Eyvah, AK Parti Kapatılmıyor!

(ADNAN MENDERES ÇIKMAZI’NDA KAN GÖLÜ)

Şu imi cümle ile birçok insanın hışmını çekebileceğimi biliyorum.

Elbette aklı başında hiç kimse bir parti kapatılıyor diye “oh” demez. Kapatılmıyor diye de ‘eyvah’ demez. Ama siz de biliyorsunuz ki bugün ‘oh!’ diyecek de var, “eyvah!” diyecek de…

***

Yakın bir zamana kadar, AK Parti’nin kapatılacağına inancım, kesine yakındı. Sonra ne oldu ne bitti ise içimdeki ibre kapatılmayacağı yönüne meyletti.

Şimdi de öyle inanıyorum ki inşallah kapatılmayacak. Ve sanırım, kapatılmayacağını, başkaları da hissetmeye başladı ki, şu elim hadise meydana geldi.

Hem de Adnan Menderes Çıkmazı’nda! Onlarca masum insan Adnan Menderes Çıkmazı’na çağırıldı ve orada katledildi!

İlginç değil mi Adnan Menderes Çıkmazı! Yeterince açık değil mi?

Birileri AK Parti’nin kapatılmayacağını hissettikleri için, adalet terazisine sanal ağırlıklar koymaya çalışıyorlar. Kan ve terörle AK Parti hakkında karar verecek 11 kişiyi etkilemeye çalışıyorlar…

Adnan Menderes Çıkmazı!

Katliam yapmak için seçilen yer ilginç cidden.

Sabahleyin haber toplantısında bütün arkadaşlar ‘neden Güngören’ sorusuna cevap aradılar. O dakikada ben şahsen bu cinayetin Adnan Menderes Çıkmazı’nda işlendiğini bilmiyordum.

Bu açık bir mesaj! Bu, eylemi koyanların kimliği açısından da açık bir mesaj. Yahut, bizim öyle düşünmemizi istiyorlar!

Öylesine açık!  Güya demek istiyorlar ki “Adnan Menderes’in başına gelenler sizin de başınıza gelir!”

İşte ben de o yüzden diyorum ki ey millet kalk ve sen de sivil tavrını koy! “Geçti Bor’un pazarı.” de. Oyuna gelmeyeceğini göster ve şu sivilleşme davasına sahip çık. Mesele salt bir AK Parti meselesi değil, inanın. O gitse onun yerine sizi temsil eden bir başka isim veya parti gelse ona da aynı şeyi yaparlar, yapmak isterler. Çünkü bunların halkın iradesi ile derdi var.

Hatırlarsanız birkaç yazı öncesinde “Yarasalar gündüz uçuyor, demek ki, karanlıklar da aydınlanıyor. Orda da huzurları kalmadı!” demiştim. İşte şu saldırı, o öfkenin dışavurumudur! Aydınlıktan rahatsız olanlar, ufuktan yükselen huzur ve istikbal güneşini karartmaya çalışıyorlar.

Başta üniversiteler olmak üzere yargı, medya, iktisadi kuruluşlar ve sendikalara varıncaya kadar her bir alana yaydıkları ve yıllardır sürdürdükleri istibdatların ve siteleştirdikleri krallıklarını kaybettikçe daha da hırçınlaşacaklar!

Ama biz de demokrasiye, özgür yaşamaya, değerlerimizi korumaya, cumhuriyet ve demokrasinin bize tanıdığı hakları kullanmaya kararlıyız.

Hem de hakkın hizmetinde olarak!

***

-Peki bu nasıl olacak?

-Tabii ki dürüstlükle!

-Elbette ki, doğrulukla!

-Ve muhakkak ki, sıdk ve sadakatle!

***

Elbette ki bu o kadar kolay değil. Zaten biz doğru dürüst ve sıdk üzere bir topluluk olsaydık, şu yaşanmakta olanlar olmazdı. Zaten asıl problem de orada yatmıyor mu?

Siz, herhangi bir fert olarak göğsünüzü gere gere ‘ben dürüst bir adamım ve harama asla tenezzül etmem’ diyebiliyor musunuz?

Ve sen ey bürokrat, kaç kere milletin hazineleri sana emanet edildi de sen ondan kendine bir şey almadan onu idare ettin?

Ve siz ey siyasiler, kamuya ait bir imkânı ‘şahsileştirmek’ için bir ihtimal doğduğunda hanginiz, onu elde etmenize mani olan bürokratı ezmedi, yahut ensesine çökmedi!

İşte ben, AK Parti’ye açılan davayı, hem oy verenleri, hem de siyasetçileri açısından, “nefsî mürakabe”ye sevk edeci bir muharrik olarak algılamıştım. “Bir musibet bin nasihatten evladır” kaziyesince, kapatılma ihtimalinin, ‘kendimize çekidüzen vermek’ noktasında bir fırsat olacağını düşünüyordum.

Çünkü önümüzde uzun, çetin ve aşılması zor maniler, bazen sabır ve tevekkül, bazen sebat ve azimet ve çoğu kere cehd, gayret ve feragat gerektirecek bir mücadele görüyorum.

Önümüzde azim çöller var. Bu çöllerden sonra varıp bir yudumdan fazlasını içmenin haram olduğu nehirler var!

Hatırlayın, yüzyıllardır çölde tükenip giden İsrailoğulları sonunda kendilerine vadedilen topraklara girmek için Talut’un emrinde zoraki bir araya geldiklerinde, dört bin kişilik bir ordu idiler.

Ama bu dört bin kişilik ordunun çok azı, kalkışılan işin bilincindeydi. Çoğu kendi çıkarlarının peşine düşüp orduya katılmışlardı. Sonunda Cenab-ı Hak, onları denedi. Uzun bir çölü geçtikten sonra bir nehrin kenarına vardılar. Talut askerine “Kim bir avuçtan fazla su içerse benden değildir” dedi.

Tabii çok azı müstesna kimse onu dinlemedi. Yüzde 93’ü, kana kana su içti. Emre uyanlar sadece 314 kişilerdi. Bedir’e katılanların da 314 kişi olduğunu hatırlayın ve dahi Pi sayısının da 3,14 olduğunu.

Şöyle bir bakın etrafınızdaki insanlara ve siyasetçilere. Kaç kişi gösterebilirsiniz, nehri geçtiği halde kana kana su içmemiş!

İşte yöneticilerimizin asıl problemi burada. Ümmet olarak rezil rüsva olmuşuz. Millet olarak acze düşmüşüz. Bunun yegane sebebi, bizi temsil edenlerimizin aynı zamanda hemen hemen en çürüklerimiz olmalarındandır.

‘Vehen’ ve ‘hayat hırsı’ yüreklerimize çöreklenmiş, dünya nimeti ve arzuları için ideallerimizi de inançlarımızı da bir şekilde evirebiliyoruz.

Bu da gadab-ı ilahîyi üstümüze çekiyor ve kadere dedirtiyor ki “bunlar sürünmeye müstahaktır”.

***

Cenab-ı Hak her nimete bir fiyat koymuştur. Her nimetin bir şükrü vardır. İktidar olmanın şükrü dürüstlüktür, tokluktur, tevazudur ve halka samimi hizmettir!

– Peki siz siyasilerimiz için “evet iktidarın şükrünü eda ediyorlar” diyebilir misiniz?

– Hayır. Azıcık yakın tarihe göz atsak bütün şu kavgaların temelinde nefse mağlubiyet ve dünya nimetine tamah etmelerin yattığını görürüz.

Maksadım bizzat bir partiyi kınamak ya da karalamak değil.

-Ya ne?

– Onları dikkatli olmaya çağırmaktır, ikaz etmektir.

Çünkü  göz önündeki şu grubun ve şu yüksek meclisin ef’ali taklit edilir. Kusurlarını, millet ya tenkit ya taklit eder ki ikisi de zarardır!

Çünkü Bediuzzaman’ın da ifade ettiği gibi “Onlarda hukukullah, hukuk-ı ibadı da tazammun eder.” Onlar bilmeseler de millet onları dindar ve dine hürmetkâr oldukları için destekliyor. Onlarda dine, ahlaka ve edebe mugayir bir hal görüldüğünde, bu doğrudan milletin dinine, imanına ve ahlakına yansır. Onu ifsat eder. Yahut da onları, manevi değerlerin hakikatı hakkında vehme düşürür.

Halbuki yüksek davalar, hemence nefsine mağlup olanlarla yürütülemez. Bizi bekleyen şu yüksek medeniyetin temel taşlarının sağlam olması gerekir.

Şu partinin, şahs-ı manevisi, milletin manevi şahsiyetini ve manen üstlendiği ‘kudsî vazife’ olan ila-yı kelimetullah’ı da ihtiva ediyor. Bu sebeple yöneticilerinin tam bir adalet ve hakkaniyet ile mücehhez olmalarını gerektirir. Kendileri adil olmayan, nefsine mağlup olmuş, bencil, ayırımcı ve kayırımcı bir ‘güruh’ ile büyük işler başarılmaz çünkü.

Millet, şu parti vasıtasıyla, kaybettiği imparatorluğun satvetine yeniden kavuşacağını, fakirlikten kurtulacağını, izzetine kavuşacağını, refaha, huzura ve adalete kavuşacağını umduğu için bu denli destek veriyor.

Bu sebeple, muhalifleri onları incittikçe millet de feryat ediyor. Onlar, şu partiyi yok etmek istedikçe, millet onları daha da büyük bir gayretle destekliyor.

Öyleyse şu parti dahi, onların muradına mâsadak olmalı. Olmazsa, kulların hukukunu rencide etmiş olur, yani hukukullahı.

***

Ben inanıyor ve emin olmak istiyorum ki bu partinin temel unsurları içinde 314 “gerçek er” vardır. Tarihî ve dinî hadiseler gösteriyor ki, en büyük inkılâplar, böyle granit gibi sağlam 314 kişi ile gerçekleştirilebiliyor. Hatta Hz. Peygamber, o büyük inkılâbını şu sayının yarısı ile gerçekleştirdi. Muhacir ve Ensar’dan oluşan 156-157 kişilik bir grupla.

Yeter ki siz ahlaklı, adil, dünya hazlarına karşı tok, nefsine karşı tavizsiz, zalime karşı aziz, mazluma karşı zelil bir topluluk olun. Allah sizin az gibi görünen cemiyetiniz eli ile çok başarılar halkeder.

Yoksa çocuklarımızla ilgili bin türlü rivayet ortalıkta dolaşırken, her birimiz dünya nimetlerine karşı zaaf içinde yuvarlanırken, membaı belli olmayan nimetlerle beslenirken, biz kutsî, yüksek ve âlicenap bir medeniyetin mimarı olamayız.

Hiçbir mani olmasa bile, kader-i ilahi, ha bire önümüze yeni birtakım engeller çıkarır da bizi şu “Ergenekon”a mahkûm eder. Şu “demirden dağlar”ı eritip “saadet sarayları”na varmak için yeni Zülkarneyn’ler beklemeye bizi mecbur eder.

Diğer milletler saadet burçlarına doğru uçup gittiler. Bizim onları yakalayabilmemiz için yükümüzün hafif olması gerekir. Her bir haram lokma, her bir kayırma, atlarımızın ayağına takılan bir bukağıdır.

İstikbal inkılâbıyla inşa edilecek saadet sarayının temeli helal lokmadır, harcı cehd ve gayrettir, taşı marifet ve hikmettir. Çatısı, her bir ferdinin mesut ve bahtiyar olduğu hakiki bir medeniyettir. Çünkü o saadet sarayının mukimi, insaniyet-i Kübra olan İslamiyettir.

Bana, “Eyvah AK Parti kapatılmayacak” dedirten; şu suni ‘teneffüs’ten hâsıl olacak rehavetin, marazlarımızı görme fırsatını kaçırma endişesidir.

Kendimizi gözden geçirmek ve şu yüksek saadet doruklarına tırmanırken, bize yük olacak zaaflardan kurtulmaya vesile olurdu öyle bir sadme.

Eğer bu sözlerim de, ‘tarafgirlik’in kulakları sağır, gözleri kör, kalpleri katı ve basiretsiz kıldığı şu ortamda, istibdat zamanlarından kalma “kol kırılır yen içinde kalır” mantığı ile karşılanır ve değerlendirilmezse zamanıma da acırım, partiye de acırım, partiliye de!

Kardeşime “kardeşim ama senin de hatan var” diyemiyorsam ve o benim bu ikazımı maksatlı sanıp bunu beni linç etme vesilesi yaparsa, ben de sözümü gayba atarım.

Muhatap bulmayan ikaz, sahiplenilmeyen ah, gayba atılan taştır.

Gayba atılan taş, feleğin kubbesine çarpıp döndüğünde, gadab-ı ilahi onunla hangi başları kırar belli olmaz!

*** *** ***

Bu yazı “29.Temmuz.2008 01:36:22” tarihinde gasteci.com’da “Eyvah, AK Parti kapatılmıyor! (Adnan Menderes Çıkmazı’nda kan gölü=” başlığında yayınlanmıştır.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) - (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) – (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Eski yazılarımın veya konuşmalarımın birinde, “Beni İsrail”, beşer ‘şahs-ı manevisi’nin nefsi hükmündedir. Asla onu yok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir