Din, Ahlaklı Olmak İçin Yeter mi?

(Bu yazı uzundur; himmeti eksik olan başlamasın!)

Geçtiğimiz cumartesi günü Emre Aköz, “dinsiz ahlaklı olabilir mi?” diye bir soru yöneltmişti. Ve kendince de ‘olabilirliği’nin ipuçlarını vermeye çalışmıştı.

Vatan Gazetesi de Pazartesi günkü sayısında, Kızıl Bayrak dergisi satan türbanlı bir genç kızımızın resminin altına “Türbanlı komünist olur mu” diye bir soru sordu.

Ben de şunu eklemek istiyorum, “ Salt din, ahlaklı olmak için yeter mi?

Bu sorulara cevap aramadan önce şu soruları sormakta da yarar var:

İslam’dan önce insanlık ‘ahlak’ kavramını tanıyor muydu? Veya “Hz. Muhammed (asv)’den önceki insanlar tamamen ahlaksız mıydı?”

Bu tür soruları çoğaltabiliriz. Benim vereceğim cevap şu:

Evet insanlar dinsiz de ahlaklı olabilirler! Ve bir dine mensup oldukları halde eğer iman yürekte karar kılmamışsa ahlaksız da olabilirler…

Peygamberimizden önceki duruma gelince… Evet ahlak vardı. Hatta değil insanlığın tamamında, ahlaksızlıkları nedeniyle helak edilmiş Leyke, Hicr, Sodom Gomere vs gibi toplumlarda bile “Allahın razı olduğu’ bir ahlak ile ahlaklanmış insanlar vardı fakat belki hiç de dinleri yoktu…

Nitekim Peygamber efendimiz “Ben Mekarim-i ahlakı (ahlakın güzelliklerini) tamamlamak için gönderildim” buyuruyor. Var olan bir ahlakı ikmal etmeye geldiğini söylüyor. Demek ki, ondan önce de ahlak vardı ve ahlaklılar mevcuttu. Nasıl ki, Hıristiyanlıktan tecerrüt ettiği ve başka bir dine de girmediği halde sayısız ahlaklı insanlar varsa aynen öyle… Dolayısıyla ahlak herhangi bir dinin tekelinde olan bir şey değildir, olamaz…

* * *

-Öyleyse din ile ahlakın ilişkisi ne? Neden ahlak söz konusu olduğunda dine vurgu yapılır?

-Çünkü ahlakın temelleri, ‘ilahi’dir.

Ve ahlak gibi insanın mahiyeti de ‘ilahi’dir. O yüzden insan fıtratı, hayrı, iyiyi, güzeli, erdemi, fazileti’ bilir, tanır ve sever. İnsanın ‘islam fıtratı’ üzerinde doğmuş olmasının anlamı da, onun tabiatında iyiliği kabule mani bir halin bulunmamasına işarettir. Kültürel veya çevresel bir etki altında kalmadığı takdirde insan doğası ‘iyiyi, güzeli ve doğruyu’ tercih etmek üzere tasarlanmıştır. “Biz insanı Ahsen-i takvim (= en güzel yaratılış) üzere yarattık” ayetinin telkin ettiği hakikat de budur.

Yani insan, yaradılışına yerleştirilmiş yüksek cihaz ve donanımlarla kendiliğinden hakkı, hayrı, iyiyi, güzeli tanır ve sezer. Çünkü insan ‘mükerrem bir varlık’tır. Nitekim Hz. İbrahim böyle bir vak’adır…

Fakat herkes her zaman ve her ortamda bunu yapabilme şansına ve eğitimine sahip olmadığı; ilahi maksatlar da ekseriyete baktığı gerekçesiyle Cenab-ı hak, kendi merhametinden insanlara, doğruyu kavrayıp anlamaları için ayrıca Peygamberler göndermiştir. Ta ki fıtratlarına yerleştirilmiş o cihazlarla insanlar, kendilerine ‘hayra varacak bir yol’ çizebilsinler diye.

İşte din burada devreye giriyor. Çünkü din, aslında o maksada varış yolunda, yürüyüşün usul ve erkânıdır. Yani maksada varma konusunda uyulması tavsiye edilmiş prensiplerdir. En fazla ‘üzerinde gidilen yol’ denilebilir din için. Nitekim, Cenab-ı Hak, şeriatları zamana ve zemine göre değiştirip tekrarlamıştır.

Bununla da yetinilmemiş, peygamberlerin varislerine de bu usul ve erkânlarda tadilat, takdim ve tehir yapma hakkı verilmiş ki bu çabaya biz içtihad diyoruz. Yapana da müctehid veya müceddid!

Benzetmede hata olmasın dini, eğer kenar çizgileri çizilmiş geniş bir otobana benzetirsek, fakihler, onun üzerindeki şeritleri belirlerler. Nasıl yol yer yer tahrip olduğunda onu tamir etmek ve bazen asfaltını yenilemek gerekiyorsa ‘müsellemat olmayan’ dini hükümler için de aynı tadiller ve tamirler gerekebiliyor ve gerekiyor. O zaman ya yol yeniden elden geçirilip değiştirilir veya tamir ve tadil edilir. Yahut mevcut şeritler azaltılıp çoğaltılabilir. İşte bu iş din adına yapılıyorsa –ki bunu ehil olanlar yapar- ona ‘tecdid’ (yenileme) diyoruz. En son bu işi yapanlardan biri Bediuzzamandır ve onu takip edenlerdir.

Nitekim Risale-i Nur anlayışı, özellikle itikadi meselelerde ‘mevcut yolların artık yeni vasıtalara uygun olmadığı’ esasına bina edilmiştir. Bediuzzaman sık sık ‘eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlal’ diyerek, özellikle cihad, tebliğ, ibadet, diğer din mensuplarıyla ilişkiler, başta Şia ve Alevilik olmak üzere bir çok ‘red edilmiş’ meşreb ve usül ve muamelat konusunda yeni önermeler getirir.

Tarikat yollarının aksine uzleti değil, bir takım şahsi günahlar pahasına da olsa ‘hayatın içinde sıdkıyyetin mümessili olmayı’ tesviye eder. Dönemin psikolojik alt yapısının, ihlası gerektiren müsbat ibadetler için yeterli olmadığını belirterek, insanları ‘günühlardan sakınma esası üzerine oturtulmuş’ bir ibadet tarzı önerir ve adına da ‘menfi ibadet’ der.

İşte sıkıntı da buradan geliyor. Meşreb ve mesleklerini yenileyemeyen, hala krallık ve sultanlık usullerini uygulayan tarz ve yöntemlere sahip tarikat ve meşrepler, doğal olarak Risale-i nur’a cephe aldılar. Hala eski vasıtaları kullananlar, bu değişikliği kabul etmek istemiyorlar. Bu da doğaldır ve en az insanlık tarihi kadar eski bir adettir. Ama ne yaparsınız ki artık at arabasıyla otobana girmek mümkün olamıyor. Bütün eleştirilere rağmen Bediuzzaman ve özellikle takipçisi Fethullah Hoca’nın taraftarlarının çoğalmasının nedeni burada yatmaktadır… Bu ikisi, eskiyenin, İslam değil, din adına konulmuş yöntemler olduğunu gösterdiler. Böylece İslam gençleşti… Ve yeniden dünya gündemine girdi hem de bütün İslam yurtlarındaki terör ve vahşete rağmen, barış ve huzur dini olarak

Evet zamanın gidişatı onların usul ve üslubunun daha uygun olduğunu gösteriyor. Elbette diğer meşrep ve meslekler de haktır ve hakikattir. Ama yöntemleri rağbet görmüyor. Hepsi bu. Bakın Fethullah Hoca’nın gök fanus içine ektiği tohumlara. Şimdi sadece Rumeli bostanları ve Asya tarlaları değil, dört iklim yedi kıta onun dilindeki ilahi terennümlerle aydınlanıyor…

Çünkü onlar biliyorlardı ki din maksat değil araçtır. İla-yı kelimetullahın aracı. Evet din amaca en rahat nasıl varılırın usullerini ihtiva eden bir rehnümadır, bir yol haritası, bir rehber yahut bir yoldur… Ve dinin dörtte üçü insan zekâsının eseridir. Müsellemat dışındaki her şey değiştirilebilir, dönüştürülebilir veya tatil edilebilir… (Kur’an, hadis, kıyas, icma). Öyleyse sadece ‘müslüman’lar mümindir veya ‘ahlaklıdır’ demek cehalet değilse haksızlıktır…

Nitekim bugün yaşamakta olduğumuz sıkıntı, dinin bizatihi maksat haline getirilmiş olmasındandır… Çünkü din maksat olunca ona dâhil olmayanların hepsi ‘udul’ etmiş olurlar, yani sapmış olur.

Oysa adı ‘Müslümanlık’ olan ‘dinimiz’ de dâhil, hiçbir din maskad-ı bizzat değildir. Maksat marifetullah ve muhabbetullahtır. İnsanın gerçek maksadı, gayesi ve hayatın sırrı ‘Allah’ı bilmek’ ve ‘O’nu sevmek’tirO’nu sevmek de genelde mahlûkatı, özelde ‘insan’ı sevmekten ibarettir. İnsanları ve mahlukatı yok ederek, kin duyarak, öldürerek, öfke duyarak, imha ederek onu sevmiş olamazsınız. Allahın rızası halkın rızasından uzak değildir çünkü…

Din, insanın, o sonsuz sevgiye ve mutlak barışa varabilmesini kolaylaştırmak için halk edilmiş usuller bütünüdür. Peygamberler onun için gönderilmiştir, kitaplar bu yüzden indirilmiştir… Yaratıcıyı bilmek!

* * *

-Peki bir dine mensup olanın Yaratıcıyı bilmeme ihtimali var mı?

-Hayır! Herhangi bir dine mensup –isterse klan dini olsun- her insan bir yaratıcının varlığını bilir ve zımnen kabul eder.

Ama hiç kimse, bu bilmenin, aynı zamanda bir ‘iman’ olduğunu söyleyemez. Çünkü Allahı bilmek başkadır, O’nan inanmak başkadır. O yüzden Muhiddin İbnül Arabi, “Allaha iman, onu varlığını bilmekten farklı bir şeydir” der, büyük müfessir Fahreddin Razi’ye gönderdiği mektupta. Ve şöyle der:

‘Üstad, senin Allah hakkında çok şey bildiğini gördüm ama anladım ki sen iman halinde değilsin. Derhal Kuran’a dön ve tevhid-i kıble et,( yani iman et)!”

Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de iman etmek ile ‘müslüman’ olmanın ayrı şeyler olduğunu gösterir ayetler ve deliller vardır.

“Onlar (Arabi= her dönemde çokça var onlardan) iman ettik diyorlar, hayır, onlar iman etmediler, müslüman (teslim) oldular” buyurulur.

Öyleyse her ‘teslim’ iman değildir. Yani her müslüman mümin değildir. Çünkü iman ‘tasdik’tir, din ‘istilzam’dır. Yani taraftarlık!

Taraftarlıkta ölçü ‘hakk’ olmadığı zaman, insanın başına neler açtığını bu çağ fevkalade gösterdi.

Ve zaman gösterdi ki, müm’in, ‘gayrı müslim’ olabiliyor; (inandığı halde dinin icaplarını yerine getirmeyenler gibi… ) ‘Mümin’ olamayan da ‘müslim’ olabiliyor.

İslam dahil, bütün dinlerde bir tür fetret (dinde lakaytlık) dönemine girildiği (Kastamonu Lahikası, s 79) için, artık insanları dinleri ile değerlendirmek güçleşiyor. Hani sık sık duyarız, ‘adam hacı ama faiz yiyor’, ‘adam müslüman ama yalan söylüyor’, ‘adam şöyle ama böyle yapıyor’ gibisinden… İşte bütün bunlar dinin bir ‘istilzam’ (yani taraftarlık) olmasından kaynaklanıyor. Yoksa her müslüman aynı zamanda mümin olsaydı alemin hali bu mu olurdu?

Çünkü iman ile taraf olmak farklı şeylerdir. İnsan pekala bir alışkanlık veya kültürel bir tiryakilik neticesinde de bir dine mensup veya taraf olabilir. Nitekim insanlar, içine doğdukları cemiyetin usul ve ritüellerini sorgulamadan kabullenirler. ‘Ataların dinine uymak’ en eski yanılgılardan biri olmakla birlikte en eski hakikattir de. Herkes ancak kültürünün çocuğudur. E kültür de din testisinden taşan sızıntılar olduğuna göre din büyük bir tarafıyla bir kültürdür.

Fakihlerin içinde bulundukları toplum ve yaklaşımlar, nasıl ki mezheplerin birbirinden farklı olmasına yol açmışsa, aynı gerekçe ile din yaşlanır ve eskir de… Yukarıda ifade ettiğimiz gibi nasıl yol zaman içinde tamir ve tadile ihtiyaç duyarsa, “müsellemat” hariç dinin bir çok ahkamı da aynı öyle tamir ve tadil ister. Hatta yeni mezhepler bile ortaya çıkabilir. Yeni şeritlerin çizilmesine ihtiyaç duyulduğu gibi…

* * *

Bir olaya baktığınız nokta veya içinde bulunduğumuz halet-i ruhiye baktığınız şeyi algılamanızı de etkiler.

Bu hüküm ayetler için de geçerlidir. Bir ayet, bir asırda bir türlü, başka bir asırda başka türlü ve hatta toplumdan topluma bile değişik tezahürler gösterebiliyor. Aynaya düşen ışığın, aynanın rengine bürünmesi gibi ayetler de her asra o asrın mizacına göre yansırlar ve anlaşılırlar. Dinin tecdide ihtiyaç duyması da bu nedenledir…

Geçenlerde tartışılan Maide Suresi’nin 57. ayeti gibi. Bir kısım insanlarımız, bu ayeti gerekçe göstererek Yahudi ve Hristiyanlarla her türlü dostluk ve ilişkiyi red ederken, Bediuzzaman, yasağın ‘dini konularda onlara uyulmaması’ olarak algılanması gerektiğini söylüyor ve ‘zaman kaydını koydu, bunu böyle anlamak daha doğrudur’, demeye getiriyordu…

Yine fıkhın bir esasıdır ki, “Şerâit şerîatı tadil eder” denmiş. Din ile kültür, din ile örf arasındaki alakaya, yani maslahat-ı zamana vurgu yapmış. Din ile hayat arasında bu kadar ilişki varsa, toplumdan topluma değişiklikler gösteren ahlakın algılanmasında da farklılıkların olması zaruridir. Nitekim giyim kuşama bakıldığında İslam aleminde muazzam bir çetlilik görülür.

Zaten ahlak, bir toplumsal zorunluluktur. İnsan tabiatı, ‘silm’ ve ‘selam’ın (yani İslam= barışın) hüküm sürdüğü bir toplumda kemalini bulur ancak. İşte ahlak bunun için lazımdır ve bunun için dinle ilintilendirilir. Oysa, birbirinden bağımsız da olabilirler. Ahlak ile din ilişkisi elbette ki dinin tarihi kadar eskidir ve derindedir.

* * *

Bir insan toplumsal barışı tehdit etmedikçe, başkalarına zarar vermedikçe onun yaşam hakkı korunur. Dinen de böyledir, örfen de, hukuken de vicdanen de…

Dinin ahlaka ihtiyacı yoktur, toplumun ve insanın ahlaka ihtiyacı vardır. Din, özellikle de İslam, ahlakın bütün güzel örneklerini kendinde barındırdığı için denelibilir ki İslam dini ahlak umdelerinin taşıyıcısıdır. Bu yönüyle din hayatın hayatı, hem nuru hem esası olmuş.

Çünkü toplumlar ahlak olmadan asla varlıklarını koruyamazlar. Öyleyse dini tahrip etmek ahlakın bozulmasına da yol açar. Tabii bu hüküm İslma için geçerlidir. Çünkü bir müslüman, vicdanı ve merhamete meydana getiren bütün esasları İslamiyet ile bilmiş ve elde etmiştir. O bağı çözdüğü takdirde bütün mukaddeslerle bağını çözdüğü için, daha onu herhangi bir kanun ile idare etme imkânı kalmaz. Toplum için tam bir bela olur. Vahşi bir canavara döner.

Diğer toplumlarda bu durum farklıdır. Dininden çıkmış da olsa veya herhangi bir dine bağlılığı olmasa da, onda toplumun huzur ve selametine saygı duymaya medar hasletler var olabilir ve vardır. Bugün dünya böyle güzel insanlarla doludur.

Nitekim zaman gösterdi ki pekala bir insan, bir dine mensup olmadan da toplumsal kurallara uyabiliyor. İnsanları rahatsız etmemek ve adil davranmak gibi zaten insanın fıtratında var olman esasları kullanıp o prensipler çerçevesinde hareket edebiliyor. Yani güzel bir ahlak sahibi olabiliyor. Hepimiz bunun sayısız örneklerini görmüşüzdür.

Ve bir dine mensup olduğu halde, toplum açısından birçok dinsizden bile daha acımasız ve vicdansız bir yığın insan bulunduğuna da şahit oluyoruz.

İslam fıkhında bir hüküm var. ‘Münkirin hakkı hayatı vardır, mürtedin hakkı hayatı yoktur’ der. Ben artık bunun da değiştiğine, değişmiş olması gerektiğine inanıyorum. İyi ile kötünün, hak ile batılın arasındaki farkı görmek için insanlığın vicdanında bir aydınlanma gerçekleşmiş durumda. İnsaniyet-i Kübra olan İslamiyet’in toplumda gerçekleştirmeyi planladığı maksad, ‘medeniyet-i âm’ (medeniyetin yaygınlaşması) ve ‘marifet-i tam’ (gerçek bilginin yaygınlaşması) ile de olabildiğine göre bir insan pekala din olmadan da insanlığa medar hasletler barındırabilir. Cemiyet hayatını ifsad etmeyen bir ferde hiç kimse illa da şöyle yaparsan adam olursun deme hakkına sahip değildir artık!

Öyleyse bir insan cemiyet hayatına saygılı hareket ediyor, toplumu ifsad etmiyorsa ona hangi dindensin demek haksızlıktır.

Zaten, din temiz fıtratta kemaldir. Fıtratı ‘habis’ olanda ise din sadece, ondan kötülük sadır olmasına mani olur. Tabii ki bu da güzeldir.

* * *

İman ise çok çok ayrı bir meseledir.

Bir hadiste, Ebu Zer şöyle anlatır: “Resulullah, ‘bana Cebrail geldi, şirk koşmayanların cennete gireceğini müjdeledi’ buyurdu. Ben de hayretle “hırsızlık ve zina yapsa da mı?” diye sordum. O da evet dedi. Ben “hırsızlık ve zina yapsa da ha!” dedim o da yine evet dedi. Ben hayretimi gizleyemedim tekrar edip durdum. Dördüncüsünde “Evet, Ebu Zer patlasa da cennete girer” dedi. (Kütüb-i Sitte, iman bahsi)

İman Allah’ı tasdik ve muhabettir. Din, taraftarlık ve itaattir. Bir dine mensup olanların aynı zamanda mümin olmaları beklenir ama vakıa öyle değildir. Keza bir müminin bir dine mensup olması beklenir ama her zaman öyle değildir…

Çünkü… Çünkünün devamını getirmeyeceğim. Bunun yerine size şu soruyu soracağım:

-“Kuran’da tarif edilen, sıfat ve özellikleri anlatılan insan, reel mi ideal mi?” Yani, o isim ve sıfatların hepsini bir insan yapabilir mi yapamaz mı? Yapamazsa ne kadarını yapabilen ‘iyi’ insandır.

Buna bir karar verebilir misiniz? Bunu birlikte düşünelim… (Hepinize muhasebesi kolay yapılabilir bir yıl diliyorum!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Sivas, Bayram ve Yeni Tehcir mi?

Okuyucularım bilirler, benim “uyuyan şehirleri uyandırmak” adında bir projem var. Amacım, İslam’ın, hayatımızı aktif bir …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir