Ahmet Türk’ün Dedesi de Oradaydı

AHMET TÜRK’ÜN DEDESİNİN DE BULUNDUĞU MECLİSTE KONUŞULANLAR

Ahmet Türk, (soyadı, büyük ihtimalle Tek Parti döneminin cuntacı dayatmasıdır. Bkz. Osmanlı Meclisi’nde Kürtçe var mıydı?) “fitne” çıkacağını bile bile Meclis’te grup toplantısında Kürtçe konuşmuş!

Tabii resmî ağızların, ona ‘yasal geleneği’ hatırlatmalarını yadırgayamayız.

O nasıl kendi dilini konuşma hürriyetini kullanıyorsa, birileri de ona yasaları hatırlatma hakkına sahiptir.

Çünkü Meclis çatısı altında konuşulması yasal olan dil Türkçe’dir.

Buna rağmen Türk’ün, Kürtçe konuşması pek de tepki yaratmış sayılmaz. Bence bu bir siyasi olgunluk emaresi.

Bir Kürdün Kürtçe konuşması doğaldır.

Ama bunu, kanunların ‘Yalnızca Türkçe konuşulur’ dediği bir ortamda yapması farklı maksatlar taşıyor olabilir.

Sanırım o da, farklı bir maksatla Kürtçe konuşmayı yeğledi. O maksadın ne olduğu ile ilgili sayısız yorumlar yapılabilir.

Kimisine göre Türk, ortamı germek istiyor.

Kimisine göre de bölgede siyasi zemini AK Parti’ye kaptırma endişesi doğdu, şartları kendi lehine çevirmeye çalışıyor.

Kimine göre de Türk, Kürtçe bilmeyen annesiyle Diyarbakır hapishanesinde Türkçe konuşmaya zorlandığı ve bu yüzden de annesiyle konuşamadığı için yemin etmiş ki ‘resmi bir ortamda Kürtçe konuşacağım’; şimdi yeminini yerine getiriyor.

Kim ne derse desin bunların hepsi masum gerekçeler. Yani Türk, o konuşmayı bu gerekçelerle yapmışsa hiç mahzuru yok. Neticede Türk de bir siyasetçi ve seçmenine oynayacak. Annesine reva görülen halin acısını yüreğinde taşıması da doğal ve insani!

Ama bunu, ‘müşterek hâkimiyetin reddi’ veya ‘ayrılıkçı bir maksada hizmet’ maksadıyla yapmışsa işte bu masum olamaz.

***

Osmanlı, çok milletli, çok kültürlü çok dinli bir devletti. Ötekileştirme siyaseti gütmeyen, her topluma bulunduğu alanda kimliğini ve örfünü sürdürme hakkı tanıyan bir devletti. Yüzyıllarca hâkimiyetini sürdürmesin, buna bağlayanlar da var. Buna rağmen meclisinde ve resmi yazışma ve kitabetinde Türkçeden başka bir dile cevaz vermemiştir. Kendinden önceki Türk devletlerinden ayrıldığı bir nokta da budur.

Bu durum, dönemlerinin çok kültürlü ve çok uluslu devlet geleneğine sahip Roma için de geçerlidir, bugünkü Amerika için de.

Ahmet Türk‘ben TC’yi tanımıyorum, onun kanunları da beni bağlamaz’ diyorsa, o zaman o çatı altında bulunması meşru değildir. O çatı altında ve o çatının sağladığı nimetleri kullanıyorsa, o Meclis’in kanunlarına da riayetle yükümlü olduğunu baştan kabul etmiş de öyle o çatı altına girmiş demektir.

Hâkimiyet/bağımsızlık, toplumların ‘haremi’dir. Hiç kimse ‘haremini’ başkasıyla paylaşmak istemez. Türkiye Cumhuriyeti de istemez.

PKK’nın neyin peşinde olduğunu elbette biliyoruz. Eğer DTP, tribünlerdeki halka oynayayım derken PKK taraftarı seçmenleri de ıskalamak istemediği için bu tür çıkışlara başvuruyorsa, ya da onlarla aynı maksadın peşinde bir siyaset çizgisine sahip olduğunu göstermek istiyorsa PKK ile yapılan mücadelenin uzantıları ona da dokunur.

Yok, eğer Türk, bunu, Kürtlerin değerlerinin ihyası ve medeniyet nimetlerinden yararlanması amacıyla yapıyorsa, o zaman bilmeli ki Meclis çatısı altındaki bu yol ve yöntem yanlıştır!

Esasında, DTP, anlayış ve yöntem itibarıyla Kürt halkının ekseriyeti ile de ters düşüyor. Laiklik ve sosyalistlik çizgisinde CHP ile sık sık örtüşen şu partinin, Kürt halkına verebilecekleri, ancak CHP’nin bu millete verdikleri kadar olabilir.

Türk halkı CHP’nin farkına varıncaya kadar nerede ise postu deldirmişti. Şimdi aynı akıbete Kürtlerin uğraması bir Müslüman olarak beni rahatsız eder, ediyor.

Ahmet Türk’ün maksadı, bağımsızlık, başka bir millet yaratma veya Kuzey Kürdistan’ı kurma değilse bu tür çıkışları ancak Ergenekoncu taifesini güçlendirmeye yarar.

Hâlbuki millet uyanmış. Kürt ve Ermeni meselesinin, Türk milletinin istikbale matuf açılımlarını durduran maniler olduğunu görmeye başlamış. İdarecileri çözüme zorluyor; “devlet, Kürtlerin de kendilerini mutlu hissetmelerini sağlamak zorunda” diyor… Hem de bazı Kürtlerin, istismarcıların istismarına prim vermelerine rağmen.

Ermeniler konusunda da, kim haklı kim haksız tartışmalarının, sadece diasporacı bozgunculara ve yerli işbirlikçilerine yaradığı artık aşikâr oldu. Millet bu konuda da inisiyatifin karşı tarafa bırakılmaması gerektiğini anlamış.

Çünkü gördük ki, ‘Ben haklıyım, barış için, o adım atsın’ deyip meseleleri zamana bırakmak bizim aleyhimize işliyor. Biz, Kürtler ve Ermenilerle asırlar boyu birlikte mutlu yaşamayı bilmişiz. Birtakım emperyalist emellere kapılıp yanlış yaptılar diye ila nihayet kindarlık yapmak ve sürdürmek ne akla, ne fıtrata, ne tarihe uygundur. Herkesin herkesle iyi kötü zamanları olmuştur.

Artık zaman, muhabbet, barış ve ‘silm’ zamanıdır. Eski kinler üzerine siyaset yapanlar bertaraf oluyor. Mademki medeni olmak bizim de hakkımızdır, biz de medeniler gibi davranacağız. Medeniler arasında ilişki ikna iledir, icbar ile değil.

Herkesin, hatta kıtaların (AB) yeni beraberlikler oluşturduğu bir zamanda ve İslam birliğinin aciliyet kazandığı bir ortamda, Türk ve DTP avenesinin ayrılıkçılık türküleri söylemesi, ancak medeniyetten nasibini almamışları cezp edebilir. Oysa halk “kardeş türküler” söylemeye ne kadar da teşne.

İnsan fıtratı makulü ve güzeli sever. Millete makul ve insan tabiatına uygun olan sunulduğunda, kin ve nefretten başka malları bulunmayanlar pazarda alıcı bulmaz.

Güneş ancak fıtratı bozulmuş, aslından kopmuş olanları karartır, küflendirir. Diğer her şeye hayat verir. İnsan tabiatı iyiyi ve güzeli tanır ve takdir eder. Hangi dilden ve dinden olursa olsun bu devlet çatısı altında toplanmış insanımıza güvenmek zorundayız.

TC, vatandaşına güvenmediği ve insanları birbirine bağlayan manevi bağları tanımadığı için etrafında bu kadar düşmanlık ve yalnızlık biriktirdi. Şimdi hatasını anlamış. Yapılan tahribatları tamire çalışıyor.

Hem de vakit geldi. Meşru hürriyet herkesin hakkıdır. Güneşin doğmasından ancak yarasalar korkar. İslam gibi bir ‘zamk’ elimizde varken, kimse bizi ayıramaz. Yeter ki idarecilerimiz kasıtlı ve maksatlı bir şekilde bu zamkı bozmasınlar. İşte Irak! Oradaki kan deryasının ne zaman kuruyacağını kim tahmin edebilir?

***

Tam bir asır önce, içinde Ahmet Türk’ün dedelerinin de bulunduğu aşiretler, Türklerden ayrı bir devlet kurmayı ‘Seyda’ dedikleri Bediuzzaman’a teklif ettiler.

O da ‘zinhar!’ dedi, ‘Türk havuzdur havuz kalmalı.” Yani ‘Şu kadar ayrı kavimlerden gelen Türk ve Türkleşmiş unsurları bir arada tutacak bir kap lazımdır ki o kap Türktür. Biz o havuzu dolduran çeşmeleriz ve çeşmeler de bizde kalmalı.” (Münazarat)

Yazdığı makalelerde de Türklerle Kürtlerin beraber ve birlikte yaşamaları gerektiğine vurgu yaptı…

“Kürtlere verilecek muhtariyetten bahsediliyor. Kürtler, ecnebi himayesinde bir muhtariyeti kabul etmektense, ölümü tercih ederler` diyerek `Kürtlük davası’nın Türklük davası gibi manasız olduğunu söylüyordu.

Bu propagandanın Kürtleri aldatmaktan başka bir işe yaramayacağını ve onlara bağımsızlık getirmek yerine tam tersine, onları ‘bir millet-i tâbie’ (boyunduruk altında bir millet) haline getireceğini dile getiriyordu. Onun düşüncelerinin isabetini görmek isteyenler, I. Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsızlık arzusuyla Osmanlı’dan koparak kurulması teşvik edilmiş (!) devletlerin akıbetine bir baksınlar.

Üstelik o, sadece bununla da yetinmedi. Kürtlerin milli vicdanının `İslâmdan ayrılmaya müsaid olmadığını’ haykırdı. (Asâr-ı Bediiye, 520)

Ve yine aynı birlik ve beraberlik için Prens Sabahattin’in savunduğu ‘adem-i merkeziyet’ fikrini reddetti. Bu tür yaklaşımları, bu topraklarda yaşayan halkların bağlarını kopartacak ve irtibat kanallarını kapatacak, ihtilâf, ırkçılık, nefretle muhtariyete varan, ardında da bağımsızlık ve ayrılık davasına dönüşen, vatanı ve meşrutiyeti (bugün için cumhuriyet denilebilir) tahribe yönelik ‘keşmekeş bir mücadele’ olarak gördü. Böyle keşmekeşliğe neden olacak mücadele usullerini, kazanılan hak ve hürriyetleri de kaybettiren, millete ve özellikle Kürtlere karşı işlenen ‘bir zenb-i âzim’ (büyük bir günâh) olarak tanımladı. (Asar-ı Bediiye, 451)

Şimdi Ahmet Türk ile birlikte -hatta daha fazla- Türk idarecilerini şu hakikatlere kulak vermeye davet etmek hakkımızdır.

Türkiye’yi idare edenler, Kürt meselesine bu çerçeveden yaklaşmış olsalardı milletin sinesine bu yaralar açılmayacaktı. Ama olan oldu. Artık meseleye bu hakikatler noktasından bakılmalı ve onların da müstakil bir çeşme olma hakkı tanınmalı. Ve hem de çeşme tamir ve ıslah edilmeli‘Çeşme’ler gürül gürül aktığında ‘havuz’ da güç kazanır.

Yoksa Allah korusun o havuz bozulsa, emin olun ki Ahmet Türk de, altında Kürtçe konuşacağı bir ‘çatı’ bulamaz.

Evet, cidden rahatsız olmadım Türk’ün Kürtçe konuşmasında. Onun, ‘çeşme’sini gürleştirme arzusunu anlıyorum. Ama o konuşmayı, çeşmenin sularını, Bediüzzaman’ın söylediği ‘Havuz’a değil de ‘yabana’ akıtmak niyetiyle yapıyorsa, bilsin ki ne müsaade edilir ne de temsil hakkını elde tuttuğuna inandığı halka bir yararı olur.

Bir asır önce Bediüzzaman Türk gibilere şöyle sesleniyordu:

“Türkler bizim aklımız, biz onların kuvvetiyiz. Mecmuumuz iyi bir insan oluruz. Hodserâne (başı buyruk) yapmayacağız. Bu azmimizle başka unsurlara (topluluklara) ders-i ibret vereceğiz” (age,53)

Umarım Türk de Kürt de bu ibret dersinden nasibini alır!

*** *** ***

Bu yazı “04.Mart.2009 14:15:32” tarihinde gasteci.com’da “AHMET TÜRK’ÜN DEDESİNİN DE BULUNDUĞU MECLİSTE KONUŞULANLAR…” başlığında yayınlanmıştır.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Mehmet Ali Bulut: Medya küçümsenmemesi gereken bir sihirbazdır!

Gazeteci, yazar, mütefekkir Mehmet Ali Bulut ile basın, medya, gazetecilik, irtica, medeniyetimizden kaybolup giden temel …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir