Agarta’nın Gelini

Önce Bugün gazetesinde yayınlanmış bir haberden (Agarta’nın Sırrı Kolundaymış) küçük bir alıntı:

“Güler Kömürcü’nün emekli yüzbaşı Zekeriya Öztürk’le evliliği için hazırlandığı iddia edilen bir davetiye ortaya çıktı. Davetiyede Öztürk ve Kömürcü, tanıştıkları tarih olan 13 Temmuz 2006’yı “Issız yağmur başlangıç” ifadesiyle anlatırken, “Ezel zamanlarının birlikteliğine ant içilen Ruhların zamanından ruhlar dünyasının sonsuzluğuna kadar… Kozmos, Evren, Kainat ve Tanrı’nın izniyle…” ifadelerinin Agarta inanışından alıntılar taşıması da dikkat çekiyor.”

***

Elbette insanların inançları kendi tercihleri olmalıdır. Sistemlerin dayattığı iman, kişinin resmi görüşü olmaktan öteye geçmez. Yani insan dilediği şeye inanmalı, bilerek tercih yapabilmelidir.

Nitekim Kur’an “La ikrâhe fiddin” diyor. Yani her şey apaçık ortaya çıkmışken; hayır ve şer arasındaki fark, ak ile kara arasındaki fark kadar zahir olmuşken insanın, inanç ve vicdan noktasından baskı altına alınması Kur’an’ın üslubuna aykırıdır.

Kur’an, aklın ve vicdanın önünde engel istemez. O yüzden de kişinin şerri kabule zorlandığı, hakikatin maksatlı olarak gizlendiği düzenler ve sistemlerle mücadele eder. İnsanı hür bırakır.

Mademki, laiklik ve demokrasi de insan iradesine ipotek konmaması gerektiği iddiasındadır -yani Kur’an ile hemfikirdir- ve biz dahi laik demokrasi(!) ile idare olunuyoruz öyleyse dileyen dilediği gibi inanmakta serbesttir. Güler Kömürcü de, -dâhil olduğu iddia edilen- Ergenekon örgütüne mensup diğer zevat da neye inanıp inanmayacaklarına kendileri karar verirler.

Dolayısıyla Kur’an ve onun vaad ettiği Cennet varken, birileri onu bırakıp, gidip Vedalara ve Tibetli mistiklerin yarattıkları muhayyel bir ‘Sanal Şehir’ (Agarta = Budistlerin Kaf Dağı) ile kendilerini ve ruhlarını ilintilendirmek istiyorlarsa bu kendi bilecekleri bir şeydir.

Fakat, bunu ‘Ulusalcı’ bir kimlik altında, getirip, tamamen milli bir sembol olan Ergenekon’uniçine sokuştururlarsa bizim de çıkıp “Hop beyler! Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!” deme hakkımız doğar.

Kendilerine illa da İslam dışı bir kök mü arıyorlar? İlle da tanrısız bir geçmiş mi yaratmak istiyorlar, Ergenekon’dan çıkışı temsil eden Türeyiş Destanı ile ilinti kurabilirlerdi. Yahut Kaf Dağı’nın ardını seçebilirlerdi. Pekala Altaylar’da da bir kayıp şehir yaratılabilirdi. Neden Agarta? Neden Şambala?

Onlar Pagan bir geçmiş istiyorlar. Çünkü gerçek Türk tarihi hiçbir zaman pagan olmamıştır. Şamanizm de onların sandığı gibi şeytanlarla falan ilintilendirilebilecek bir kültür değildir. Üstelik, Şamanizmin, Türklerin yegane dini olduğuna dair sağlam bir kanıt da yoktur.

Onlar, içini kendilerinin doldurabileceği ve şeytani arzularını örgütleyebilecekleri bir din arayışı içindeler.

***

Aslında her milletin ve her kültürün böyle bir kayıp şehri vardır. Türk kültüründeki Ergenekon, İslam kültüründeki ‘Kaf Dağı’ Hint kültüründeki Şambala veya Agarta. Bu şehirlerin mahiyeti ile onu yaratan kültürün doğrudan bağlantısı vardır. O yüzden çoğu Okkultik çabaların eseridir ve karanlıkta kalan yanları, görülen yanlarından çok fazladır.

Evet, geçmiş medeniyetlerin tümünde böyle kayıp şehir tarifleri ve tanımlamaları var. Ve bu tanımların birbiriyle örtüştüğü de görülür.

İslam tasavvuf kültüründe de benzer imgeler mevcuttur. Ama bunlar, onları tasarlayanlar gibi Tanrı ilişkilidirler. Kaf Dağı gibi.

Kaf Dağı imgesi birçok mutasavvıfın dünyasını meşgul etmiştir. Kaf Dağı’na ve onun ardındaki saadet yurduna (ölümsüzlük suyu Bengisu da ordadır, Hızır da orda oturur) dair tanımlar, tarifler var. Oranın hep yüce bir dağın ardında olması ve ancak uçan varlıklarla (Anka Kuşu) oraya varılabildiği, gizli kapısının olduğu, o kapıdan girmenin herkese nasip olmadığı -o kapıdan geçmek için inisiye olmak lazım (bizdeki karşılığı evliya – eren)- gibi bir dizi rivayetler bizde de var.

Mevlana’nın Mesnevi’sinde Zülkarneyn’in Kaf Dağı’nı ziyaretini anlatan uzun bir bahis var. Keza son derece akılcı ve rasyonel biri olan Bediuzzaman’ın bile Kaf Dağı ile ilgili rivayetlere temas edip “onu göremiyor olmamız, onun yokluğuna delil olmaz” dediği bu sırlı dünya, aslında, düşlerimizin dünyasıdır.

Âlem-i misal yani. ‘Var olan’ın var olmadan önce ve yok olmasından sonraki ‘kalıp’, plan, proje ve maketlerinin ‘mahiyet’ olarak sergilendiği âlem. Agarta da işte Hint kültüründeki Kaf Dağı’nın (Bizde Kafkas dağları onlarda Himalaya) ardındaki şehrin adıdır.

Bu gizli şehirler, tıpkı rüyalarımızda olduğu gibi mekânsız, zamansız -veya çok zamanlı- muhteşem, imkân ve imkânsızlığın birlikte barındığı, zıtların ayrılığı üzerine kurulmuş ve şekillerini tamamen ‘inisiye’ insanların algısından var etmiş bir sanal şehir.

Zülkarneyn ile Kaf Dağı arasındaki konuşmayı aktaran Mevlana, Kaf Dağı’nı Zülkarneyn’le şöyle konuşturur: “Ben Tanrı’nın kendi elleriyle yarattığı dağım. Zebercet ve zümrüttenim. Yeryüzündeki bütün dağlar benim damarlarım ve kollarımdır” der.

Bu anlatıya dikkatle bakıldığında görülür ki, Kaf Dağı veya Agarta, aslında eşyanın ve olayların, “vücut sahasına çıkmadan önceki’ daha ‘vücut giymemiş’ halidir. Yani planlar ve maketler âlemi. Her şeyin sanal ve seyyal olduğu bir âlem. Yahut sonrası.

Gerçekçi bir din bilginine “Cennet şu anda mevcut mudur?” diye sorsanız size vereceği cevap, aynı zamanda Kafdağı, Şambala veya Agarta’nın mahiyetini, var olup olmadığının da izahı olur. “Evet, vardır, mevcuttur ama ‘meşhud’ değildir.”

ŞEYTANIN İDDİASI

Peki, bu örgüt, neden böyle ‘meşhud’ olmayan ve olması da mümkün görülmeyen sanal bir medeniyet veya bir şehir ile ilinti kurmak ister?

İşte bu, tamamen şeytanî bir oyundur. Yeryüzünde, şeytanın üstlendiği misyona gönüllü bir katılımdır.

Hatırlayınız, Cenâb-ı Hak, insanı yarattıktan sonra, melekleri ve şeytanı ona secde etmeye, yani emrine girmeye çağırır. Şeytan insana itaat etmeye yanaşmaz. Cenâb-ı Hak onu makamından indirir ve “Seni hesap gününe kadar lanetli kıldım” der. Daha sonraki diyalog aynen şöyledir:

İblis:

“Öyleyse Ey Rabbim! Bana insanların diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.”

Allah:

“Tamam. Sen o malum vakte (kıyamete) kadar mühlet verilenlerdensin.”

İblis:

“Senin şerefin üzerine ant içerim ki (Ey Rabbim), ihlâslı kulların hariç, o(insa)nların hepsini azdırıp yoldan çıkaracağım.”

Allah:

“İşte bu gerçektir. Ben de gerçeği söylüyorum; Andolsun, cehennemi seninle ve sana uyanlarla dolduracağım.” (Sad, 78-85)

Surenin son iki ayeti ise şöyle:

“Bu Kur’an âlemler için ancak bir öğüttür. Onun haberlerinin doğruluğunu bir süre sonra mutlaka öğreneceksiniz.” (Sad, 87-88)

***

Elbette kimse şeytana uymak için bir şey yapmaz. Şeytan dahi suret-i haktan görünerek iş yaptırır.

Cenâb-ı Hakkı unutup, yeryüzünde Firavunluğa ve Nemrutluğa özenenlerde, hayır ve hak olan düzeni bırakıp baskı ve tedhişe dayalı düzen kurmak sevdasına düşenlerde, daima bir gizem arayışı vardır. Aydınlığı sevmezler. Hakkı ve Hak olanı da sevmezler. Karanlık dehlizleri, labirentleri, dağların içinde gizlenmiş aslı astarı olmayan esoterik yurtları işin içine katarak, saf insanları etkilemeye, onları kendi menfaatleri doğrultusunda hareket etmeye çalışırlar. Onları düşüncelerinin ve isteklerinin kölesi yaparlar. Bu karanlık yeraltı dünyasının simgeleri ve sembolleri de vardır.

Bu insanların ve bu örgütlerin daima bir yüzü karanlıklar içindedir. Bu hüküm, dünyanın en kanlı ve en uzun ömürlü terör örgütünü kuran Hasan Sabbah için de geçerlidir, insanlığa mistik bir faşizm bahşeden Hitler için de geçerlidir. Hitler, “Tarihteki en büyük dini ve siyasi çığları düşüren tek güç, söylenen sözün sihirli gücüdür.” der. Hitler sihir, büyü ve benzeri okkultik çabalarla elde ettiği majik yetenekleri kullanarak kitleleri peşinden sürükleyip, modern çağın en büyük duygusallığını yarattı.

Çünkü bir ırkın diğer ırktan daha üstün olduğu safsatasına inanmak, derin bir duygusallıkla olabilir ancak. Ve Harun Yahya’nın nefis tespitiyle “duygusallık Şeytan’dan olduğu için, yalnızca şeytana hizmet eder.

Bindiği aracın gücünü kendisine ait zanneden zavallı insanlar gibi birtakım sembolleri vücutlarına kazıyarak, güya onlardaki gücü kendilerine aktardıklarını zannetmekten daha zavallıca bir duygusallık olur mu bilmem.

Eğer bu insanlar gerçekten kayıp kentlerle ilinti kurup onlardaki majik varlıklardan medet umarak bir yere varabileceklerine inanıyorlarsa cidden acımak gerekir. Aksi takdirde, şu Agarta yaftası tek başına Ergenekon çetesini, gülünç duruma düşürmeye yeter.

Mamafih, doğru inancı barakanlar kendilerine hurafelerden bir din ve yüzü karanlıklar içinde gizlenmiş sanal tanrılar var etmek zorunda kalırlar.

Oysa İslam -Türk tarihi, hiç de yabancı kültürlere özenmeye ihtiyaç bırakmayacak örnekler ve ibretlerle doludur. Hadi bu beyler İslam’dan rahatsızlar. Türk tarihinin suyu mu çıktı ki gidip Himalayalardan, Tibetlerden kendi fikirlerine yurt arıyorlar!

Anadolu, daha bu asrın başında Ergenekon çıkışına benzer bir milli mücadeleye sahne oldu. Bu yetmiyor mu? Malum, Ergenekon; Türeyiş Destanı’nda, düşmanlardan kurtulan iki Türk’ün sığınıp çoğaldıkları ve yeniden millet haline geldikleri, girişi olup çıkışı olmayan bir ovanın adıdır. Türeyiş Destanı da işte Türk milletinin o ovadan çıkarak yeniden dünyaya yayılmasını anlatır. Efsaneye göre bir kurt da, bu esaret ovasından çıkmak için onlara öncülük yapar.

Aynen bunun gibi, bu millet ne zaman dara düşse içinden öncü bir evlat çıkarır ve onun ardına düşüp kendisine çıkış yolu bulur.

Bunu iyi bilenler, şimdi bu Müslüman Türk halkını yanıltmak için yapay kurt taklidi yapıyorlar. Güya millet ‘İslam esareti(!)’ne düşmüş, onu bu esaret(!)ten kurtarmaya çalışıyorlar.

Oysa asıl esaret, 100 -150 yıldır Batının bizi duçar ettiği şu manevi esarettir ki halk daha yeni yeni farkına varıyor.  Bu esaretin Ergenekon’u da Anadolu’dur. O yüzden Anadolu halkının emeklerini ve çabalarını sürekli boşa harcatarak esareti uzatmaya çalışıyorlar. Ama halk artık bunun farkında ve bu Ergenokon’dan çıkıp yeniden yeryüzüne dağılmaya kararlı. Elbette bizi esarete mahkûm edenler de bunun farkında. O yüzden mücadeleyi önlemeye çalışıyorlar.

Ve maalesef, bu mücadeleyi önleyenler, halkın kendi mukadderatına el koymasına mani olanlar, bugün ‘Ergenekon’ gibi milli bir kelime etrafında örgütlenmiş; güya milli ve ulusalcı ama aslında dış mihrakların elinde zebun olmuş -gayr-ı Türk yahut Türkleşmiş- unsurlardır.

Kafalarındaki şeytanî düzeni bu millete kabullendirmek için saçma sapan tarih arayışına giren ve bu milletin bin yıllık tarihini yok sayıp, onun İslam ile olan bağlarını kesmeye çalışan, tarihe yazılmış şereflerini imha ederek milleti köksüz ve mesnetsiz bırakmak isteyen, bin yılı İslama hizmetle geçmiş dört bin yıllık tarihi bırakıp da gidip Mu kıtasında, Tibet’te, Agarta’da  kök arayanlarla bu milletin hiçbir işi olmaz.

Şah Rıza Pehlevi de İslam’ı küçümseyip, putperest Perslerle kendisini ilintilendirmişti. Şimdi yerinde yeller esiyor. Saddam da, İslam geçmişinden kurtulmak için kendini pagan Ninova ve Babil ile ilintilendirip oradan kendisine bir şeref payesi çıkarmak istemişti. Şimdi yerinde kan denizi akıyor.

Hitler de halkının doğal akışını bozup kendisine kökleri karanlıkların içinde olan bir geçmiş yarattı, koca Avrupa’yı zir u zeber etti.

TÜRK MİLLETİ BU ERGENEKON’DAN DA KURTULUR!

Türk milleti, Batının ve onun içimizdeki işbirlikçilerinin ve düzmece ulusalcıların ördüğü tuzakla manevi bir Ergenekon’a hapsedilmiştir. Ve artık bu Ergenekon’dan çıkma zamanı gelmiştir ve çıkacaktır. Bu millet; rejimlerden, kanunlardan, yasalardan, yasaklardan örülü demirden dağları eritmeye başladı. Oğuz’un çocukları yeniden İslamın imdadına koşuyorlar.

İlahi bir el, şu milleti yeniden bir ihya hareketi ile görevlendirmiş gibi, şartlar hızla bu milletin lehine dönüyor.

Milletteki şu manevi esaretten kurtulma ve Ergenekon’dan çıkma talebi o kadar samimi ve güçlü ki hiçbir sebep olmazsa, Allah, sırf bu talep için bile bir manevi rehber gönderir de o rehber şu milleti, Batı emperyalizmi tarafından içine hapsedildiği ‘batıcılık’ Ergenekon’undan azadlığın serazad olduğu hürriyet Altaylarına çıkarır… O zaman da çok yakındır.

AGARTA’NIN GELİNİ

Evet gamalı haç eski Türklerde de görülen bir semboldür. Ama asla hilal ile beraber olmamıştır.

Hilalin içinde yer alan sembol, yıldızdır. Hilal İslamı, yıldız Türk milletini sembolize ediyor. Hilal ve yıldız, bir ‘hakikat-i mümtezice’nin sembolize olmuş halidir.

Yıldız var ve hilal yoksa o yıldız bizim yıldızımız değildir. Bir hilal var ve içinde başka bir şey barındırıyorsa orada da Türk yoktur. “Nerede Türk varsa Müslümandır. Müslümanlıktan çıkmış Türk, Türklüğünü de kaybetmiştir.” Etrafınıza bakın, görürsünüz.

Hilal ve yıldız ne güzel iki arkadaş! Acaba şu ikisinden daha çok birbirine yakışır iki sembol daha var mıdır ki Güler Hanım hilalin içine gamalı haçı kondurmuş.

Biliyorsunuz Güler Hanım omzuna, içinde gamalı haç bulunan bir hilal kazıtmış. Aslında tam olarak gamalı haç da değil. Sanırım Agarta’yı sembolize eden ve gamalı haçı andıran Agarta’nın sihirli çarkıdır o sembol. Yani “tekerlekli çılgın”. Çünkü o çark mutluluğu ve neşeliliği temsil edermiş.

Neyse ne. Çark veya gamalı haç.

Güler Hanım bilmiyor olabilir ama hilal, asla gamalı haç ile ilkah edilemez. Edilse bile tutmaz. Tutsa bile doğurmaz, doğursa bile ebterdir!

*** *** ***

Bu yazı “18.Temmuz.2008 11:29:05” tarihinde gasteci.com’da “Agarta’nın gelini” başlığında yayınlanmıştır.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) - (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) – (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Eski yazılarımın veya konuşmalarımın birinde, “Beni İsrail”, beşer ‘şahs-ı manevisi’nin nefsi hükmündedir. Asla onu yok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir