Bediuzzaman Yaşasaydı Kime Oy Verirdi?

Türkiye Cumhuriyetinin kıblesi Batı’dır. Üstelik inkâr-ı ulûhiyetten yana tavır koyan Batı!

Muvahhid ve Müslüman’ Türk halkını şu kıbleye yöneltmek, elbette kolay olmayacaktı. Nitekim ilk dönem idareciler ‘müstebit’ olmayı bile göze alarak, Türk milletini İslam irfanından koparıp ‘Batı Kulübüne’ sokmaya çalıştılar.

İşte “ilke ve inkılâplar”ımızn temel amacı şu entegrasyona hizmet etmekten ibarettir. Ve tabii ki milletin ihtiyacından ziyade, Batının talepleri, rol oynamıştır o inkılâpların yapılmasında…

Şunu teslim edelim; o günkü Türk toplumu, Avrupa’nın yakaladığı bilimsel gelişmenin ve o gelişmelerin sağladığı müreffeh hayat seviyesinin çok altında yaşıyordu.

Osmanlı’nın 1699’da başlayan geri çekilme sürecinde, devletin yeniden inşası ve toplumun ayağa kaldırılması amacıyla birçok girişimler yapıldı. Meşrutiyeti ilan etme dâhil sayısız ıslahat çabaları sergilendi ama olmadı.

1877’de başlayıp ancak istiklal savaşının hitamıyla son bulan ardışık bir yığın savaş neticesinde Türk toplumunda nerede ise çalışacak nüfus bile kalmamıştı.

Toplum fakr u zaruret içine düşmüş, okuma yazma oranı yok denecek kadar geri çekilmiş, tarım, ticaret ve üretimde uygulanan yöntemler çağın çok gerisinde kalmıştı. Toplum asıl bu problemlerini çözmek için bir çare beklerken, cumhuriyetin ilk idarecileri, bir zihniyet değiştirme girişiminde bulundular.

Aslında o çağ insanlarının ciddi bir zihniyet değişimine ihtiyaçları vardı -gerçi o ihtiyaç bugün de duruyor- fakat bu, toplumu İslam’dan ve imandan koparıp, batıya entegre etmek değildi.

Saltanatın ilgası, cumhuriyetin ilanı -hatta bir parça harflerin değiştirilmesi bile- toplum tarafından yadırganmadı.

Hatta sonradan bir numaralı rejim karşıtı olacak Bediuzzaman Meclis’e gidip yapılanları alkışlar. Fakat yaptığı görüşmelerden sonra hisseder ki, idarecilerin maksadı, ıslah değil aksine, Türk milletini İslam’dan uzaklaştırmak ve ‘Batı Kulübü’ne sokmaktır.

Mustafa Kemal’i dini konudaki lakaytlıktan dolayı ikaz eder. Aralarında ciddi bir tartışma çıkar. Milletin dinsiz yaşayamayacağını söyler. Fakat etkili olamadığını görür bu yeni siyaset tarzına siyaset yoluyla karşı konulamayacağını anlayınca kenara çekilir. “Keyfi, küfri, cebri ve askeri” diye nitelediği rejime karşı, toplumu yeniden inşaya yönelir. İmanları takviyeye koyulur.

Çünkü bu rejimin büyük tahribat yapacağını anlamıştır. Nitekim 1925’teki Tekke ve Zaviye’lerin kapatılmasıyla birlikte, din ve din eğitimi tatil edilmiştir. 1930’de ise din, eğitim müfredatından tamamen çıkarılmıştır.

Din ve inancın fert, aile ve toplum hayatından tamamen silinmesi için gereken her şey yapılmıştır.

İşte  -1946’yı saymazsak- 1950’de yapılan ilk çok partili seçimlere böyle bir atmosferde gidildi. O, öyle bir seçimdir ki, inananlar için adeta bir ‘bedir savaşı’ gibidir.

Yıllardır bastırılmış, mevlit okutmasına bile fırsat verilmemiş bu mübarek halk, imanına islamına ve ezanına kavuşacağını bildiği için Demokrat Parti’ye adeta yüklenmiştir.

Millet, Meclisteki 450 sandalyeden 411’ni -kaosa kalkan elleri hatırladınız mı onlar da 411’di- demokratlara verdi.

***

O seçimlerde, artık ‘üçüncü said devresi’ni yaşayan Bediuzzaman, aleni bir şekilde demokrat partiye destek verir. Hatta yer yer talebelerini, DP’li adaylar lehine propaganda yapmakla görevlendirir.

Bu arada bir talebesi (Tenekeci Ahmet), içki içtiği ve Bediuzzaman’a muhalefet eden CHP’li bir müftünün kardeşi olduğu için DP aday (Tevfik Tığlı) aleyhine propaganda yapar. Kendince iyi bir şey yaptığını sanarak durumu üstadına anlatırlar. ‘Aferin, iyi yapmışsın!’ demesini bekler.

Bediuzzaman birden bire hiddetlenir ve ‘Derhal git nerede o zat aleyhine konuşmuşsan, lehine konuşacaksın!”der.  Şaşırır ama gerçekten de gidip o sarhoş aday için propaganda yapar.

Peki ‘Euzu billahi min şerri’n-nefsi ve’ş-şeytani ve’s-siyase’ diyen Bediuzzaman’ın ne zoru vardı da böyle yaptı.

Bediuzzaman, nasıl bir rejim, nasıl bir sistem ile mücadele ettiğini çok iyi biliyordu. Ve nasıl mücadele edilmesi gerektiğini de… Çünkü zaman, cemaat ve şahsı maneviler zamanı idi. Parlamenter sistemde mücadele meclisteki parmak sayısına bağlıydı.

O yüzden de sadece DP’yi desteklemekle yetinmedi. Demokrat’lara desteğini göstermek ve yaklaşmakta olan ‘darbe’ye (60 ihtilali) karşı tavrını ortaya koymak için 1957 seçimlerinde, ilk defa oy kullandı ve aleni bir şekilde Demokrat Parti’ye mühür bastı.

Çok hastaydı. Gidecek durumda değildi. Sandığı yanına istedi. Olmayınca, kalkıp o hasta haliyle kendisi sandık başına gitti ve ‘Benim oyum mühimdir’ diyerek göstere göstere DP’ye oy verdi.

Bediuzzaman ‘demokrat’tır ve ‘meşru hürriyet’ten yanadır. Bireyin hukukunu en kutsal devlet(!) için bile feda etmeyecek kadar insan öncelikli bir anlayışa sahiptir. Mahza merhamet ve insandır onun önceliği. Siyasetini de “Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok”(Mektubat) diye ortaya koyar.

Onun rejime karşı tavır almasının nedeni, milletin, laiklik perdesi altında, Avrupa’nın ‘dinsiz kısmına’ peşkeş çekilmesidir. Bediuzzaman’a göre bu rejim, öncelikle ‘keyfi’ bir rejimdir. Kanunu istediği gibi eğer büker. Hukuku da yargısı da ‘talimatla’ hareket eder. (Nitekim son 10 -15 yılda bunun sayısın örneklerini gördük.

Sonra, bu rejim ‘küfri’dir; amacı hakka hizmet etmek değildir. Milletin değerlerini görmezlikten gelmek, onun İslamiyet ile bağlarını kesmek, bütün bütün sukut ettirmek için çabalar. (Bunun da sayısız örneklerini gördük, görüyoruz).

Üçüncüsü bu rejim ‘cebri’dir. İdarecilerin keyfi ve küfri tasarruflarına karşı halk tavır alacak olsa hemen cebir uygularlar. Sadece son yirmi yılda yaşadıklarımıza bakarsanız bunun da sayısız örneklerini görürsünüz.

Ve tabii ‘askeri’dir. Keyfilik kanuna, küfrîlik hakkaniyete, cebrîlik halkın idaresine takıldı mı hemen bakarsın asker devreye sokulmuş darbe yapılmış! Bunun da örneklerini biliyoruz.

***

İmdiiii ilk defa, millet, şu keyfî, küfrî, cebrî ve askerî rejimi kuyruğundan yakalamış, ıslah-ı nefs etmeye zorluyor.

O da var gücü ile direniyor. Artık gizlenmeye bile gerek duymadan iş birlikçilerin birbirini nasıl kolladığı ayan beyan görülüyor.

Ergenekon örgütü, şu rejimin, varlığını sürdürmesi için nasıl bir dehşet dengesi yarattığını gözler önüne seriyor. Para babalarının, mafyanın, çetelerin ve medya patronlarının, milletti canından bezdirmiş şu rejimi yaşatmak neden derin bir işbirliği içinde olduklarının kanıtları bir bir milletin önüne geliyor.

Şimdi bir hükümet çıkmış, milletin iradesine konulmuş şu ipoteği kaldırmaya çalışırken, saklı bir cunta halini almış darbeci rejim yanlılarını iş üstünde yakalamışken, devleti, çete ve cuntalardan temizlemeye azimli görünürken, onu zayıflatmak veya arkadan vurmak, hiç de millet ve vatan lehine olmaz!

Bir takım adayların ahlaken zayıf olmaları veya çıkarcı gözükmeleri nedeniyle, iktidar bir zaafa uğratılırsa emin olabilirsiniz ki bu, Ak Partinin yenilgisi olmayacak. Doğrudan milletin yenilgisi, cuntanın zaferi olacaktır. Vebali de uhrevidir.

Okuyucularım sık sık “Sen siyasetçi olmadığın ve Ak Partiden de uzak durduğun halde neden bu kadar destekliyorsun” diye soruyorlar.

Anlatamadım ki bendeniz Ak Parti’yi değil, sivil inisiyatifi destekliyorum. Cuntaya karşı sivil iradeyi,

Devletin ‘âli menfaatlerine’ karşı milletin çıkarını,

Komploya karşı açıklığı,

Örtülü idareye karşı şeffaflığı

Devlete karşı milleti ve halka güveni savunuyorum.

Bunu şimdi Ak Parti hükümeti temsil ediyor ve sözlerim de onların hanesine yazılıyorsa bu beni bağlamaz.

Bediuzzaman hazretleri de Menderes ya da -kim ve ne olduğu kendisince de malum olan- Celal Bayar için DP’yi desteklemedi. Aksine, karşısındaki zalim, despot ve cuntacı CHP’den ancak o DP sayesinde kurtulabileceğine inandığı için ona taraf oldu.

Eğer şimdi yaşasaydı emin olabilirsiniz ki, o da bu hükümeti desteklerdi.

Hele de Ergenekon çetesinin çukurları ve bohçalarının açıldığı,

Milletin ahlakını bozmaktan başka amaçları olmayan medya baronlarının pis ilişkilerinin açığa çıktığı,

Her türlü darbeciliğe karıştıkları ve hükümetleri devirmek için hiçbir fırsattan geri durmadıkları ayan beyan oraya çıkmış bir kısım emekli askerlerin de yakasına yapışıldığı şu günlerde.

*** *** ***

Bu yazı “07.Şubat.2009 23:58:34” tarihinde gasteci.com’da “Bediüzzaman yaşasaydı kime oy verirdi?” başlığında yayınlanmıştır.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) - (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) – (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Eski yazılarımın veya konuşmalarımın birinde, “Beni İsrail”, beşer ‘şahs-ı manevisi’nin nefsi hükmündedir. Asla onu yok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir