Ergenekon’dan Çıkış ve Bediüzzaman’ın Müjdesi

Nesnelerin veya olayların isimlendirilmesinde tesadüfîlik olmadığına inanırım. Dolayısıyla şu örgütlenmeye Ergenekon denmesi de tesadüfî değildir, olmamalı.

Ergenekon Destanı bildiğiniz gibi, Türklerin zilletten, çaresizlikten, sıkışmışlıktan ve manevi bir toplumsal hapisten kurtuluşunu anlatır.

Bu perspektiften bakıldığında demek oluyor ki şu Ergenekoncu zevatın ve ‘halaskarlık’ rolü üstlenmiş encümen taifesinin, millete reva gördükleri ‘Batıcılık’ bir tür ‘ergenekon’halini almış bulunmaktadır. Çünkü yıllardır, güya milletin selameti orada imiş gibi bizi sürekli ‘Öteki Avrupa’nın yedeğinde tutmaya çalıştılar. Ve sonunda batıcılık, bizim için Türk milletinin inisiyatifini yok eden bir cendereye, acilen içinden çıkılması gereken bir ergenekona dönüşmüştür.

Ergenekon, elbette ki yok olmakla yüz yüze gelmiş bir halk için başlangıçta kurtuluş vadisi idi. Tıpkı bu asrın başında kurduğumuz cumhuriyetin, batılı değerleri almak zorunda kalması gibi.

Lozan’da,-bilinen tarihin aksin- Batılıların maddi manevi dayatmalarını kabul etmeseydik, cumhuriyetimizi ve bağımsızlığımızı kabul etmeyeceklerdi. Bunu Lozan Tutanakları’nı okuyan herkes görür. (bkz. Profesör S.L. Meray)

Nitekim bu millet o ‘garb cenderesi’ne sokulduğundan bu yana ‘derin bir ergenekona’ mahkûm olmuştur.

1856’dan itibaren başlayan ve ‘altıok’ cuntacılığı ile tamamlanan şu süreç sonunda içine girdiğimiz şu Batıcılık Ergenekon’dan kurtulmak için, Milli Mücadele bile yetmemiştir. Hatta o mücadele sonunda kurduğumuz cumhuriyetin bekası dahi o ergenekonda kalmaya endekslenmiştir.

O yüzden şu Ergenekon bugüne kadar içine düştüğümüz en çetin ergenekondur. Sarp ve aşılması güç olan meçhul ‘ahenin’ dağları aşmak kolay olmuyor.

Çünkü toplum olarak şu ergenekona tıkıştırıldığımız dönemde aynı zamanda büyük, yıkıcı ve travmatik bir zihinsel mutasyondan geçirildik. Doğrularımız yanlış, yanlışlarımız doğru diye kodlandı. O yüzden bugün pekâlâ ‘milli’ yahut ‘yerel’miş gibi görünen birçok unsur, aynı zamanda kurtuluşumuzu batıcılıkta veya batının bizi bizden uzaklaştıran değerlerine taraftarlıkta bulabiliyor.

Hatırlayın o dönemlerde kendi ellerimizle mabetlerimizi müze yaptık. Dinimize uzun süre kota koyduk. Ne şekilde olursa olsun her türlü dine yönelimi ‘irtica’ saydık. Nesiller boyu bizi kıtalar arasında dolaştıran ve bu cihangir millete ufuk açan Kur’an’ı rafa kaldırdık.

Bizi sevsinler ve kendilerinden kabul etsinler diye. Onlar da sandılar ki biz ebediyen onların şu görünmez sarp dağları içinde aciz yaşayacağız.

***

Bilemediler ki bu millet ‘türük’ ve ‘cevval’dir. Acze düştüğü her seferinde Allah ona yol gösteren bir ‘bozkurt’ göndermiştir. Onunla hileleri ve tuzakları aşmasını sağlamıştır.

Çünkü o, hak hizmetinin ‘gulamı’ (oğul, hizmetkar)dır. Gulam kelimesinin ebced karşlığı 1071’dir. Demek ki Alparslan da bir ‘gulam’dı, bir bozkurttu, ki atalete düşmüş İslamın yeniden şahlanmasının yolunu açtı.

Şimdi Türk milleti, yeni bir Ergenekon’dan çıkışın hazırlığı içinde. Kendisi için artık bir Ergenekon olmuş Batıcılık’tan ve onun saklı hizmetkârlarından kurtulmaya çalışıyor. Bakmayın çoğunun anti batıcı, anti amerikancı söylemlerine. Sıkıştıklarında batıcı veya amerikancı olduklarını deklare etmekte sakınca görmüyorlar. Ama ne tuhaftır ki, kendilerini ‘millici’, hükümeti de amerikancı gösteriyorlar. Sanki biz başka bir Türkiye’de yaşadık ve sanki biz kimin ne olduğunu bilmiyoruz.

Millet olarak büyüdük ama anlamıyorlar. Anladık ama bilmiyorlar, gördük ama sezmiyorlar. Bize reva görülen ‘kayıtsız şartsız batıcılık!’ kostümünun dar geldiğini, düşman diye bize belletilenlerin eski kardeşlerimiz olduğunu görmeye başladık fakat farkında değiller.

Eski masallar ve eski korkularla bizi avutuyorlar. Koskoca ana muhalefet lideri Baykal, hiç gocunma belirtisi göstermeden, Başbakan Erdoğan’a “tamam, Anayasayı değiştireceksen yap bir askeri darbe değiştir anayasayı” diyebiliyor…

İşte bu, içinde bulunduğumuz cenderenin, içine düşürüldüğümüz Ergenekon’un nasıl bir şey olduğunu gözler önüne seriyor. Tabii Sayın Baykalı’n ne müthiş bir basirete sahip olduğunu da. Hiç bu kafalarla demokrasi olur mu, hürriyet olur mu, kardeşlik olur mu, büyüme olur mu? Bu nasıl bir siyasetçi ki, sivil çözümlerin önüne dipçik uzatıyor.

E Encümen-i Daniş gibi ufuk açması gereken bir akil adamlar kulübünün, ne entrikalar çevirdiklerini görünce, doğrusu Baykal’ın hali çocukça kalıyor.

Fakat şükür ki millet gördü ve anladı ki “şark husumeti, İslâm’ın inkişafını boğuyordu, zâil olmalıydı ve oluyor. Garp husumeti, Müslümanların birleşmesine, kardeşlik duygularının gelişmesine en müessir sebeptir bâki kalmalı”

Elbette ki vakit adavet ve düşmanlık zamanı değildir. Müslüman ‘silm’ ve barıştan yanadır öyle kalmalı. Bu husumetten muradımız, artık aldanmayacağımızı belli etmektir. Çünkü bu asrın başında, biz batının iyiliklerine talip olmakla onların tuzağına düştük. Yedi düvelin ittifakı, bin türlü hile ve desise ile,  Türk milleti, adı ‘batıcılık’ olan manevi bir ergenekon’a mahkum edildi.

Bu Ergenekon’un etrafı da, ‘çağdaşlık’, ‘laiklik’, ‘modernlik’ gibi sevimli fakat aşılması zor dağlarla çevrildi.

  • Bütün gözetleme kulelerine de ‘benim de dedem müslümandı’diyen ama ramazanda gün ortasında oruçlu milletinin önünde su içmekte beis görmeyen,
  • Bir kadının başındaki izareyi açtırtmamak için istiklal savaşı başlatan bir milletin kızlarının başlarını zorla açtıran,
  • “Bunlar kuran okuyor, tehlikelidir”deyip dinini diyanetini öğrenmiş gençlerin üniversite okumalarını önlemek için üniversiteleri hapishaneye dönüştüren,
  • Milletin iktidara getirdiği yönetircileri, ‘bizi batı kulübünden uzaklaştırıyorlar’ diyerek silahla devirmeye çalışan,
  • Teminatı darbeler olan bir modernlik dayatması yapmakta sakınca görmeyen ‘tağut’ve ‘cibt’ erbabını oturttular.

İşte şimdi millet böyle bir Ergenekon’dan çıkmanın yolunu ararken, sayın başbakan yeni ve sivil bir anayasadan söz ediyor.

Bugüne kadar, milletin en masum taleplerini, en insani ve vicdani arzularını darbeyle, hukuki hilelerle, yargısal oyunlarla, demokratik(!) militanlıkla bertaraf etmeye çalışanlar berhayat iken başbakanımız bunu nasıl yapacak?

Beş senedir kaç kere gündeme geldiyse hep yeniden uyutulmaya bırakıldığı halde, Nisan’a kadar ne değişiklik olacak ki sivil anayasa yeniden gündeme gelecek?

Elbette Başbakan’ın bir bildiği vardır. Fakat bir kere daha Sivil Anayasa’yi gündeme getirip geri çekme ihtimali varsa bunu yapmamak gerekir.

Bunun yerine başbakan, ya yerel yönetimler propagandasını tamamen yeni bir anayasa üzerine oturtup, arkasına büyük bir halk desteği almalı.

Veya yerel yönetimlerden hemen sonra, konsepti ve vaadi tamamen yeni ve sivil bir anayasa olan bir genel seçim çalışması yapmalı.

Aksi takdirde bir kere daha milletin umudu suya düşer!

Türkiye’de sivillerin, darbecileri yargılayabilecek bir anayasa yapabilme olgunluğuna eriştiğini daha Baykal bile hazmedememişken ve darbe çığırtkanlığı ve eylemleri yaptıkları iddia edilen askerlere dokunulamadığı bir dönemde yapılacak anayasa, büyük ihtimalle Encümen-i Daniş’in küçük bir ricası ile Anayasa Mahkemesi’nden döner.

Entrikayı besleyen kaynaklar kurutulmadan, oradan buradan alınan talimatlarla yargıya yön verdikleri ayan beyan ortaya çıkan yargı sistemini ıslah etmeden ve başınızda, tamamen indi ve siyasi olan ‘laiklik karşıtı eylemlere odaklık etme’ kılıcı başınızda sallanırken, sivil bir anayasa yapmak mümkün mü bilemiyorum.

Ama sanırım Başbakan hepimizden ziyade gelecekten ümitvar. O yüzden de ancak sağlam bir anayasa meydana getirerek bu sarp dağların aşılabileceğine ve o saadet saraylarına ulaşılabileceğine inanmış.

Üstadın şu nutkuna inanmış ki hiç cesaretini ve umudunu kaybetmeden, bir yandan milletin önündeki engelleri kaldırmaya çalışıyor, diğer yandan istikbalin sadet saraylarının temellerini atıyor. İşte Bediuzzamanın o müjdesi:

“Musibet sığındığımız, bizzat şer olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten (Osmanlının yıkılmasıyla başımıza gelen felaketten) dahi saadet çıkar. Eskidenberi Allahın adını yüceltmek, İslam dünyasının varlığını tehlikelerden korumak için kendisini İslam âlemine feda etmeye vazifedar ve Müslümanların birlik ve beraberliğine bayraktar görmüş olan Osmanlının başına gelen felaket, ancak İslam aleminin gelecekteki şanlı ve parlak istikbali ile telafi edilebilir ve edilecektir. Zira şu musibet (Osmanlının yenilgisi), hayatımızın can suyu olan İslam kardeşliğinin, çok acil bir şekilde, yeniden oluşturulmasını gündeme getirdi. Biz incinir iken, Âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üçyüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz mağlûbiyetle geçici muvakkat bir saadeti kaybettik ama uzun ve devamlı bir saadet çağı bizi bekliyor. Pek cüz’î ve değişken ve sınırlı bir anı, geniş bir istikbal ile takas eden elbette kazanır……” (Mealen, Tarihçe-i Hayat:131)

*** *** ***

Bu yazı “17.Şubat.2009 00:58:18” tarihinde gasteci.com’da “Ergenekon’dan çıkış ve Bediüzzaman” başlığında yayınlanmıştır.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) - (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) – (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Eski yazılarımın veya konuşmalarımın birinde, “Beni İsrail”, beşer ‘şahs-ı manevisi’nin nefsi hükmündedir. Asla onu yok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir