AK Parti’nin Başarısı ve Çıldıran PKK

Son yapılan seçimlerden sonra ilk defa geçen hafta bölgeye gittim.

Muhalif ve taraftar bir yığın siyasetçi ve yerel önde gelenlerle sohbet etmeye çalıştım.

Muhalifler, AK Parti’nin, adil olmayan rekabetinden yakındılar hep. Ak Parti’nin bölge halkına taraf gözetmeksizin, para pul dağıttığını, kömür verdiğini, çocukları için ailelere bara ödediğini ve bunun neticesinde de bölge seçmeninin Ak Partiye yöneldiğini söylediler…

Örgüte direkt bağlı olmasa bile sempatizanı olduğunu bildiğim birinin feveranı, işin rengini net ortaya koyuyordu:

“Bizim baş düşmanımız AKP’dir. Çünkü AKP insanımızı satın alıyor”

-“Nasıl satın alıyor” diye sorduğumda,”insanlarımızın oyunu üç beş kuruşa satın alıyor” cevabın verdi.

Ben ona, “Demek hükümet uyandı. Sizinkilerin taktiğini anladı. Örgüt taa Avrupalardan gönderdiği gavur parasıyla halkın çocuklarını kandırıp dağa çıkarırken, halkı satın almış olmuyor ama Ak Parti, milletin parasını yine millete dağıttığı için halkı satın almış oluyor, öyle mi” diye sorunca bir şey diyemedi.

Daha doğrusu “resmi görüş” moduna geçti. Tabii baklayı da o zaman azgından çıkardı: “Hükümet böyle yapmasaydı, DTP buraları silip süpürürdü!”

Sonra anladım ki, geçen seçimlerde örgüte giden oylarının, yüzde 50’si 60’ı bu seçimlerde Ak Parti’ye geçmiş. İşte Ak Partinin bu başarısı PKK’yı çıldırtmış. Bundan da en ciddi sıkıntı çeken mevcut belediye başkanları olmuş. Çünkü örgüt bu başarısızlıkta onları sorumlu tutuyor. Halkın gönlünü yapamadılar diye…

Seçimlerden sonra PKK’nın, neden birden bire zıvanadan çıktığını, baskınlar düzenlediğini bu durum iyi izah ediyor. Böylece PKK, hem bölge halkına bir göz dağı veriyor ki ben buradayım, hem de başarılı olan Ak Parti iktidarını cezalandırıyor kendince…

Bu satırları yazdığım aynı anda, bir de baktım, ABD eski Ankara büyük elçisi Mark Parris de böyle bir yargıda bulunmuş. Ve bir kere daha üzüldüm ki, bu adamlar bölgeyi bizden daha iyi tahlil ediyorlar…

* * *

Ak Parti iktidarının bölgedeki başarısı, -altında yatan sebepler adil veya değil- bir gerçeği bütün çıplaklığı ile ortaya koyuyor:

-Bölge halkı, sadece geçim ve insanca yaşama derdinde! Bunun devlet tarafından temin edilmesi en büyük arzusu.

Bölge insanlarının gönlünü kazanmak işten bile değil. Hele, Ak Partili yerel aktörlerin isimleri “yiyici” sıfatıyla birlikte anılmayacak olsa –bu karşı propaganda da olsa tutmuşa benziyor- AK parti, gerçekten bölgede yüzde 80’lere varan bir ‘gönül devşirme kabiliyeti’ sergileyebilecek.

Şimdi bu noktadan bakarak ve siyasi mülahazaları da bir yana bırakarak bazı tespitlerde bulunacağım kendimce…

Bunun birisi siyasilere yönelik olacak, biri doğrudan bölge halkına yönelik olacak… Bölge halkına söylenecekleri ben söylemeyeceğim. Said Nursi’nin tam bir asır önce Kürt Aşiret reislerine söylediklerini aktaracağım…

Çünkü aramızdan “söz söyleme makamında” olanların sözüne kulak vermek ulu’l-emre itaattendir…

Siyasilere daha doğrusu devlete düşen görevin ne olduğunu ‘Hasta Adam Psikozu’ başlıklı yazımda sayıp döktüğüm için oraya havale ederek, burada doğrudan Kürtlerin yapması gerekenleri sayıp dökeceğim:

Ve tabii tam bir asır evveline gidip, Said Nursi’nin kürt aşiret reisleriyle yaptığı sohbetten alıp aktaracağım bu notları..

Aktaracağım bu soru cevabın doğru anlaşılması için, bu konuşmaların yapıldığı zaman ve zemini hatırlatmakta yarar var.

Zaman 1909-1910.

Zemin; II Meşrutiyet sonrası. Yeni bir düzene geçilmiş ve her kafadan bir ses çıkıyor. İstanbul’daki bu durum, Doğuda ‘din elden gidiyor’ şeklinde algılanıyor. Meşrutiyete karşı müthiş bir tepki oluşmaya başlamış.

İşte Said Nursi, bu tepkiyi yatıştırmak ve İslam’ın ancak gerçek bir ‘hürriyet’ ile hayat bulacağını anlatmak için bölgede bulunuyor. İslam’ın ve dolayısıyla Osmanlı’nın yeniden hâkimiyetini sağlayacak yegâne şeyin Hürriyet olduğunu anlatmayı ve halkı bu noktada uyandırmayı kendine vazife bilmiş. Bu çalışmalarını da sonradan Münazarat adıyla kitap haline getirmiş. Ben de size oradan aktarıyorum…

Aşiret reisleri soruyor, Said Nursi cevaplandırıyor:

Soru:

-Sen Meşrutiyet yanlısı olduğun için bunların (İttihat ve Terkaki Hükümeti’nin. Sorudaki asıl maksat gözetilirse ‘Türklerin’ demek daha uygun olur) hatasını görmüyorsun. Meşrutiyetle iş başına gelenlerin de sayısız kötülükleri var, bize eskiler gibi zulmediyorlar. Üstelik güçsüzlükte ve çaresizlikte eskisini (yani saltanat dönemini) aratmıyorlar. Demek tarif ettiğin Meşrutiyet daha bize gelmemiş ki biz de ona “hoş geldin baş göz üstüne geldin” diyelim.

Cevap:

-Hayır, ben onların hatasını görmezlikten gelmiyorum. “Aksine, ben bir akarsudan su almak istedim. Bir bulutun çalışıp yağmur indirmesini arzu ettim. Siyah gözlüyü güzel gördüm. Ben huri gibi güzel bir hürriyeti övdüm” Eğer meşrutiyet buraya gelmemişse, sizin divaneliğinizden korktuğu içindir. Zülüm, Meşrutiyetin hatasından değil, kafalarınızdaki cehalet karanlığından kaynaklanıyor. Siz divanelikle kısa yolu uzun yapıyorsunuz. Kudan ve Mamehoran aşiretleri, vermeleri gereken vergiyi, asker gelmeden hazır etselerdi, şu kadar zulme uğramayacaklardı. Eğer bir millet, cehaletle hukukunu bilmezse, hamiyet ehli insanları dahi zorba haline getirir. Hükümeti, sizin hakkınızda zorbalık yapmaya sevk eden sizin cehaletinizdir.

Şimdi diyorsunuz ki “Bu hükümet de eskisi gibi zayıftır” Evet kuvvetsizlikte, dokuz yaşındaki çocuk doksan yaşındaki ihtiyar gibidir. Fakat o yaşlı kabre gider ama bu çocuk gençliğe doğru, yani güçlenmeye doğru gidiyor…

Soru:

– Neden işler böyle bulanık. Açık ve safi olsa olmaz mı?

Cevap:

-Yüz yıldan beri harap olmaya yüz tutmuş bir şey birden yapılamaz. Size bir misal vereceğim. Bir bulagbaşı (Göze), çok uzun süren bir zaman boyunca çürümüş ve kokuşmuş. İçine çok pislik düşmüş. .Sonra onu temizlemek için o pislikler içinden çıkarılıp temizlenir ve bir havuz haline getirilirse, acaba daha bir süre o pınarın suyu bulanık gelmeyecek mi? Elbette gelecek. Ama meraklanmayınız, sonunda su mutlaka temizlenip berraklaşacaktır.

Soru:

-Tarif ettiğin bu Meşrutiyetin ne kadarı bize gelmiş, niçin tamamı gelmiyor?

Cevap:

-Ancak onda biri size gelmiştir diyebilirim. Çünkü sizin şu vahşi, medeniyetten uzak, cehaleti ve düşmanlığı sevmiş sarp dağ ve derelerinizdeki vahşet ayılarından, cehalet ejderhasından ve husumet (düşmanlık) kurtlarından medeniyet(Nasıl da PKK’yı tarif etmiş) korkar. Kolay kolay gelmeye cesaret edemez.

Eğer siz tembellik edip yolunu yapmazsanız, bu tembelliğinizi sürdürürseniz, belki yüz sene sonra (şimdi bu konuşmasının üzerinden tam yüz sene geçti) ancak, onun cemalini görebilirsiniz. (demek ki vakti gelmiş inşallah)

Zira sizinle İstanbul arasındaki mesafe bir aylıktır. Fakat sizinle meşrutiyeti benimsemiş insanlar arasındaki mesafe bin aydan fazladır. Çünkü siz eski zaman adamlarına benzersiniz. O nazik bedenli narin meşrutiyet (demokrasi) İstanbul havalisindeki yılanlardan kurtulsa bile, şu uzun mesafeden geçerken, cehalet gibi müthiş bir bataklığı, fakirlik gibi müthiş bir kıraçları ve birbirinize karşı beslediğiniz düşmanlıklar gibi son derece sarp ve aşılmaz dağları geçmeye mecbur kalacak ve üstelik de karşılaşacağı eşkıyalar da işin cabası… Kısacası, hak ettiği cezayı hazmedemeyen, başkalarının etini yediği için dişleri çıkarılan veya o meşhur, her şeyi tersiyle anlamaya çalışan bektaşi gibi bazı eşkıya ve yol kesiciler o (Yani hürriyet ve demokrasi) daha size ulaşmadan onu derdest eder ve yolunu keserler.

Sonra bütün bunlardan başka bir kısım gevezeler de vardır. Onlar da Meşrutiyetin gelmesini istemezler. O yüzden de o gelmeden önce onu parça parça etmek isterler. Öyleyse, siz ona bir yol yapmak veya onu havadan bir balonla buraya getirmek zorundasınız. Onun, (meşrutiyet’in = hürriyet ve demokrasinin) bu topraklara gelmesini siz sağlamalısınız.

Soru:

-Biz artık ümitsizliğe düştük. Bu meşrutiyet ne zaman gelecek bize, daha ne kadar bekleyeceğiz?

Cevap:

-Ümitsizlik acizlikten gelir ve gelişmeye manidir. Hamiyet ise, en şiddetli zorluklara ve engellere aynı şiddetle metanet göstermekle olur. Halbuki bu zaman, adi imkânsızlıkları bile imkanlı kılmıştır. Olmayacak, yapılamayacak iş hemen hemen kalmamıştır. En küçük bir terslikte ümitsizliğe dönüşen hamiyet (vatanperverlik) hamiyet değildir. Ben sizi tembellikten kurtarmak için, size kusurlarınızı gösteriyorum. Onun çabucak gelmesini istiyorsanız, ona bilgiden(marifet)ve feziletten bir demir yolu döşeyin. Ta ki meşrutiyet, medeniyet denilen kamâlât trenine binip, beraberine gelişme tohumlarını da alıp, engelleri de geçerek size gelebilsin. Siz yolu ne kadar kısa sürede yapabilirseniz o da o kadar kısa sürede size gelecektir.

Soru:

-Şansımız varsa inşallah bize gelir. Şu anda bize düşen tevekkül etmek değil mi?

Doğrudur ama zavallı talihinize siz de yardımcı olmalısınız. Bağdat yankesicileri (tarrar) gibi olmayınız. Sizin tembelliğe bahane ettiğiniz ‘girişimcilikten mahrum’ tevekkülünüz, ‘neticelerin oluşmasında sebeplere baş vurmak gerektiği’ şeklindeki doğal hükme muhalefetiniz, kainatta geçerli iradeye karşı inatlaşmaktan başka bir şey değildir. Şu tevekkül döner sizi yalanlar.

* * *

Bu cümlelerin üzerine daha fazla bir şey söylemek abestir.

“O herkesin makbulü bir üstad olduğunu geçen 84 yıl içinde ispat etmiş. Şimdi ona kulak verme zamanıdır…” demekten başka…

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) - (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) – (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Eski yazılarımın veya konuşmalarımın birinde, “Beni İsrail”, beşer ‘şahs-ı manevisi’nin nefsi hükmündedir. Asla onu yok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir