Başbuğ ve İdeolojik Muhalefet Döneminin Sonu

Biraz erkence varılmış bir hüküm gibi algılayabilirsiniz bu başlığı. Zararı yok. Ben söyleyeyim, siz bir yere not edin.

Konumuz: Yeni genelkurmay başkanımız Orgeneral İlker Başbuğ’un demeci.

Genelkurmay eski başkanı Büyükanıt’tan görevi devralan Başbuğ, geleneği bozmadı ve ‘elinde silah tutun haklıdır’ mantalitesinden taşıp gelen bir eda ile ‘laiklik’e vurgu yapan bir konuşma yaptı.

Aslında, temas edilen konulara itibarıyla konuşma, gazetelerin birinci sayfasına bile taşınmayacak bir açıklama. Eskinin tekrarından ibaret. Zaten son 20 yılın devir teslim törenlerinden herhangi birini alıp isimleri değiştirseniz, fazla bir şey kaçırmış olmazsınız.

-üniter ulus devlet-

Çünkü bizim askerin en temel vazifesi “laikliği dâhili ve harici bedhahlardan korumak”tır. Nitekim Başbuğ Paşa da sözlerine ‘eski amentü’ ile başladı ve “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet temeline dayanmaktadır. TSK, Mustafa Kemal’in çizdiği cumhuriyetin kuruluş felsefesinin kollanması ve korunmasında her zaman taraftır” dedi.

Bir askerin başka türlü konuşması beklenmezdi. zaten sıkıntı, kavramlara yüklenen yorumlarda yatıyor. Yoksa, bir takım ‘ayrılıkçı’lar dışında ‘üniter ulus devlet’ yapısından rahatsız olan yok. Ama ‘üniter ulus’ kavramına, -bugüne kadar olduğu gibi- demokratik hakların kullanılmasına mani bir mana yüklenirse, faşizme giden bir yol açmış olursunuz. O zaman da hem üniter yapınız, hem ulus kavramınız tartışmalı hale gelir.

-laiklik-

Laiklik kavramına gelince… Çoğunluğun ‘asker’lerden farklı düşündüğü kesin. Çünkü askerin, tek parti dönemi CHP’sinin dayattığı biçimiyle laikliği, ‘dini dışlayan bir yaşam biçimi’ olarak algıladığı biliniyor. Bu anlayışın pratiğe yansımasının ‘laiklik perdesi altında dinsizliğin dayatılması’ şeklinde olması da ister istemez halk ile askeri bu noktada karşı karşıya getiriyor.

Öyleyse acilen yeni bir laiklik tarifi yapmalıyız ki bu konuda hiçbir sıkıntı kalmasın.

Nitekim İlber Ortaylı, aynı ihtiyacı hissetmiş ki İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’nda, şunları söylüyor:

“Bazıları laiklikten her din ve inanca mensup grupların tolere edildiği, bazıları da toplum hayatının düzenlenmesinde din dışı kaynaklara dayanan hukuk normlarının egemen olduğu bir hukuk düzenini kasteder. Oysa bu iki koşul laik bir toplumda bulunması gerekli, ama yeterli nitelikler değildir. Laik toplum standart ve monist (tekli) bir yönetim düzeninin ve farklı din ve cinsiyette insanların eşit koşullarla bağlı olduğu bir hukuk mevzuatının bulunduğu toplum düzeni demektir” (s. 174)

İşte askerin milletle buluşmasını sağlayacak bir laiklik tarifi. Yıllardır, altı ok dayatmacılığını yansıtan laiklik anlayışıyla asker, giderek yalnızlaşan bir sürece girmişti. Ve CHP eşittir Asker anlayışıyla millet nezdinde ‘müttehem’ bir konuma gelmişti. Asker bunun farkına vardı ve kendini CHP ile aynı çizgide görünmekten geri çekmeye başladı.

Başbuğ’un konuşması, askerin, CHP ile birlikte hareket ediyor olmanın sebep olduğu ‘itibar kaybı’nın artık orduya zarar verecek boyuta vardığının farkında olduğunu hissettirdi.

Esasında Türk ordusu, kendisini zamanın imkân ve eğilimlerine göre konuşlandırmayı bilmiş bir ordudur. Osmanlı’daki modernleşme sürecinin, ordu ile başlaması da bunu gösteriyor.

Bu noktadan bakıldığında Başbuğ’un konuşması bir dönüm noktasıdır. İşte satır başları:

-alt – üst kimlik-

“Küreselleşmeye toptan karşı çıkmak gerçekçi değil. Önemli olan ulusal devlete zarar vermeden küreselleşmenin içinde yer almaktır. ABD bunu çok iyi yerine getiriyor. ’Küresel düşün, ulusal hareket et’ düşüncesi önemlidir.”

Bugün dünyada yeni yeni yaygınlaşmaya başlayan ‘Glokalizasyon’ denilen yeni süreçte, yerel renklerin, bütünün içinde, demokratik haklarıyla birlikte varlıklarını koruma trendidir. Üst kimlik çatısı altında alt kimliklerin varlıklarını sürdürme hakkı yani.

Dikkat ederseniz, ilk defa bir asker, hem de resmi lisan ile alt kimliklerden söz ediyor. Dolaylı da olsa türk kimliği dışındaki kimlikleri de tanımasıdır. Bu, hem geleceğimiz, hem bütünlüğümüz açısından önemli bir açılımdır. Taba aynı zamanda, askerin kendine ve siyasetçilere güvenidir.

Şöyle diyor Genelkurmay Başkanımız Başbuğ: “Kültürel alandaki düzenlemeler herhangi bir şekilde siyasal alana doğru götürülmeye ve alt kimlikler üst kimliğe dönüştürülmeye çalışılırsa ve bu konular ülke gündemine kasıtlı olarak devamlı sokulursa, korkarız ki ülke kutuplaşmaya ve ayrışmaya sürüklenebilir.”

Bu cümle, ciddi bir uyarı içermekle birlikte aynı zamanda bir alt kimlik varlığının kabulüdür! Oysa bugüne kadar bu ifadeler en azından -sözüm ona veya güya- kelimeleriyle ifade edilirdi.

Burada Bediuzzamanın’ın Münazarat’ta sözünü ettiği ‘Türk, suların toplandığı havuzdur ve havuz kalması gerekir. Pınarlar bizdedir ve bizde kalmalıdır.” cümlesiyle bir mutabakat var.

-tevaif-i müluk-

Bediuzzaman da alt kimliklerin üst kimlik olan ‘türk’ çatısı altında kalması gerektiğini vurgular. Tabii havuz; (yani üst kimlik) pınarların (yani alt kimlik) varlığını ve sürekliliğini de gerekli kılar. Dolayısıyla sayın Başbuğ çok ciddi bir demokratik açılımla, kimlikler konusundaki kireçlenmeyi esnetmiştir.

Ancak bu esneme, devletin yapısını ve bütünlüğünü zedeleyecek bir raddeye vardırılamaz. Yerel demokratik haklar, üst kimliğin reddi haline gelmemeli. Bu konuda herhangi bir zaaf, Anadolu’nun yeniden ‘tevaif-i mülük’ (beylikler dönemi)e dönmesi anlamına gelir ki, bu demokratik hak çatısı altına girmez…

O yüzden de Başbuğ, “Her konuyu tartışabilme özgürlüğü devletlerin varlığını riske sokacak konuları içermez. Devlet içinde entelektüel tartışmaların yapılabilir olması, devleti ayakta tutan unsurların tartışmaya açılması anlamını taşıyamaz.” diyor ki bu son derece önemlidir.

Başbuğ daha sonra çok daha ciddi bir açılım yapıyor ve ordunun, demokrasi karşısındaki duruşunu adeta yeniden belirliyor:

“Devlet, birey ve özgürlük kavramları, var olabilmek için birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Birinin, diğerinin aleyhine genişlemesi -bu güne kadar devletin kendi bekası için bireyi yok saydığı gibi- her üçünü birden tehlikeye sokar. Bu dengeyi sağlamak ve korumak ise siyaset adamlarına düşen önemli bir görevdir”

Bana göre bu cümle, hayati önemi haiz bir ifade ve galiba Türkiye’de “ideolojik muhalefet” döneminin kapanmakta olduğunu gösteriyor.

Devlet’i, ilk defa ‘birey’le eşit hakka sahip bir konuma oturtan ve onu bireyin hakkıyla eşit statüde değerlendiren şu ifadeler, aynı zamanda 80 yıllık ‘bireyi hiçe sayan’devletçi gelenekten de bir kopuş gibi geldi bana.

-24. maddeye referans-

Sayın Başbuğ’un en çok dikkatimi çeken ifadelerinden biri de laikliğe 24. madde üzerinden atıfta bulunmasıdır. 24. Madde, aslında din eğitimini düzenleyen bir maddedir ve şöyle der:

”Din ve ahlak eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.”

Başbuğ “TSK’nın laikliğe ilişkin vazgeçilmez duruşu Anayasa’nın 24. maddesinde ifade edilen hükümlere herkesin sıkı sıkıya bağlı kalması, dinin veya dini duyguların dince kutsal sayılan şeylerin istismar edilmemesidir.” derken ilginç bir şekilde, laikliğin uygulanmasında dini referans alır.

Nitekim Başbuğ, sosyal ve dini alanlarda cemaatleşmeden şikâyet ederken de ‘kusur’u devlete yüklemektedir. Ve adeta, devleti bireysel görev ve sorumluluklar konusunda daha akılcı ve faydacı bir tutum içine girmeye teşvik ediyor.

Buyurun şu cümleleri birlikte okuyalım: “Herkesin insan onuruna yakışır asgari bir hayat seviyesini sağlamak, sosyal devletin bir görevidir. Sosyal devlet niteliğinin zayıflamasının toplumları cemaatleşmeye ittiği de bir gerçektir. Bu kapsamda giderek güçlenen bazı cemaatler, ekonomiyi yönlendirmeye, sosyo politik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadırlar.”

Bu cümleler açık bir şekilde devlete yeni görev tanımı yapmakta ve devletin kendi vatandaşının dini ve sosyal ihtiyaçlarını karşılaması gerektiğine vurgu yapmaktadır.

Fakat özellikle cemaatlerin finansları konusunda çok sathi bir bilgiye sahip olduğu da anlaşılıyor.

***

Elbette sosyal değişimler bir anda olmaz. Ve Sayın Genelkurmay Başkanımız Başbuğ’un TSK’nın geleneğini değiştirmeye kalkıştığını da iddia etmiyorum. Ama onun konuşmasının satır aralarında, TSK’nın ‘CHP ile özdeşmiş gibi görünen laikçi statükocu anlayışı’ndan, toplumun genel temayüllerine doğru bir evrimle sürecine girdiğini seziyorum.

Ana muhalefet lideri CHP Genel Başkanı Baykal’ın sadece bir dakika gecikti diye töre alınmayışı da bu sezgimi besleyen zahiri tesadüflerden biridir.

Bence Baykal’ın törene alınmaması son derece ‘nazik’ bir durum… Bence bu yanlış. Eğer geç kalan muhalefet lideri ez kaza AK Parti lideri Erdoğan olsaydı, eminim, ertesi günün manşetleri şöyle olurdu:

“Asker’den muhalefet liderine kırmızı kart!”

Acaba biz de Baykal’ın, şu konuşmanın yapılacağı törene alınmamasını, “İdeolojik muhalefet dönemine son”  anlayamaz mıyız?

Zaten siyasetin genel akışı da bu yönde. Eminim önümüzdeki dönemde olmasa bile, bir sonraki seçim döneminde, partiler ideolojik açılımlarıyla değil, “Ben daha iyi hizmet ederim” tezleriyle milletin önüne çıkacaklar.

O zaman da bu millet kısa zamanda o muasır dedikleri milletleri yolda yakalayıp geçer inşallah.

*** *** ***

Bu yazı “29.Ağustos.2008 19:05:43” tarihinde gasteci.com’da “Başbuğ ve ideolojik muhalefet döneminin sonu!” başlığında yayınlanmıştır.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) - (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) – (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Eski yazılarımın veya konuşmalarımın birinde, “Beni İsrail”, beşer ‘şahs-ı manevisi’nin nefsi hükmündedir. Asla onu yok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir