İftar Türkiye İçin Semirme Vakti mi?

Şu başlıktan dolayı önce okuyucudan ve sonra Ramazan’ın ruhaniyetinden özür dilerim. Fakat bu başlıktan başkası da maksadımı yansıtamaz?

Çünkü birkaç gündür yayınlanan iki reklâm, açık söylemek gerekirse ciddi şekilde beni sinirlendiriyor. Kutsalı istismar eden şu iki reklama tepki gelmemesi de ilginç!

Biri ‘İstanbul için çorba vakti’ diğeri de, ‘Türkiye için iftar, S. için iftihar vaktidir’ reklamları.

Temel maksatları ürün satmak olan firmaların, reklâmlar yapmaları elbette haklarıdır.  Ama reklâm bile olsa ‘belden aşağı’ya vurmaları hakları değil. Hatta, belden aşağı vurmanın ötesinde, belki de hiç düşünülmemiş neticeler içeriyor bu iki reklam:

Kutsalın tezyifi!

İftar, kelime ve eylem olarak son derece büyük ve geniş manalar ihtiva ettiği halde onu sadece ‘yeme içme vakti’ gibi algılatmak ve tıptı ‘tekbir giyim’‘zemzem kola’, ‘hira ticaret’, ‘helal market’ gibi kutsalın içini boşaltmayı sonuç verecek bir maksatlı eylemdir.

Maalesef İslam ve din kelimelerinin içi, nerede ise tamamen boşalmış durumda. Hatta İslam bu yüzden, “yaptırım gücü olmayan” bir tür ‘etnos’ kavram haline gelmiş.

Türk, Arap, Fars gibi ‘zorunlu’ bir tabiiyet kavramı olmuş. Bugünkü Müslümanlıkta bir ‘istilzam’ bir bilinçli taraf oluş yok. Dolayısıyla ‘sorumluluk’  da yok.

Oysa İslam ‘silm’ (barış) kökünden gelir. Ona mensubiyet, bir sorumluluk yükler insana. “Ben Müslümanım” diyen insanın, beş vakit namaz kıldığı, Ramazan ayında oruç tuttuğu, malından zekât verdiği, gücü varsa hacca gittiği ve Allah’tan başka ‘ilah’ tanımadığına gösterme anlamında ‘kelime-i şahadet’ getirdiği kabul edilir.

Ama bugün şu beş şarttan -hemen hemen- hiç birini yerine getirmediği halde sırf kimliğinde İslam yazdığı için kendisini Müslüman zanneden milyonlar var.

İşte maalesef şu neticelere, bu tür küçük -kasıtlı veya kasıtsız- ihmallerle gelindi.

O yüzden de ben ‘İslam’ı artık bir dinden ziyade bir ‘milletin’ adı gibi algılıyorum. Çünkü bir insanın ‘ben Müslümanım’ demesi, onun haram ve helallere uyduğu, namaz kıldığı, oruç tuttuğu vs. anlamına gelmiyor artık.

Halbuki İslam bir dindir ve mensuplarından, temiz bir ahlak ve birtakım dini eylemleri hem de bilinçli ve idrakine vararak yapmasını ister.

Bir insanın, dini vecibeleri yerine getirememesi başkadır, onlara ihtiyaç duymaması; adeta yok sayması başkadır. O yüzden bir iki yazımda ‘İslam artık tek başına ahlaklı olmak için yetmiyor’ demiştim.

Bu, İslam dinin aczi değil, kendisini Müslüman zannedenlerin algısıdır. İşte o algı, böyle maksadını aşan ihtiraslar ve kötü niyetlerle oluştu. Dinlerin yozlaşması ve mana mihverlerinden çıkması, ona ait kavramların içinin boşaltılmasıyla başlar.

Laik kesim, bir Müslüman için, nefsin entrikalarına karşı ‘teyakkuz’ (hazırol!) vaziyetinden ‘rahat!’ pozisyona geçme anlamına gelebilecek ‘Fıtır (Ramazan) Bayramı’na,‘şeker bayramı’ diye diye, nasıl onu mihverinden çıkarmışlarsa, aynen öyle -medyanın da yardımıyla- Ramaza ayı da, nefsin terbiyesi anlamına gelen oruç ayı olmaktan çıkarılıp, nefsin azdırılması olan israf ve ‘kendini besiye çekme’ mevsimine dönüştürülüyor.

Ramazan, sanki nefsin terbiyesi, açlığın hissedilmesi, bir Rezzak-ı Kerim’in varlığının bir kere daha ta yürekten hissedilmesi için verilmiş bir emri ilahi değil, nefsin daha da azdırılması mevsimi olmuş. Çoğu insanımızın Ramazan’da kilo alması ne manidar değil mi?

Eliniz değer de şu günlerde gidip o büyük marketlerin kapısında bir iki saat oyalanırsanız, anlarsınız ne demek istediğimi!

Manzara adeta “Türkiye için semirme vaktidir” görüntüsü vermektedir. İşte şu tür reklâm ve telkinlerin sonucu bu.

Ben şahsen ‘müdrik’ Müslümanların şu reklâmlara tepki vermelerini beklerdim! Ama görülüyor ki, alan da satan da memnun!

***

Bir hadis-i kudsî’de, nefs ile onu yaratan Rabb’ül-İzzet arasında geçen bir diyalog aktarılır. Cenab-ı Hak, nefsi yaratınca ona sorar:

-Ben kimim, sen kimsin?

Nefs,” Ben benim, sen sen’sin’ der. Bu mükaleme birkaç kere tekrar edince, Alemlerin Rabbi onu ateşle cezalandırır ve tekrar sorar:

-Ben kimim sen kimsin?

Nefs yine “Ben benim, sen sensin!” der.

Rab, bu kere de ona ‘yokluğu hissetme’ cezası verir. Nefs yine “Ben benim, sen sensin’ der.

Sonunda onu ‘açlık’la sınar. Nefs diz çöker ve “Sen benim Rabbimsin, ben senin kulunum’ der.

Bu sembolik mükâleme aslında, kozmolojik; merkezinde Allah’ın bulunduğu kozmolojik hiyerarşiyi insana hissettirme seremonisidir. İşte Ramazan, şu aşkın idraki algılama ve algılatma mevsimi!

Oruç, insanın kendini aşmasıdır; nefsin bencilleştirici arzularına karşı, ‘insan’ı, ‘ilahi idrak’ ile bütünleyici duruştur. Bir karşı duruş; Mavera’ya varmak için ‘vera’ya karşı duruş!

Hürriyetin tadına ermektir oruç! Bireyselliğin üşüten, korkutan, yok eden yalnızlığından, ‘insan manası’ içinde eriyişin ve böylece çoğalıp ebediyeti hissetmenin mevsimidir Ramazan ve oruç.

Onu böyle çay ve çorba vakti, semirip azma vakti sanmak veya ona öyle bir mahiyet kazandırmak en basit haliyle ahmaklıktır, insafsızlıktır, basiretsizliktir.

Bir Hadis-i kudside, cenab-ı Hak, ‘Ademoğlunun bütün amelleri kendisi içindir. Bir tek orucu benim için utar. O yüzden onun müküfatını da ben vereceğim!” buyurur.

Şu oruç nerede, biz neredeyiz!a

*** *** ***

Bu yazı “02.Eylül.2008 13:44:37” tarihinde gasteci.com’da “Türkiye için semirme vakti!” başlığında yayınlanmıştır.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Mehmet Ali Bulut: Medya küçümsenmemesi gereken bir sihirbazdır!

Gazeteci, yazar, mütefekkir Mehmet Ali Bulut ile basın, medya, gazetecilik, irtica, medeniyetimizden kaybolup giden temel …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir