Eşyanın Hakikati Sabit mi?

Eski Yunan filozofları, eşyanın hakikatini sabit görmemişler. İslam kelamcıları “eşyanın hakikati sabittir” demişler. Çünkü gerçekten de eşya vardır; yani bir vehimden veya hayalden ibaret değildir.

Bu açıdan eşyanın hakikati sabittir denilebilir ama bu hakikat tebeî hakikattir. Çünkü, ‘hakiki hakaik-i eşya esma-i ilahiyedir”.

Ömer Nesefî eşyayı hayal veya vehim addedenlere cevaben “İslam’a göre eşyanın hakikatleri, ya hariçte ya zihinde ya da tasavvur halinde mevcuttur, sabittir” der.

Bu izah, eşyaya ‘sabit/değişmeyen’ bir hakikat atfetmekten ziyade, “La mevcuda illa hu” diyerek değil eşyanın hakikatini, varlığını bile yok sayanlara karşı, eşyanın mevcudiyetini ispata yöneliktir. “Eşyayı yok sayamazsınız. O, ya haricen vardır, ya zihnen vardır veya tasavvur olarak vardır” der.

Nitekim eşyanın, kendi zatında bir mevcudiyeti olmadığı esası üzerine bina edilmiş olan ‘La mevcuda illahu /la meşhude illa hu’ (Allahtan başka bir şey yoktur/ görünen de O’ndan başka bir şey değildir)şeklindeki eski tasavvuf anlayışı, sonunda kendi zıddını yaratmış ve bir kısım mutasavvıf da ‘Heme ost’ (Her şey O’dur) demeye kadar işi vardırmışlardır.

Bazı okuyucular ‘eşyanın hakikati sabittir’ hükmünün, kelamın temel ilkesi olduğunu hatırlatmışlar. Doğrudur. Ancak bu ilke, Aristo felsefesiyle, bilimde materyalizmin temelini atan Newton fiziğinden mülhemdir. O zaman için geçerliydi. Ama bugün eşya ile ilgili bilgi o kadar değişti ki, eşyanın kendisi adına sabit bir hakikatinin olduğunu söylemek ciddi bir iddiadır.

Hatırlayın, Batlamyus ‘Dünya sabit, Güneş hareketli’ diyordu. İnsanlık asırlar asırlar boyu bunun hakikat bildi. Ve bu ‘hakikat’ ile itikadi ve ameli meselelerini çözmeyi başardı.

Sonra Galileo, tersini söyledi. “Dünya güneşin etrafında dönüyor’ dedi. Bununla da kalmadı eşyadaki değişmeleri mutlak bir sebep/sonuç ilişkisine bağladı. ‘Aynı sebepler, daima aynı sonuçları verir” diyerek, materyalist bilim anlayışının temelini attı ve bu anlayış, Einstein’a kadar da ‘eşyanın sabitesi’ bilindi.

“İzafiyet Teorisi”nin ortaya atılmasıyla, sebep-sonuç kanunlarına dayalı materyalist bilim anlayışının ‘yanlışlığı’ ispatlandı. Sonraki gelişmeler ise eşya üzerine ‘mutlak ve değişmez’ bir teori ortaya atmanın nerde ise imkânsız olduğunu ortaya koydu… Teorilerin, bilim denen canlı varlığı bir süre besleyen ve sonra düşen yapraklar gibi olduğu kabul gördü. Her teori bir süre sonra yerini gerçeğe daha yakın olan teoriye bırakır. Bu sonsuza kadar böyle devam eder. Çünkü eşya esma-ı ilahiyenin yansımalarıdır ve o tezahürlerin de sonu yoktur.

Yani bir teorinin ilânihaye, ‘yanlışlanamaz’ şekilde sürmesi bilimsel görülmüyor. Bu da, materyalist bilim anlayışının ‘dogma’ diye reddettiği dini hakikatlerin, ‘doğru’ olabileceği gerçeğinin yolunu açtı.

Son bir iki yüz yıl içerisinde, eski dünyanın, eşya ile ilgili ne kadar hükmü varsa hepsi ters yüz edildi. Mekanik fiziğin yıkılmasıyla fark edildi ki, eşya, bir tek teori veya kanun ile izah edilmekten uzaktır. Çünkü eşyada hüküm süren bir tek ‘İsim’ değildir, bütün esmadır.

‘Atom’ bulunmadan önce eşya bir bütündü. Sonra atom bulundu ve eşyanın en küçük zerresinin atom olduğu ve atomun parçalanamaz olduğu söylendi. Sonra atom da parçalandı. Şimdi atom altı zerreciklerinden ve takyonlardan söz ediliyor. O dahi aşılmak üzeredir.

Olması gereken de odur. Çünkü Cenab-ı Hak, evrendeki tasarrufunu ‘Kulle yevmin huve fi şe’n” (Rahman) diye niteler. Allah’ın zatı ve mahiyeti sabit ve değişmez olduğuna göre, buradaki değişimden maksadın, eşyanın kendisi olduğu aşikardır.

Bu da, eşyanın, en azından insana bakan yönünün ’sabit’ değil ‘seyyal’ olduğunu gösterir. ‘Eşya’nın Yaratıcı nezdindeki yeri, ‘Esma’nın bir resmigeçidi’nden ibarettir. İnsan açısından ise eşyanın hakikati, onda tecelli eden esmanın cilveleridir. Evet, ortada bir eşya var. Ama varlığı herkesçe eşit algılanabilir değil. Bilginin derinleşip çoğalması oranında yargı da değişiyor, değişecek. O yüzden Resullulah, Allah’ı hakkıyla bilmek için çabalamış, zaafını itiraf etmiş ve Allah’tan eşyanın hakikatini öğretmesini istemiş. Eşyanın geri planında cereyan eden esmanın hakikatini… Adem’e öğretilen esmayı.

İşte eşyanın ‘değişmez sanılan hakikati’ o esmadır. Esma’nın, maddeye bürünmüş haline suret, bu suretin temsil ettiği mananaya mahiyet, bu mahiyeti diğerlerinden farklı kılan özelliğe hüviyet, bu hüviyetle kendisini açığa vuran mahiyetin hariçteki görüntüsüne ‘hakikat’ denmiş. Hakikat, hak kökünden geldiği için, inkarı mümkün olmayan gerçek anlamına gelir ki, bütün İslam âlimleri bu yüzden eşyanın hakikati sabittir demişler.

Oysa bugün eşyanın mahiyeti de programı da pekâlâ insan müdahalesi ile değiştirilebiliyor. Çekirdeğin genetik şifrelerine müdahale edilerek, yani ‘mukadder’ olanın yapısı, ‘mümkün’ olan bir tasarruf ile değiştirilebiliyor. Çünkü esmanın eşyadaki tasarrufları bu müdahaleyi mümkün kılabiliyor. Eğer eşyanın hakikati sanıldığı gibi sabit olsaydı, müdahale edilemezdi. Halbuki Şeytan, ‘Le uğayyirenne halkallahi’ diyerek, eşyadaki bu değişkenliği net ortaya koyuyor (Nisa,119).

Çünkü değişim, kâinatın en temel değişmezidir. Tek sabite vardır ‘la yetegayyer’ Allah! Eşyanın hakikati sabit olsa kâinat, iki sabitesi olan çift çekirdekli bir düzenek olur ki bu muhaldir.

Yani, ‘eşyanın hakikatinin sabitliği’ eski bilgilere dayanan bir hükümdür ve ‘hakikat’ten çok şey içermiyor. Çünkü bu hakikat, herkes için aynı anlama gelmiyor. Eğer hakikati sabit olsaydı, algısı da sabit olurdu. Bu kadar aykırı fikirler de olmazdı. Tam da bu noktada Bertrand Russel’ın şu sözünü hatırlatmakta fayda var:

“Newton kanunu o kadar uzun zaman hâkim oldu, o kadar çok şeyleri açıkladı ki bu kanunun bir gün düzeltilmeye ihtiyaç duyacağı kimsenin aklına bile gelmezdi; fakat sonunda düzeltilmesi gerektiği ortaya çıktı. Kimse şüphe etmesin ki bu düzeltmeler de bir gün düzeltilecektir”

***

Esasında İslam dünyasının eşya ile ilgili bilgisi öteden beri -en azından kelamcılar ve felsefeciler açısından- ‘orijinal’ olmaktan uzaktır. Çünkü onlar Aristo’yu ‘muallim-i evvel’ edindiler. Dolayısıyla eski kelamcıların hükümlerini bütünüyle Kur’anî kabul etmek zordur.

Hem Aristo’nun eşya ile ilgili görüşleri büyük oranda revize edildi. Ama biz o görüşler altında yapılmış izahları hala geçerli kabul edebiliyoruz.

İzafiyet teorisi eski görüşlerin çoğunun pabucunu dama attı. Peki İzafiyet Teorisi’nin yanlışlanmadan süreceğini kim iddia edebilir? Bilimin, deneme yanılmalarla yol aldığı gerçeğini göz önünde tutarsak, bir gün izafiyet teorisinin de yanlışlanması mümkündür. En azından her şeyi izah edemeyeceği anlaşılır.

Çünkü kâinat, Esma-ı İlahiye’nin tecellilerinin atölyesidir. Esmanın bir nihayeti yoktur ki, teori sabit kalsın. Eşyada sabit bir hakikat varsa o da, eşyanın, ‘Esma’nın, hakîmâne kombinasyonları’ olduğu gerçeğidir. Her bir eşya, İlahi İsimlerin, -benzetmede hata olmasın- belli gramajlarda bir araya gelip ‘İlm sıfatının takdir ettiği biçim’de Kudret’in ona giydirdiği bir harici vücuttan ibarettir.

İnsan dahi ‘şu atölye’de, şu esmanın cilvelerini kavrayıp, ondan kendisine, dünya ve ahiret için bir saadet yolu edinmekle sorumlu tutulmuş ‘müdahil bir nazır’dır. . Kâinat ve içindeki eşya, adeta, insan iradesi karşısında bir oyun hamuru gibidir ki insan her ne maksatla ona yönelse, o, istenen şekli alabilecek kabiliyette yaratılmıştır. Eşyada bu kabiliyet olmasaydı, Şeytan’ın ‘Leuğayyirenne Halkallahi’ (Allah’ın eşyaya koyduğu fıtratı değiştirteceğim) demesine izin verilmezdi. (Nisa,119)

Kur’an’ın “Artık dileyen Rabbine gidecek bir yol edinsin” (Nebe, 39) tavsiyesi de gösteriyor ki, ‘eşya’da, insanı Allah’a götürecek, sayısı yollar vardır. Şer’i hükümler, şu yolların nihayet sınırını belirler. Bu açıdan, eğer eşyaya bir sabit hakikat daha atfedilecekse o da, ‘her şeyde, Allah’ın var ve bir olduğunu gösteren delillerin bulunuyor olmasıdır”.

Sizin ‘sabit’ sandığınız şey, eşyanın sakınım kanunundan ibaretse o dahi müttehemdir. Çünkü eşya pekâlâ bakanın bakış açısı, duruşu, hazırlık durumu ve algısına göre anlam değiştirebiliyor. Siz kâinata harf olarak bakarsanız, o bir harf olur ve Sanii’ni gösterir. Bir isim olarak bakarsanız, o kendisini gösterir ve Sanii, gizler. Firavunları tanrılık iddiasına sevk eden, elbette azgınlığıdır ama eşya bilgileri de, o azgınlığı beslemekten geri kalmadı.

Eşyadaki mekanikiyyet, yüzeysel bakan insanı kedi mahiyetine hapsedecek dinamizmdedir. O yüzden bir yığın bilim adamı Tabiatı ‘kendi başına bir varlık’ sanmışlardır ki, Kur’an en çok bu anlayışla mücadele eder. Bakışları eşya’dan Yaratıcıya çevirebilmek için. O yüzden denmiş ki ‘Basar masnuatı görüp de basiret Sanii görmezse çok garip ve pek çirkin düşer’

Evet, bütün eşya ilahi isimlerin yansımalardan ibarettir. Akan ırmağa akseden güneş gibi… Güneşin hep aynı yerde yansıdığını gören suyu da sabit zanneder. Oysa su akıp gitmektedir. Güneşin parıltısı devam ettiği için, yansıtma kabiliyetine sahip sular değişip durduğu halde, hep orada duruyormuş gibi gelir insana. Sabit olan güneşin şavkıdır. Su değil, biçimi de değil.

Dolayısıyla eşyaya ait doğru bilgi yoksa Allah’ın kudretini anlamaya yönelik bilgi de tam olmaz. Eski tefsirler bunun delilidir. Ayetlerle ilgili öyle izahlar ve tefsirler yapılmış ki, bugün komik kalıyor. O gün için doğruydu ve okuyanı doyurabiliyordu. Çünkü “izafi hakikatlere rengini veren, alıcının, yani noktanın mahiyeti, kendine has hususiyetleri, zaman ve şartlardır. Bu gerçek, tabii bilimlere hâkim olduğu gibi, sosyal ve dini alanları da şamildir. Müfessir ve fakih de kendini bundan koruyamaz. O da zamanının oğludur”

Dolayısıyla kelamcıların “eşyanın hakikati sabittir” hükmü, en fazla ‘külli’ bir kaide olabilir, ‘umumi’ yani eşyanın bütün cinslerini kuşatan bir kaide değil. Üstelik de bu hakikat, eşyanın melekût cihetiyle ilgilidir.

Evet ilahi isimlerin tezahürü olmaları açısından eşyanın bir hakikati vardır. Biz o hakikatleri ‘kanunlar’ şeklinde algılarız. Her kanun, ‘esma’nın, eşyaya temas eden ucu gibidir. Eşyada geçerli kanunların her merhalesini ve her mertebesini görmeye muktedir olmadıkça, eşyanın herhangi bir hali için ‘bu sabittir’ diyemeyiz. Mesela ‘burudet’(soğukluk), hararetin(ateş) bir mertebesidir. Eğer ‘burudet’ bizatihi bir hakikat sanılsa yanlış olur.)

Görülüyor ki, eşyanın ruhu mahiyetinde olan en ‘külli’ kanunlarda bile istisnalar hep vardır. Suda her şey batar. Ama o kanunun öyle bir istisnası var ki o sizi taşır. Hava da öyle… İşte bu ‘genellik’, yani ‘kaideyi bozan’ istisnalar sebebiyledir ki, ‘eşyanın hakikati sabittir’ diyemeyiz. Bilimin mutlak neticelere varamaması da bundandır.

O yüzden de insan sadece ahreti değil eşyayı algılamada da daima Kur’an’ın rehberliğine ve irşadına muhtaçtır. Çünkü kâinat ‘her anda başka bir şandadır’, değişkendir, üzerine sabit hakikatler bina edilemez. Nitekim sadece nesneleri ve eşyayı konu edinen felsefe hiçbir zaman hiçbir konuda fikir birliğine varamamıştır. Çünkü eşyanın hakikati sabit değildir ki, hükümleri çakışabilsin.

Eşya sizin ona baktığınız yerden göründüğü kadarıyla bilinir. Bunun idrakine varmış olan bilim adamları “Kâinat şu anda T1 halindeyse, biraz sonra aynı halde olacak diye bir netice ileri sürülemez” demişlerdir.

Keza, kâinatta hiçbir şey kendisini tekrar etmez. Evet, elindeki portakal, geçen yılki portakalın ne aynıdır ne gayrıdır. Ama o, ‘sabit’ olan Rezzakiyet kanunun bize bakan ucudur. Ortaya çıkış şekli eşyadaki imkâna göre, şu veya bu şekilde olur.

Biz inanıyoruz ki, eşyanın en dibindeki hakikat ve incizap, muhabbetullahtır. O muhabbetullah, bize ulaşıncaya kadar, mihverden kaçıp kurtulmak isteyen eşyayı, kendi mihverinde tutmaya çalışandaha büyük bir başka eşyanın çekim gücü haline dönüşür.

Demek ki sabit olan, eşyanın hakikati değil, o eşyada cereyan eden Esma-i İlahiye cilveleridir. Onların eşya halindeki tezahürleri de sonsuz sayıdadır. Esas hakikat budur.

Şu meseleyi sürdüreceğiz inşallah.

*** *** ***

Bu yazı “18.Haziran.2009 12:59:44” tarihinde gasteci.com’da “Eşyanın hakikati sabit mi?” başlığında yayınlanmıştır.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) - (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) – (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Eski yazılarımın veya konuşmalarımın birinde, “Beni İsrail”, beşer ‘şahs-ı manevisi’nin nefsi hükmündedir. Asla onu yok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir