Ebu Hurayfe Buyurdu ki

Bu ifade, eskiden beri hurafeleri anlatmak istediğimde kullandığım bir tabirdir. Biri bana saçma sapan bir şey aktardığında “Bu, Ebu Harayfe rivayeti mi?”diye sorardım. İşte bugün artık tamamen Ebu Hurayfe rivayetlerinden ibaret hale gelmiş bir konuya temas edeceğim affınıza mağruren…

* * *

Bir zamanlar Çin’e gitmiştim.

Birkaç günün sonunda rehberimiz, dindar biri olduğuma kanaat getirmiş ve bana, kendince bir iyilik yapmaya karar vermiş. Bizi Budist Çinlilerin Hac Merkezi Hangzho’ya götürmek istedi.

Ben isteksizlik gösterince şaşırdı, “Mr. Bulut bunu özelikle sizin için programa koydum. Siz de dindarsınız, hoşlanırsınız diye” dedi.

Rehber, kendi ifadesiyle Maoist bir “ateist”ti. Ve Çin’in dışa açılmasını emperyalizme davetiye olarak görüyordu. Son derece hakkaniyet sahibi ve dürüst bir kişiliği vardı. Bizi davet eden firmanın halkla ilişkilerine bakıyordu.

Sonunda “Tamam” dedim ve gittik. Hangzho Çin’in güneylerinde bir şehir. Rivayete göre 300’lü yıllarda Hindistan’dan, bir dağ, üzerinde itikâfa çekilmiş Budist bir rahiple birlikte uçup gelmiş ve Çin’in bu bölgesine konmuş. Adı da Beyaz Maymun dağı. Çünkü Rahip’in bir de beyaz maymunu varmış. O da dağla birlikte uçup gelmiş. Sonra Rahip o bölgeden bir kadına âşık olmuş… cezalandırılmış.. vs vs.

Efsane desek, konu efsane yaşında değil ama sonuç olarak o bölge zaman içinde Çinli Budistlerin hac merkezi olmuş.

Dağın altında uzun bir mağara var. Mağara’nın içinde üç bin (yanlış okumadınız) 3 bin tanrı tasviri, yani heykeli yer alıyor. Öyle çirkin ve korkunç tasvirler ki…

Rehber bize bilgi veriyor ama bir taraftan da sürekli beni izlediğini hissediyorum. Ne kadar memnun kaldığımı gözlemlemek istiyor. Dindarım ya güya!

Bir heykelin önünde durduk, “Bu da bela tanrısı” dedi. Gülüştük filan, fakat bir şey dikkatimi çekti. Rehber inanmadığını söylediği halde, ondan kendisine zarar dokunabileceği korkusuna sahipti. Nerden anladım derseniz, “hele dur, şunu biraz kızdırayım” deyince öyle bir tepki vermişti ki şaşırdım!

Uzun bir gün olmuştu. Bittiğinde cehennemden kurtulmuş gibi bir ferahlık hissettim. Rehber de bu sıkılmışlığımı hissetmişti ve “Ya ben seversiniz diye ummuştum” dedi.

Teşekkür ettim yine de nezaketi için. Ama din üzerine konuşmaya da karar verdik. Her dinin ve inanışın makul olmadığını söylemem dikkatini çekti. Uzun bir sohbet oldu. Yanımızda Çinli patronun oğlu da vardı. Çok etkilenmişti. O akşam, benim nasıl namaz kıldığımı görmek istediği için bizi eve yemeğe aldılar…

O gün ben şunu anladım; bir ateist açısından putperestlik ile hakiki tevhid dinine mensup olmak arasında bir fark yok! O bütün dinleri, “akıl dışı” kabul ettiği için, bu evrenin bir Yaratıcısının olması fikrini de düşünmeye değer bulmamıştı o güne kadar. Madem ki dindir saçmadır, düşünmeye değmez diyordu. Konuşmamızın akabinde o da bir Yaratıcının olması fikrini benimsemişti ama onun için hala İslam’ın tek Allah’ı ile o saçma sapan tanrılar arasında bir fark yoktu.

O da tanrı, bu da tanrı, diye düşünüyordu.

* * *

İşte o gün, “saçma” bulduğumuz birtakım inanışların, mensuplarınca neden makul görülebildiğini bir parça anladım. Mesela Hıristiyanların “Teslis” inancını düşünelim. Aklın ve ilmin vatanı Avrupa’da insanlar tanrının bir oğlunun olabileceğini pekâlâ kabul edebiliyorlar.

Baba, Oğul ve Ruhulkuds! Bir baba var ve onun bir oğlu var, sonra insanlar o ilahı asmışlar(!) ama buna rağmen tanrı oluyorlar!.

Hemen saçma demeyin!

Zihninizi yoklarsanız sizde de böyle “aklileştirilmiş” birtakım hurafelerin var olduğunu göreceksiniz. Çünkü Ebu Hurayfe (Hurafenin babası), aklını kullanmayan herkese kendi rivayetlerini kabule ettirebilir.

Siz de zihninizin sistematiğinin en dibine bırakılan postülaya bakın. O postülayı doğru kabul ettiğiniz takdirde ondan sonraki her önerme doğru oluyor o zihin açısından…

Çünkü insan beyninin kendi doğal ölçüleri yoktur. Zihnimizin sistematiği de yoktur başlangıçta. Beyin ve zihin dediğimiz ‘tartma ve ayırt etme aletleri’n tartma ölçülerini (yani metresini, gramını), içinde bulunduğumuz kültür veya aile yapısı belirliyor. Yani 100 gram, eğer inanç söz konusu ise her daim 100 gram olmayabiliyor. Senin 100 gram dediğin şey diğerinin tartısıyla daha fazla veya eksik olabiliyor. (Hz. Peygamberin, “Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar, sonra anne babası onu Hıristiyanlaştırır……” hadisini hatırlayın)

Hz. İsa’ya atfedilen ‘üçleme’yi biz ne kadar akıl dışı bulursak bulalım, ‘Hz. İsa’nın böyle bir şeyi söylemediğini’ ne kadar iddia edersek edelim bir manası yoktur. Çünkü bir Hıristiyan’ın bilinçaltının paradigmaları oluşturulurken, bu üçleme postülası “sıfır’ın, Sıfır olması gibi tartışmasız yerleştirilmiştir.

Siz ilk yanlışı doğru kabul ettiniz mi, sistem sonuna kadar doğru(!) işler … Çünkü aklın tefrik kabiliyeti yoktur. İnsan beyni daha hayal ile hakikati bile birbirinden ayırt edemiyor. Yaptığınız bir işi oturup yapıyormuş gibi hayal edin ve cidden o hayali canlandırın zihninizde, beyniniz o işi gerçekten yaptığınızı sanarak, bedene o fiile uygun talimatlar veriyor. Yani insanın en çabuk aldattığı cihazı beynidir.

Fakat vicdan öyle değil. Ama herkes her daim onun çoook diplerden gelen sesini duyamaz, duymak istemiz. Vicdan, insanın eylemlerinin hakikate uygun olup olmadığını ölçen bir iç terazidir. Eğer insan birazcık tefekküre dalsa veya sahip olduğu değerleri üçüncü bir akıl ve gözle tartsa eğrisini doğrusun görecek. Ama nefs buna müsaade etmez…

Dolayısıyla başlangıçta bir fkrin en temeline oturttuğunuz ‘kutsal değer’ çok önemlidir. Kutsalın ne olduğu önemli değil, kişinin onu kutsal olarak algılaması esastır. İnsan neye inanmak istediğine bir kere karar verdi mi artık o yalan olmaktan çıkar ve hakikat olur. Bir şey insana kutsal olarak kodlanmışsa, beynin ve idrakin bütün alanları onu doğrulamak için çabalar ve insan o daireden kolay kolay çıkamaz.

İşte Hristiyanlar gibi bizim Alevilerimiz de inançlarının en temeline, Hz. Ali’inin yapmış olduğu ibadetin herkes için yetmesi (Hristiyanlar da İsa’nın çektiği acıları herkesin kurtuluşuna yeter sanıyorlar), ‘hululiyet’, imamların musumiyeti, zahirin pinhan olması, kalp temizliğinin esas olması gibi ‘kudsiyeti kendinden menkul’ bir takım kutsalları koydukları için daha baştan itibaren kendilerini yanlış bir yola sokmuş oldular.

* * *

Aleviler diyorlar ki “Alevilik, Allah, Muhammed ve Ali kutsallığı üzerine oturtulmuş bir inanıştır” Açık açık demeseler de Hz. Ali’ye peygaberlik benzeri bir misyon yüklüyorlar. Alevi inanışının –bilmiyorum din mi diyelim yoksa?- çok farklı aktarımları da var ama ben en makulünü aldım. Çünkü Ali’nin ilah olduğunu iddia edenler de olmuş.

Şimdi şöyle düşünelim. Allah kutsaldır. Muhammed (asv) O’nun elçisi olduğu için hadi onu da kutsal kabul edelim –ki değil, kutsal olan Kur’an’dır-. Peki Ali (ra) niye kutsaldır?

Hz. Ali sayısız eşle evlenmiş Hz. Peygamber gibi. Ve birçok da çocukları olmuş. Elbette mübarek ve makbul bir Allah dostudur Hz. Ali. Ve büyük bir velidir. Hz. Peygamberin kızı ile evlenmeseydi belki de herhangi bir Kureyş büyüğü olarak kalacaktı! Vahiy aldığına dair delil de yok. Peki, Hz. Ali’yi, nerede ise ilah statüsüne nasıl çıkarabiliyoruz? Yani Hz. Ali neden kutsal oluyor? Ve bu anlayıştan, içinde Hz. Muhammed (asv)’in sünneti bulunmayan bir din anlayışı nasıl çıkıyor ve nasıl Hakk oluyor?

-Bir takım uzun sakal ve gür bıyıklılar (Yani Ebu Hurayfeler) böyle buyurdu diye bir inanış hak olmaz, kutsal olmaz. Kendi kendinzi kandırmakla kalmaz, bir çok insanın amellerinin ahrette boşa çıkmasına da neden olursunuz. Çünkü dinin sahibi Allah’tır. O’nun hidayeti hidayet, onun affı aftır ancak. Hz. Peygamber Kızı Fatıma’ya bile ‘bana güvenme’ demişse siz dedeler, hangi hak bilgiye dayanarak bu güzel insanlar namazdan niyazdan ibadetten ve abdestten alıkoyabiliyorsunuz? Ben atalarımdan böyle belledim diyerek ibadetsiz xbir İslamı hak, cem törenlerini de namaz gibi belleyemezsiniz. Bütün dinler böyle zıvanadan çıktı. Öyleyse şu soruyu sormanın tam zamanıdır:

İnanç, nasıl olursa doğru bir inanç olur? İmanda ne aranır? Ben böyle inanıyorum, öyleyse doğrudur, demek geçerli mi? Yani bir inancın kabullenilebilir olması için akılcılık mı, makuliyet mi, mantık mı aranır? Yahut hiç biri mi aranmaz?

Hıristiyanlar ve inançları akli temellere dayanmayan, yani inançlarının temelinde ‘makuliyet’ bulunmayanlar, imanı ‘aklın kavrayamayacağı’ bir şey olarak lanse ediyorlar. ‘Aklın bu alanda işi yoktur’ diyorlar. “Biz Ebu Hurayfe’den böyle duyduk” diyorlar. Ve böylece ‘hurafe’lerini sürdürmek için alan yaratırlar.

İşte en büyük yalan da budur. En tehlikeli postüla da budur!. Bu evrenin bir Yaratıcısının olması neden akla aykırı olsun, neden makul olmasın, mantıklı olmasın?

Yaratıcının nasıl bir ‘mahiyet’ olduğunu akıl kavramaz elbet ama O’nun eserlerinden hareketle akıl O’nun varlığının gerekliliğini anlar ve O’nu bulur. Hanif dini budur. Hz. İbrahim akıl ile Allah’ı buldu. Ve tamamen akıl yürütme ile imanını kemale erdirdi.

Elbette dinin her haberini akıl ile ispatlamak ve elle tutulur hale getirmek mümkün değil. Ama bu, dinde ve inanıçta bir makuliyet aramamıza mani değildir ve olamaz. İçinde akıl bulunmayan din, din olamaz. Çünkü din ancak ‘akil insan’ın sorumlu tutulabileceği bir mükellefiyettir.

Nitekim Kur’an’ı Kerim’de “Allahın izni olmadan hiç kimse inanamaz (Çünkü Allah) Aklını kullanmayanların üzerine ricz (murdarlık, körlük) indirmiştir.” (Yunus,10) buyrulur. Demek iman akılsız olmuyor. En azından ancak akıl sahiplerinden iman etmesi beklenir. Dolayısıyla doğru bir inanç akıldan ve makuliyetten ari olamaz. Aklını kullanamayan doğru imanın ne olduğunu bilemez ve hurafeye de iman gibi sarılır. Nitekim yeryüzündeki inançların büyük ekseriyeti böyledir.

İnsan, imanını ve inancını akıl ile sorgulamadığı takdirde Ebu Hurayfe(yani hurafelerin babası)’nin oyuncağı olur. İnsan bir kere Ebu Hurayfe’ye kulak vermeyegörsün. Hintlilerde olduğu gibi taaa ineğe tapmaya, köpekle evlenmeye kadar düşer de bunu ‘hikmet’ zanneder.

* * *

Başlangıçta Hz. Ali’ye yapılan haksızlıklara baş kaldırma olarak ortaya çıktığı ve hak bir davayı savunduğu halde, zamanla aklın yolunu bıraktıkları için geldikleri noktaya bakın! Bugün nerede ise kendilerini İslam’dan ayrı ve Kur’an’ın kapsamı dışında bir din gibi lanse ediyorlar…

Günlerdir, alevi sitelerinde dolaşıyorum. Pratik hayat içinde karşılığı olamayan bir yığın ‘kamil söz’ var ortalıkta ama hakikat yok.

‘Hak Muhammed Ali’ diye bir tekerlemedir gidiyor. Hakkın adı var kendisi yok! Muhammed’in(asv) adı var sünneti yok. Ali’nin (ra) şahı var, velayeti var, ahlakı yok! Ne yapayım bu Ali-severliği, Aleviliği!

Şimdi de çıkmışlar, cem evleri ile camileri aynı kefeye koyuyorlar. Cem olsa olsa bir zikirdir. En iyimser bir yaklaşımla bir tekke statüsü verilebilir ki Cem evlerine, o da kanunen yasak! Kur’andan bir delil getirebilir misiniz ki cem ayini namaz gibidir diye?

Muazzam bir hakikatin (Adalet-i Mahza) peşine düşüp, sonunda, İslam’ın en temel meselelerini bile reddedecek duruma düşmek ne acı!

İşte bütün bunlar aklın yolundan ‘inhiraf’ etmekle oldu. Yoksa yazılı hikmeti (Kur’an’ı) ve Peygamber sünnetini 1400 yıl önceki bir siyasi çekişmeyi bahane edip redetmek akıl karı mı?

Asırlardır ‘öfke’ye iktida etmişsiniz. Bu yüzden bütün idarecileri Yezid bellediniz! Öfke, hakkı görmeye manidir. Aşırı tarafgirlik, hasmın elindeki hakikati batıl, kendi elindeki batılı hak zannettirir. Yazık ki, Ali taraftarlığı hak bir dava iken, zamanla yönetimlere duyulan hınç yüzünden, İslam’a düşmanlık şeklini almıştır. Ne Hz. Ali, ne masum (masumiyetlerii de Ebu Hurayfe rivayetidir) 12 imam, ne de onları takip edenler namazı kılmayı, hacca gitmeyi terk etmişlerdir! Mevcut Alevilikte namazları Hz. Ali kılmış, hac da zaten gereksiz. Oruç tutmazlar, (muharrem orucu Kur’an’ın emri olan oruç yerine geçmez, hücceti de yoktur. “Kalbimiz temiz” demek, kalbi temiz kılmaz! Cam, cem, saz ve söz bütün bildikleri bu…

Maalesef bugünkü Alevilik; ‘kurulu düzene daimi bir muhalefetten ibaret, harici vüvud giymiş bir öfke’den ibaret. Her geçen gün de İslam ve onun ana kitlesini oluşturan anlayış ile olan müştereklerini azaltıyorlar, yok ediyorlar. Ehli Sünnet (Bediuzzaman, Fethullah Hoca, Hayrettin Karaman gibi…) âlimleri son zamanlarda hep ‘müşterek tarafları’ öne alarak Alevi düşünceyi İslam çerçevesi içinde tutmaya çalıştıkça, Aleviler adına konuşanlar, bunun tam aksine, mümkün mertebe İslam ile bağlarını azaltıyorlar!

‘Alevilik İslam’ın Türk yorumudur’ gibi parlak fakat içi boş sözlerle güya abdestsiz, ibadetsiz, ukubetsiz, manasız bir İslam anlayışı yerleştirmeye çalışıyorlar. Sözümüz bütün gruplara değil elbet ama Alevi anlayışının ekseriyetinde İslam’ın ibadet yönü nerede ise artık tamamen yok olmuştur. Ehlisünnetin, ‘müsalaha adına’ hoş gördüğü halleri, onlar kendi haklılıklarının vesilesi yapıyorlar…

Kusura bakmasınlar, dinin bir kısmını alıp bir kısmını reddederek İslam olmaz. Bakın Kuran ne buyuruyor:

“…Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyamet gününde de azabın en şiddetlisine itilirler. Allah (kulların) yaptıklarını bilmez değildir.” (Bakara, 85)

Eğer en evvelki hakikatleri üzerinde kalsalardı ve gerçek adaleti (Hz. Ali’nin adalet anlayışı) savunmaya devam etselerdi muhakkak ki, Ali’nin ahlakını taklit ederlerdi.

Peygamberimiz şöyle buyurmuş. “Ali Benim ümmetimin İsa’sı gibidir. Onu aşırı seven de helak oldu sevmeyen de!”

Ben Alevi dostlara bir çağrıda bulunmak istiyorum. Gelin Hacıbektaş Veli üzerinde anlaşalım. Makalat’a uyun yeter! Ama içinde gerçek Ali sevgisi –ki o sevgi onun ahlakı ile ahlaklanmaktır, o da Kur’an’a ve Peygamberin sünnetine uymaktır- olamayan bir Alevilik akıl pazarında da, hikmet pazarında da alıcı bulmaz. Birilerini hakkı aradıkları için ‘düşkün’lükle suçlayamazsınız.

Din Allah’ındır. Dikkat edin de O sizi ‘düşkünler’ arasına katmasın!

Biz Aleviliği İslam dahilinde bir anlayış biliyoruz ama görüyorum ki, birileri bu konumdan rahatsız. Fırka-i Naciye olmak varken, 72 fırkadan biri olmayı istemek akıl karı değil. Ama Ebu Hurayfe’ye kulak vermeye alışmış olanlara Hak yolu ağır gelir!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Sivas, Bayram ve Yeni Tehcir mi?

Okuyucularım bilirler, benim “uyuyan şehirleri uyandırmak” adında bir projem var. Amacım, İslam’ın, hayatımızı aktif bir …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir