İnatla Çözemezsiniz Ama Çözmek İçin de İnat Lazım

Bugün sözü uzatmayacağım. Dostlarım yakınıyorlar, okuyamıyoruz çok uzun diye… Demek ki, çoğunun okumaktan daha mühim işler var.

Oysa Kur’an ‘mühim’ sıralamasında ‘okumayı’ en başa koymuş! Ne ise, dostlar haklıdır. Biz de kısa tutalım…

Yine başörtüsü konusuna gireceğim. Sayın Oktay Ekşi’nin verdiği ilham(!) ile…

* * *

Malum, insan zihni, -beyin ve zihin üzerine araştırma yapanların da bildiği gibi- insanın hem anayasasıdır, hem derin devleti. İçimizde neyin iyi ve kötü, neyin korkunç ve sevecen, neyin fayda ve zarar olduğuna o karar veriyor…

Peki o nerden biliyor?

Efendim ona da, biz kendimiz; işin ta başında iken, ekmek elden su gölden yaşadığımız, para kazanmak zorunda olmadığımız, herkesin bize hizmet etmeye mecbur olduğu, dünyanın etrafımızda döndüğü çocukluk döneminde, biz karar veririz. Biz derken içinde doğduğumuz aile ve kültürel çevre tabii..

Bir insan, yılan onu sokmadan, aslında yılanın tehlikeli olduğunu bilmez ve ondan korkmaz da. Nasıl ki balı tatmadan onun tatlı olduğunu bilmediği gibi. Ama biz onları test etmeden bunlar bize belletilir…

İşte zihnimiz, aldığı kelime ve kavramları depolarken bir de kategori kullanır. Korkulacaklar, sevilecekler, lezzetler, acılar… vesaire onlara bir kod verir.

Bunlar zamanla çoğala çoğala içimizde bir anayasa meydana getirir. Bu anayasanın da değişmez maddeleri vardır. İşte ben o değişmez maddeler bütününe “içimizdeki derin devlet” diyorum.

Mesela, zihnimiz ateşi ‘cıs!’la kaydeder. Cıs, tehlikedir!

Şimdi her birimiz çocukluk döneminde bize yapılmış ikazları ve uymadığımız için başınıza gelmiş şeyleri hatırlamayız ama zihniniz asla unutmaz. Ve her tehlikede önümüze çıkarır onları…

Peki bu içimizdeki anayasa veya derin devlet hep bizim aleyhimize mi?

Hayır, asla! Onlar gerçekten bizi tehlikelerden korumak için konmuş kurallar ve yasalardır. Bir yere kadar da faydalıdır.

* * *

Kişisel gelişim uzmanları; ‘Yol Haritası’ dedikleri bu anayasamızın maddelerinin sık sık güncellenmesi gerektiğini söylerler.

Aksi takdirde hiçbir gelişme ve değişim olmaz ve o insan da hiçbir yere varamazmış. Mutsuzluk ve fakr u zaruret içinde ömrünü tüketir gidermiş…

Yani siz “cıs”tan; “ateşe bir daha asla yaklaşma!”yı anlamışsanız ve ateşle ilişkinizi gelişen hayat şartlarına göre değiştirmemişseniz, ateş sizin için yangından başka bir anlam ifade etmezmiş…

Siz benzer örnekleri çoğaltabilirsiniz…

* * *

İmdi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş safhası bu ülkenin çocukluk dönemidir. Bugün bize hayatı dar eden korkular ve cıs!’lar o dönemde belirlendi.

Düşünün koca bir imparatorluk yıkılmış. Geride ağır bilançolar ve acılar bırakmış, üstelik nerede ise üzerinde kendi varlığınızı sürdüreceğimiz bir kara parçası bile kalmamış. Var olan da işgal edilmeye çalışılmış. Yani tam bir öksüz çocuk psikolojisi. Her şeyini kaybetmiş, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu karıştırmış. Ama hayatta kalma hırsı her kutsalın üstünde!

Siz olsaydınız o şartlar içinde doğan şu çocuğun (Türkiye Cumhuriyeti’nin) zihinsel kodlarını (derin devletini veya anayasasını) nasıl oluştururdunuz? Yani “cıs!”larınız neler olurdu, hiç düşündünüz mü?

Tabii Cumhuriyeti kuran kadronun, zihnî alt yapılarını, korkularını, öfkelerini, aczlerini, yenilmişliklerini, komplekslerini, bir imparatorluğu kaybetmiş olmanın ezikliğini hesaba katarak…

Elinizde kalan küçücük toprak parçasını da kaybetmemek için öyle ağır şartlar koyardınız ki, belki de T.C. bir tiranlık olurdu…

* * *

Bildiğiniz gibi, tüm 19. yüzyıl boyunca, imparatorluğu, içine düştüğü çöküş psikozundan kurtarmak ve toprak kaybını önlemek için bütün yollar denenmişti. Fakat bunların hiçbiri, ne yükselmekte olan Batılı değerlerin Osmanlı’yı fikren istila etmesinin, ne de askeri yenilgilerin önünü alabilmişti.

O süreçte, önce -erken denecek bir dönemde- anayasal düzene geçilmiş, artan isyan ve bağımsızlık hareketleriyle bunun çare olmadığını gören II. Abdülhamit ‘İslamcılık’ fikrine yönelmiş, İslamcılığın, müslüman halkları imparatorluk bünyesinde tutmaya yetmediği fark edilince Jöntürkler, İttihat ve Terakki iktidarıyla Türkçü düşünceyi öncelemişler.

1. Dünya Savaşı’nda Arapların Osmanlıya sırt dönmesi bu fikri nerede ise resmi ideoloji haline geldi. İslamcılık fikri tamamen dışlandı. Bu süreç, Cumhuriyetin kurucularını, Türk kelimesinin içi ve manası olan İslam’ı büsbütün yok saymaları ile sonuçlandı. Bu anlayışın izlerini, Cumhuriyetin 1926 sonrasındaki icraatlarından daha net görebiliyoruz.

Artık amaç, muasır Batı Medeniyeti içinde yer almaktı. Siyasi bir konsept olan İslamcılıktan kurtulma çabaları, İslam’a karşı tavra dönüştü. İslam medeniyetinin etkilerinden kurtulmak için de Hitit vs gibi en eski köklere atıflar yapıldı. İslam, kaçılması; Batı, varılması gereken limandı artık. Bunun için de –kendilerince- Batılaşmak, Batılıların gözüne girmek, onların ‘aferin’ini almak gerekiyordu.

O yüzden de Batılılaşmanın önünde mani gördükleri her şeyi, hiç tereddüt etmeden, faturası ne olur diye düşünmeden bertaraf ettiler. O manilerin en başında yukarıda belirttiğimiz gibi Saltanat ve İslam geliyordu:

Saltanat; geri kalmışlığın(!) sebebiydi.

İslam; ilerlemeyi önlüyordu(!)

Müslüman; gericiliği simgeliyordu(!)

Din; hurafelere dönüşmüştü; tamamen yok edilmese de Batılı yaşam tarzına engel olacak bütün şekil ve formatlarından ayıklanmalıydı. O yüzden yazı, giyim-kuşam, medrese, tekke, ezan, Cuma… gibi İslam’ı ve Müslümanlığı çağrıştıran her şey tehlike idi (cıs!’tı). Çünkü bunlar bizi esarete sürüklemişti(!). Medenî milletler ailesine katılmak istiyorduysak bunlardan kurtulmalıydık.

İşte onlar da bunu yaptılar. (Ayasofya’yı da ağalığımızdan bağışladık!)

O şartlar içinde doğan devletin zihinsel kodları, daha doğrusu ‘cıs!”ları, her şeyin bize göre ayarlandığı çocukluk dönemimizdeki zihinsel kodlar gibi basit ve basiretsizdi.

İşte Saltanat ve İslam Türkiye Cumhuriyetinin bilinçaltına “cıs!” olarak kodlandığı için, bu iki korkusunu bir türlü aşamıyor.. Ulusalcı laikçiler o yüzden de gidip gidip 10. Yıl Marşı’na sığınıyorlar. Çünkü o marş, İslam ve saltanatın ‘cıs!’ diye kodlandığı o dönemde ‘güven’ olarak kodlanmıştı.

Şimdi tartıştığımız başörtüsü sorunu da o dönem Türkiye’sinden bugünlere armağan (!) edilmiş ‘cıs!’larından biridir. Dolayısıyla onu “inatla çözemezsiniz” diyenler, korkularını aşmayı, büyümeyi, yaşına uygun yeni tavırlar almayı deneme cesareti olmayanlardır. Türkiye’nin büyüdüğünü, çocukluk döneminin kuralarıyla artak hayatını sürdüremeyeceğini kabullenemeyenlerdir. Korkuları, onları hareket etmekten alıkoyuyor. Çünkü her yeni durum, risk içermektedir ve zihin yeni riskleri karşılayabilme kabiliyetini kaybetmiştir.

İşte bizim laikçi ve ulusalcılarımızın dip mazereti budur. “Küçük olsun, benim olsun!” diyorlar. Toplumun gerçekten büyüdüğüne demokrasiyi benimsediğine inanmıyorlar…

Türkiye’nin büyüdüğüne ve cumhuriyetle gelen değerlerin oturduğuna inanlar ise yol haritasını güncellemekten korkmuyorlar. Bunlar da inatla korkularıyla yüzleşmeyi, değerleri güncellemeyi, yeni adımlar atmayı ve gelişmek için değişmeyi öngörenlerdir. Elbette her iki tarafın da artı ve eksi yanları vardır ve olacaktır.

Tabii şu da bir gerçektir ki, gelişmenin, büyümenin, hareket etmenin getireceği riskleri göze alamayan milletler, belki bir süre varlıklarını sürdürürler ama sonra bir gün gelir ve bir mütegallibe tarafından yok edilirler. Tarih, değişime direnmiş toplumların mezarlığıdır.

Dolayısıyla ‘inatla’ değişime direnen Oktay Ekşi gibi zevatın aksine, ‘inatla’ değişimi denemeli ve büyümeyi, ileri atılmayı ve ‘ben de varım’ demeyi sürdürmek lazım.

Şimdi, Demokrat Parti’nin ne büyük bir iş başardığını daha iyi anlıyoruz. Öyle bir süreç yaşanmasaydı Türkiye belki bugün değil başörtüsünü, hâlâ ‘ezan öyle mi okunsun böyle mi okunsun’u tartışacaktı!

Bediuzzaman, 5. Şua’da, “Türklerin ve Türkçülüğün muvakkaten (geçici bir süre için) İslam’ın birtakım şeairinin (yani ezan, Cuma, başörtüsü… gibi) aleyhine kullanılacağını, ama muvaffak olunamayacağını, kahraman ordunun hatasını anlayıp, tahribatı tamir edeceğini” haber veriyor.

Halk da zaten bunu bekliyor!

Siyaseten kim bu beklentiye cevap verecek gibi görüldüyse iktidara getiriliyor. AK Parti evet, şimdi yüzde 46.7’lerde. Eğer muannit tavır sürdürülürse bu kere yüzde 60’a çıkarırlar iktidarın arkasındaki desteği. Bu olmasa belki de iktidarın eleştirilecek yanları da gündeme gelecek.

Ama görüyorsunuz ki buna fırsat vermiyorlar.

Başta, “kısa tutacağım” demiştim ama yine uzun oldu galiba!… Affınıza sığınarak…

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Sivas, Bayram ve Yeni Tehcir mi?

Okuyucularım bilirler, benim “uyuyan şehirleri uyandırmak” adında bir projem var. Amacım, İslam’ın, hayatımızı aktif bir …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir