Gidip Hasmınızın Evinde Oturacak Yürek Var mı?

Bir film izlemiştim çok eski zamanlarda. Adını hatırlamıyorum. Konusu, sıradan bir adamın, nasıl kiralık katil haline getirilebileceği idi.

Kendi halinde yaşayan genç bir gün eve gelir ve bakar ki kapının altından bir zarf atmışlar. Zarfın içindeki kâğıtta ‘Filan öldüğünde 5 bin dolar kazanacaksınız” yazılıdır.

Birkaç gün sonra evine bir paket gelir, içinde beş bin dolar vardır. Aradan biraz daha zaman geçer yine bir zarf gelir ve zarfta “filan öldüğünde 10 bin dolar kazanacaksınız” yazılıdır.

Bir iki hafta sonra gerçekten bakar ki 10 bin dolar gelmiş. Derken genç merak eder bu insanları. Araştırır ve bakar ki, bu isimler hep, bir yaşlılar yurdunda kalan insanlara ait. Doğal yoldan ölen insanlar.

Sonra bir zarf daha gelir, içindeki ödül miktarı bu kere 20 bin dolardır. O da olur. Genç, havadan gelen bol paraya alışır. Araya uzun bir süre girer ve derken gencin kapısının altından yeni bir zarf atılır. İçinde “Filan öldüğünde 100 bin dolar kazanacaksınız” yazılıdır. Genç inceler bakar ki, sapa sağlam bir adam. O parayı almak için gidip adamı öldürür.

Birkaç gün sonra bir zarf gelir, zarfta, “yeni emirlerimizi bekle’ yazılıdır.

***

Son zamanlarda aynı gazetenin son derece ilginç belgeleri servise koyması, bana o filmi hatırlattı. Acaba gerçekten birileri, -temsilde hata olmasın- kiralık katil mi hazırlıyor, yoksa bu belgeler essahtan var mı? Varsa da ne kadar gerçek! Çünkü şu teknoloji çağında insanın bir kelimesinden bir kaset dolusu konuşma yapılabiliyor.

Evet, biliyoruz, bir kesim var ki, vatandaşı beğenmez. Onun siyasetini de siyasetçisini de beğenmez. Askeri kesim de hep onların yanında görünmüş son 60 yıldır.  Bu bizim içimizi acıtıyor, öfkelendiriyor.

O yüzden de bu kesimlere ait bir takım belgelerin gün yüzüne çıkması, birilerinin suçüstü yakalanması bize keyif veriyor. Keyif almaya da hakkımız var.

Evet, biz hepimiz, bir takım belgelerin ortaya çıkarılmasını sevinçle karşıladık. Çünkü bu belgeler, geçmişte andıçlarla, fişlemelerle, darbelerle çalışma grupları ile insanlarımızı bezdiren, bıktıran ve illallah dedirten bir kesime aitti.

Yıllarca eften püften belgelerle halkın iktidarlarını alaşağı edenlerin suç işlerken yakalanmış olmaları mağdurları keyiflendiriyor. Elbette hakları var.

Fakat bu gidişat sağlıklı değil. Akil olanlar, bu gidişatta doğal olmayan, bize ait olmayan bir yan bir yön bulunduğunu hissediyorlar. Nedense bu iş, bu kere içimde istifhamlar yarattı. Yani şu belgenin, doğrusu, sahte çıkması gerçek çıkmasından daha fazla canımı sıkıyor! Ben dua ediyorum ki gerçek çıksın.

O zaman asker, her zamanki hallerinden biriyle yakalanmış olacak!

Yok, eğer belge sahte ise ve birileri askeri böylesine itham etmemize sebep olacak güçte bir belge düzenleyebiliyorsa bu ülkede, çok şey bitmiş demektir.

Çünkü bir ülkede insanlar iki taraf olmuş ve taraflar birbirleriyle ilgili iddiaları, hiç incelemeden birbirine çamur atmanın vesilesi haline getiriyorsa, o ülke muhakkak ki harici güçlerin elinde oyuncak olmaya mukadderdir.

Bu sürecin Türkiye’deki bânisi maalesef İsmet İnönü’dür. Menderes’i iktidardan indirmek için her türlü garez ve iftirayı el altından alkışlayarak bu pis alışkanlığın önünü açtı. Öyle ki, sonunda hukukun da gözüne mil çekildi ve bir başbakan sun’i bir öfke ipiyle berdâr edildi.

Böylece iki taraf arasında asla iltiyam bulmayan bir farklı bakış oluştu. Ortanın solu da bunu pekiştirdi. Bir tarafın ‘ak’ dediğine, diğerinin ‘kara’ demesi gelenek haline geldi. Bunu anlamak ve görmek için sadece bir Salı gününüzü ayırmanız yeter. Gurup toplantıları, birbirine çamur atma, iftira atma, birbirini yalanlama platformlarına dönüşmüş zira.

Sayın Baykal, başbakan’ın ‘Allah bir’ demesinden bile kıl kapıyor. ‘Allah bir’ dese, ‘neden Tanrı demedin’ diye kınıyor. ‘Tanrım!’ dese, bu kere de ‘Sen takiye yapıyorsun’diyor. Ve maalesef onun bu tavrını, ekseriyeti askerler olmak üzere belli bir kesim de alkışlıyor.

Ülke hızla ‘birbirini linç etmek isteyen’ azgın, nefes almalarına bile tahammül edemeyen taraflara ayrışıyor. Nerede ise ‘artık çok geç!’ diyebileceğimiz bir sürece girmek üzereyiz!

Bu süreç, ülkeyi iki kefesinde iki dağ bulunan bir teraziye dönüştürüyor. O zaman, küçücük bir çocuk, bir parmak temasıyla bir tarafı seraya diğerini süreyyaya indirip çıkarabiliyor.

İşte ben bu belge işini, bu kere böyle bir senaryonun ucu gibi görüyorum. Seçimlerden sonra Fethullah Hoca ile bir röportaj yapılmıştı. Fethullah Hoca o röportajda “Dün olduğu gibi bundan sonra da, dışardan da beslenen bazı şer odakları en samimi müminleri ve hakiki Müslümanları terörist gibi göstererek irtica yaygarası koparabilirler.” diyordu.

O röportajın verildiği tarih ile şu belgenin düzenleniş tarihlerinin aynı olması ilginç değil mi?

***

Bizim köyler bağcılıkla geçinirler. Gençlik yıllarımda anlatmışlardı. Bir kavga anında adamın biri diğerine “senin bağını silkelerim görürsün” demiş. Bağını silkmek, bağın ışkın döneminde tomurcuklarının düşürülmesi demektir ki bağı kurutur.

Adam bu sözü söylemiş ama sonra pişman olmuş. Gecenin bir vaktinde aklına gelmiş, “Ya ben bunu milletin önünde söyledim. Bu adamın düşmanı bir ben değilim ya. Birileri gider bağı silkelerse benim boynuma kalır” diye düşünmüş. Almış tüfeğini gidip adamın bağını beklemiş.

Bir de bakmış sabaha karşı iki kişi geldi, daldılar bağın içine ve başladılar bağı silkmeye. Tüfeğini çevirir adamlara, bağı kurumaktan, onları da günahtan kurtarır.

***

Şimdi, asker AK Parti’ye ‘gıcık’ ya! Fethullah Hoca’dan rahatsız ya! Her gün bir emeklinin veya karısının konuşmaları ortaya dökülüyor ya. Tam zamanı. Yani ülkeyi birbirine düşürmenin tam zamanı!

Evet, ben dua ediyorum ki, o belge ‘gerçek’ olsun. O zaman suçluları kendi adaletimizle cezalandırır demokrasimizi güçlendirmiş oluruz. Aksi takdirde, gelecek adına endişe etmeliyiz. Daha beş sene önce teknolojik anlamda gelecek vaat eden ve atom bombası yapabileceği söylenen Pakistan şu anda savaşın eşiğinde. İşte bakın İran karıştı. Afganistan ölüsüne ağlayamayacak durumda.

Birileri bizi böyle parmağında oynatacak duruma gelmişse durum çok vahim. Bu ülke bizim, bu toprak bizim. Bütün İslam halklarının, sığınacak bir Anadolu’su var. İşte Bulgaristan, işte Kuzey Irak, işte Kafkas.. Başları derde girdi mi bize koşarlar, sığınırlar.

Peki söyler misiniz Anadolu Türkü nereye gitsin, hangi Anadolu’ya sığınsın?

***

Ben Ak Parti’yi anlıyorum ve tavırlı duruşuna saygı duyuyorum. En azından sivil siyaset adına, 60 yıldır ikide bir ‘höt!’ diyen askere ilk defa, birileri ‘hötünü görüyorum, hadi bakalım!’  diyebildiği için hoşuma gitti. Ama bakıyorum ki asker ısrarla ‘ben yapmadım!’ diyor.

O zaman AK Parti’nin, ‘O zaman kim?’ sorusun sorması lazım!

Tam vaktidir. Asker de millete bir jest yapsın. İktidar’dan rahatsız olmadığını, İslam’ı irtica görmediğini gösteren bir jest!

Yoksa ne mi olur! Çok uzağa gitmenize gerek yok. Sağınıza solunuza bakın yeter!

İsrail ve Amerika tam bir danışıklı dövüş çetesi olmuş! İktidara diyor ki, “bak beni dinlemezsen, salarım üstüne Ergenekoncuları, seni bir damlalık hukuk okkasında boğarlar”,  Amerikan karşıtlarına da diyor ki, ‘Bana direnç gösterirseniz, çıkarırım bir belgecik, altında kalıverirsiniz!”

Nasıl olsa, her çıkan belge büyük bir ala vu vala ile -doğru veya yanlış olduğuna bakılmaksızın- yayınlanıyor.

İş nereye varır bilmem ama birileri vatan millet adına izanlı hareket etmek zorunda. Bu izanlı hareket en çok da askere düşüyor! Asker, Gandi’nin yaptığını yapmazsa ülkede bu ikilik artmaya devam edecek. Hatırlayın, Hindular Müslümanların evlerini ateşe verip katliama başlayınca Gandi gidip ateşe verilen bir mahallede bir Müslüman’ın evine oturdu; “Ya ben de onlarla birlikte yanarım, ya da siz bu cinnet ateşini söndürürsünüz” dedi.

Böylece büyük bir katliamı sona erdirdi. Gandi gerçek bir vatanperverdi. Askerlerimiz de vatanperverlikte iddialılar. Hatta nerede ise ülkede onlardan başka vatanperver kalmamış! Başbakanımız da kimse kimseden daha vatanperver değildir diyorlar.

Ben de vatanperverlik yarışındakilere sesleniyorum: Bakın vatan bir ateşe doğru sürükleniyor. Sizde Gandi gibi gidip, hasmınızın evinde oturacak yürek var mı?

*** *** ***

Bu yazı “18.Haziran.2009 13:02:06” tarihinde gasteci.com’da “Gidip hasmınızın evinde oturacak yürek var mı?” başlığında yayınlanmıştır.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) - (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) – (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Eski yazılarımın veya konuşmalarımın birinde, “Beni İsrail”, beşer ‘şahs-ı manevisi’nin nefsi hükmündedir. Asla onu yok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir