönüşü olmayacak şekilde kaybeder. Bu cümlemin altını çizin ve not düşün!

Ama ben ümit varım ki Ahmet Davutoğlu, o emanet oylarını kalıcı kılacaktır.

Bunun için, AK Parti’nin, zamanın ihtiyaçlarına göre kendini geliştirip olgunlaştırması gerekiyor.

Nedir bu ihtiyaç?

En başta Meşveret ve Şuradır. Öncelikle ‘meşveret ve şura’yı siyasetin hizmetine sokmalıdır. Parti içinde sosyal rekabetin, aday seçiminde toplumsal menfaat ve liyakatin öncelenmesi, yetenekleriyle öne geçme kabiliyeti bulunanların tırpanlanmaması gerekiyor. Bunun için de akrabalık esasına bina edilmiş Hz. Osman siyasetinin değil, liyakati esas alan “Şeyheyn” (Hz. Ebubekir ve Ömer) siyasetinin öncelenmesi gerekir.

Emin olun, Meşveret ve Şu’ra siyasi hayatımızda diriltilmedikçeiçimizde yaşayan ve her köşeye kadar sinsice sinmiş türlü türlü istibdadı öldürmemiz mümkün olmaz. O saklı istibdatlardan kurtulmadıkça da İslam, beşer için kurtuluş reçetesi olamaz. Çünkü Müslümanların zahiri hali, Kur’an’ın kıymetini zahiren de olsa tenzil ediyor, İslam dinini itibarsızlaştırıyor!

Bu noktada benim önerim, ister başkanlık sistemine geçilsin -ki bu olmadan Türkiye’nin İslam halkları için siyasi rehberlik yapması gerçekleşemez. Başkanlık sistemine karşı çıkanların en temel korkusu da budur- ister parlamenter yapı içinde kalınsın, yazılacak anayasanın en temel maddesinin “meşveret ve şu’rayı” diriltecek esaslar olmalıdır. Siyasi partiler kanununda bir düzenleme yapılabilir. Cumhurbaşkanlığı seçimiyle birlikte ona hizmet edecek meşveret üyeleri de seçilebilir vs.

İkincisi; ticari ve siyasi ahlakın behemehal Kur’an çizgisine çekilmesidir.

Çünkü her türlü pisliğin, adaletsizliğin ve kayırmacılığın temelinde siyasi ve ticari ahlaksızlık var. Onun en altında da Siyasi istibdat! Çünkü siyasi istibdat, rey-i vahit sultasıdır. Siyasi istibdadın hakim olduğu toplumlarda kimin ne olacağına bir insan karar verir, sistem değil. Oysa devletin hizmetlerinin görülmesi ancak sistemle olur. O da liyakati esas alır. Kayırma ile iş başına gelenler, adaletle iş görmez, efendisine hizmet etmeyi önceler!

İktidarların, görüş olarak kendisine yakın olanlarla çalışmasına itirazım yok. Bir yöneticinin, iki eşit arasından kendisine dünya görüşü olarak yakın olanı seçmesi normaldir. Anormal olan, “liyakatsiz taraftarın”ın, “liyakatli ehil”e tercih edilmesidir. Türkiye ve İran gibi nispeten devlet mekanizmasını oturtmuş İslam ülkelerinde bile maalesef kayırmacılık hala hâkim idare şeklidir… İşte bu da siyasi hayatımıza, yabancıların müdahalesini kaçınılmaz kılıyor… Çünkü adaletsizlik ve zulüm, insanları, kendi ülkelerine karşı bile yabancılarla iş birliği yapmaya götürür. İslam dünyasının içinde debelendiği hal bu…

Evet, siyasi hayatımızda meşveret ve şu’ranın acilen hâkim kılınması şart. Ama bununla iş bitmiyor. Siyasi ve ticari ahlakın da yeniden tesis edilmesi gerekiyor. Ahi Teşkilatını icad etmiş ve iş ve meslek hayatında, en yüksek kalite olan  Kur’anî ahlakı hükümran kılmayı başarmış cedlerin torunları olarak halimiz cidden ağlanasıdır! Dolayısıyla problemimiz sadece meşveret ve şu’ra değildir. Ahlakın da oturtulması lazım… Bunun en başında da devlet malının yeniden eski kutsallık makamın çıkarılması gerekiyor! Cenabı Allah “vela takrabu!” (Sakın yanaşmayın, sakın!) diye insanları ikaz ettiği iki temel mesele var. ZİNA ve YETİM HAKKI! Zinayı bir kere anar, fahşayı bir kere anar ama“yetim malı”nı iki kere anar Cenab-ı ALLAH! Yetim malını iki kere anması yetim malı bir bildiğimiz yetim şahsın malıdır, ikincisi genel manada devlet malıdır ki o da yetim hakkıdır. Ne deriz, “tüyü bitmemiş yetimin hakkı var onda” diye… Cenabı Allah adeta bize diyor ki “zinaya yaklaşma yedi ceddini helak ederim!” Nitekim çocukların ve torunların başına gelen her türlü bela ve musibetler dedelerin haltları neticesidir!

Yine diyor ki yetimin malına ve bir tür yetim malı olan beytül male (devlet malına) dokunma. Seni helak ederim! Devlet malıyla abad olmuş gördünüz mü? Bir süreliğine bir ihtişam verir sonra kökünüzü kurutur kökünüzü! Tarihe biraz dikkatle bakın görürsünüz! (Enam 151, 152; İsra 32, 34). (Bir de “sarhoşken namaza yaklaşma!” diye bir ayet var o bahsimiz dışıdır).

Öyleyse Müslüman siyasetçileri şu hallerden koruyacak mekanizmalar da getirmek gerekiyor. Hz. Ömer birini vali tayin ederdi, hemen beraberinde de onu yakından takip edecek, hal ve hareketlerini, yaşamını, yaşamındaki değişmeleri gözlemleyip kendisine rapor edecek “mazbut” bir Müslümanı “muakkib” gönderirdi. Vali olarak tayin edilen de sahabe idi, “muakkib” de! “Bu sahabedir, haram yemez, Allahtan korkar, takip ettirmeye ne gerek var” demezdi.

Ben her bir bakana, her bir valiye, her bir kaymakama, her bir belediye başkanına, her bir genel müdüre bir muakkib tayin edin demiyorum. Zaten Sayıştay diye bir müessese var. Fakat onlar da maaşını devletten aldıkları ve maaşları da yeterli olmadığı için pekala sistem içinde çürüyüp gidenleri ayıklama imkanı olmayabilir.

Ben sayın başbakanımızdan, hususi ama yetkili bir “Muakkibler” gurubu oluşturmasını, bunları, “garez üzerine hareket etmeyeceklerine dair Kuran üzerine yemin ettirerek” görevlendirmesini talep ediyorum.

Bunlar hiç haber vermeden, hem bakanların, hem valilerin, hem belediye başkanlarının, hem genel müdürlerin, hem de önemli makamlardaki askerlerin gelirlerini inceleme yetkisine sahip olacaklar. Gelirin kaynağına varıncaya kadar iz sürme yetkisine sahip olacaklar…  Ve bunlar doğrudan Başbakan’a bağlı çalışacaklar. Her gelen başbakan isterse bunlarda değişiklik yapabilecek. Tabii başbakanı denetlemek işi de Cumhurbaşkanına ait olacak.

Böyle bir mekanizma oluşturulur ve hakikaten bir takım insanlar cezalandırılırsa bir süre sonra devlet malından nemalanma kesilir. O zaman da siyasete girenler nema için değil, hizmet için girerler. Siyaseti layıkıyla yapanlardan özür dileyerek bu satırları yazıyorum. İslam dünyasında el kesme faaliyetinin hakkıyla yürütüldüğü zamanlarda hırsızlık olabilecek en az seviyelere düşmüştür. Tabii ki her hırsızın eli kesilmez. Ama çalanın elinin kesileceği fikri iyi bir caydırıcıdır!

Üçüncü bir meselemiz de ehil insan yetiştirme sorunudur. Cumhuriyeti kuran ekip dışında, eğitimde ne yapacağını bilen, amaçladığı insanı inşa edebilen –ahlak açısından söylüyorum, tek tip insan var etmek amaçlı değil-  bir siyasi ekip gelmemiştir. Onların yetiştirmek istediği insan tipolojisi de İslama ve geleneğe karşı tipti. Bunu başardılar. Köy Enstitüleri, hakikaten Cumhuriyeti kuranların amacına uygun insan tipini var etti ama o tip bizim işimize gelmiyordu!

İran ve Türkiye dâhil, Müslümanların en temel problemi ehil ve ahlaklı insan fıkdanıdır. İslam medeniyeti külliyen herc ü merce uğradığı ve tüm referans noktaları yok edildiği için, İslam ahlakını taşlayarak çağı karşılayabilecek insanımız çok az.

AK Parti, -Biz o partiyi deccal düzeni içinde bizi, İnsaniyet-i Kübra olan ideal İslam ahlakına ulaştıracak Truva atı görüyoruz, birilerinin şahsi ikballerini temin kapısı değil- Anadolu Müslümanlarına bu noktadan da hizmet sunmalıdır.

Örgün ve yaygın eğitim kendi mecrasında fakat zaman zaman lazım olan aşılamalar yapılarak devam edebilir. Çünkü külli değişiklik yapmak zor!

Ama ben şahsen Başbakanımızın yerinde olsam, özel bir siyaset okulu açarım. Vakıf! Burada talebelere sadece eğitim verilmeyecek, yoğun ve ağır nefsi terbiyelerden de geçirilecekler. Bu okula alınacak olanların, en az dört göbeğe kadar kimliği soruşturulacak. Anne babasından, dedesinden, nenesinden harama ahlaksızlığa veya su-i istimale karışanlar olup olmadığı araştırılacak. MİT’e adam almaktan, bir askeri kurmay yapmaktan, çok daha ağır bir araştırma ve soruşturmadan sonra buraya kaydı yapılacak genç, ortaokul seviyesinden alınarak Enderun usulü bir eğitimden geçirildikten sonra devlet hizmetine sokulacak! Ta baştan bilecek ne için hazırlandığını. Bunların Arapça ve İngilizce bilmesi şart, ayrıca her birisine uzmanlık alanına göre diğer dillerden bir iki tane öğrenme şartı getirilecek. Başarılı olamayan hemen örgün eğitime kanalize edilecek. Kimin ne amaçla eğitileceği en baştan belirlenecek ve tahsil süreci boyunca o alanın tüm imkân ve ihtimalleriyle yüzleşebilecek. Öyle bir standartta yetiştirilmeli ki yabancılar da isterlerse çocuklarını buraya gönderebilecek.

Asla ama asla ihtiyaçtan fazla öğrenci alınmayacak. Yabancılar için de belli miktarda kontenjan tanınabilir. Bu okul İstanbul’da olacak. Şubesi olacaksa en fazla bir iki tane olabilir ve bu da Ankara veya şehzadelerin yetiştirildiği illerde olabilir. Bu okulun bir vakfı ve vakfiyesi de olacak. Bu okula hatırla adam sokanları caydırıcı ağır şartlar konulmalı…

Böyle bir okul en fazla beş dönem tahsil verse memleketin omurgası dikleşir inşallah. Ben de biliyorum ki zamanla o da bozulacaktır. İnsanoğlu Allahtan gelen muhkem metinleri bozmuş, kendi kurduğu müesseseyi mi bozmayacak? Ama amaçlandığı şekilde beş dönem mezun verse yeter. Dünyanın en yüksek standardında eğitim verecek zira…

Hocaları mı kim olacak. Bizimkilerden varsa layıkıyla onlar olacak. Değilse Dünyanın en önemli hocaları en ağır paralarla da olsa getirilip burada eğitim verdirilecek. Buradan mezun olanların dünyanın en kıymetli üniversitelerinden mezun olanlardan bir iki gömlek üstünlüğü olmalı altı olmamalı.

AK Parti artık, yapılanma dönemine girmeli. Elimizden alınmış devlet anlayışımız yeniden diriltilmeli.

Haa bu arada bizim devletimiz babadır. Ona ‘babalık’ vasfı yeniden kazandırılmalı. Bu nasıl olur bilmiyorum ama öyle…

Ne tür siyasete ve siyasetçiye ihtiyacımız var

Himmeti milleti olan, telahuk-u efkâra önem veren kendi reyini fikr-i vahit yapmayan siyasetçiye ihtiyaç var. Kurandaki adalet-i mahza’yı esas alan, “barış yolunu” (Silmi, selameti, İslam) yani müspet hareketi,  politik hayatın temel ekseni yapmış zekâların mesailerini siyaset alanına yöneltmeleri büyük rahmet olur. Mademki siyaset, halka hizmettir, dolayısıyla hakka hizmettir. Hakka hizmet ise mübarek bir iştir. Siyaset şeytandan Allaha sığınmakla eş değer olmaktan çıkarılmalıdır.

O zaman iktidar olan cebbar olamaz. Çünkü Müslümanlarda siyaset ya Emevîyete  -(eğer iktidar olunmuşlarsa)- müncer oluyor ya Hüseyni muhalefete. İkisi de bu zaman siyaseti açısından sıkıntılı ve sakıncalıdır. Biri baskıyı getiriyor öteki, hasenatı görmeyen sadece sıkıntıları gören yıkıcı muhalefeti getiriyor. Bu tür bir iktidar ve muhalefet çekişmesi toplumda adavetin muhabbetten; düşmanlığın da sevgiden daha çok rağbet görmesine zemin hazırlıyor.

Bugün tüm dünyada ve özellikle İslam dünyasında adalet-i mahza’yı; yani bireyin hakkını ve hukukunu önceleyen; devleti değil Hak ve adaleti kutsayan bir siyasi anlayışa; Hasanî Duruşa ihtiyaç var. Bunu da ancak hür ama o hürriyetin,  şeriatın hatlarıyla sınırlı olması gerektiğini müdrik, her türlü istibdat ve fikr-i vahid sultasından kurtulmuş, meşveret ve şu’raya önem veren insanlar yapabilir.

Bunu sürdürebilir kıldığımızda mesele bitmiştir. Aksi takdirde daha uzun süre işlerimizi çözmek, aramızdaki düşmanlıkları sonlandırmak için Nebukadnezarların insafına kalacağız.

Ben acizane Müslümanların mevcut yapıları ve anlayışlarıyla Resulullahın bize hedef olarak koyduğu o maksada; Bediuzzaman’ın ifadesiyle “o cennet asa istikbale” varılamayacağı kanaatindeyim. Hemen tamamının ya ıslah ya ilga edilmesi gerektiğine inanıyorum.

Tabii telahuk-u efkar, eşitler arasında olur. Birinin fikrinin ötekinden daha muteber sayıldığı zevat arasında olmaz. Tek kişi bile olsa rüchaniyet, telahuk-u efkâr’ı bozar. Telahuk-u efkâr neticesinde bir fikir öne geçse o başka.

Muhabbetle.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir