İstanbul Konstantiniyye Olur mu?

Olur.

Bal gibi olur.

Olmaz” diyorsanız ve vaktiniz de varsa bu yazıyı okuyun. ‘Olabilir’ diyorsanız bu yazı size göre. Biraz uzunca. Vaktiniz yoksa -ki olduğunu sanmıyorum- gidin daha mühim işlerle uğraşın. Çünkü var olan moralinizi de ben bozabilirim.

***

Son yıllarda İstanbul fethi, abartılı kutlanıyor! Gereksiz masraflar, ışık gösterileri, denizi kapatmalar vs.

‘Bunlar da abarttı. Meseleyi mihverinden taşırmamakgerek, abartı zıddını celbeder’ diye düşünürken, bir de baktım Murat Belge kalemini işin kalbine saplayıvermiş. Tabii yer yer haddini de aşarak!

Neden ‘haddi aşma’ tabirini kullandım; çünkü eğer Belge, bir Müslüman ise fethi böyle küçümseyemez!

Dinsiz bir Türk olsa yine İstanbul’un Türklerin eline geçmesini zorbalık addedemez.

Eğer bir tarihçi mantığı ile yaklaşıyorsa o zaman bu nobranlık neden? Tarihçi meseleyi ortaya koyar; hüküm vermez!

Ama sanırım, Belge, Cumhuriyetin kurucularına duyduğu özel hıncı, bütün millete teşmil ederek, Türk milletinin bu zaferinden intikam alıyor kendince. Şehrini kaybetmiş bir Bizanslı gibi konuşuyor.

Belge’nin fetih için söyledikleri, Bizans tarihçileri Francis’in, Dukas’ın, Halkokondilis’in, Kritovulos’un söylediklerinden daha ağırdır, daha hafif değil! Hatta Dukas, Murat Belge’den daha insaflıdır.

Onların da fetih için özetle söyledikleri buydu: Türkler barbar’dır, fetih zorbalıktır!

Şu psikoloji, bizim aydınlarımızın tipik davranışıdır!

İşte milletin önündeki asıl duvar, aşılması gereken asıl mânia, şu milletin aydınlarındaki bu aşağılık kompleksi ve hainliktir!

Onlar bizim övüncümüz olan başarılardan hüzün duyarlar. Ne zaman başımıza bir felaket gelse zil takıp oynarlar.

***

İstanbul fethinin abartılı kutlamalarına gelince…

Ben de kutlamalar konusunda ‘insaf’ çizgisinde kalmak için kendimi hayli zorluyorum diyebilirim. Belki fethin her yıl kutlanmasını değilse bile bu kadar gereksiz tantana ile kutlanmasını “çiğ”buluyorum.

Geçen yıl da yazdım. Bu abartı, bu masraf, lale devri tantanalarına benziyor. Her yıl CRR’de fetih kutlamaları çerçevesinde sinegog ve kilise ayin müziği dinletmekle, medenileştiğimizi sanıyoruz. Güyaİstanbul’un kıymetini bildiğimizi gösteriyoruz ama bu, ama bu gizli bir itiraftır ki ‘biz size haksızlık ettik şehrinizi almakla’ demektir.

Biz yaranmaya çalıştıkça, onlar da kendilerini bu şehrin gerçek sahibi sanarak triplere giriyor, vakıflar, dernekler kurarak, bu şehrin geleceği ile ilgili projeksiyonlar yapıyorlar.

Byzantium1200.org diye bir site var. Girin oraya göreceksiniz, Batılı dostlarınızın İstanbul için planlarını! 1200 Consepti dedikleri bu konsept bir gün gerçekleştirilirse minareler yıkılacak ve alemler haça dönüştürülecek.

İşte onların bu şehre iştahlarını kabartan ve azdıran, bizim safdil idarecilerimizdir. Sanıyorlar ki böyle bir iki kutlama ile şehre sahip olunur.

Esasında bu tantanalı kutlamalar gösteriyor ki, biz İstanbul’a sahip olmayı hak etmiyoruz. Ona sahip olmayı, onu elde tutmayı beceremiyoruz. Gece, mezarlığın yanından geçerken yüksek sesle türkü söyleyen adamın psikolojisine benzer şekilde kutlayarak, korkumuzu dışa vuruyoruz. Hatırlarsanız, bir zamanlar, ‘Türkler İstanbul’u hak etmiyor’ diye Batıda neşriyat yapılmıştı.

Malum, bir kavram, bir mana, bir ideal anlamını yitirdiğinde bakarsınız duvarları o mananın ulviyetini hatırlatan yazılar süslemeye başlamış.

“Temizlik imandandır”, veya ‘Nasıl bulmak istiyorsanız öyle bırakınız’ ibaresi size neyi çağrıştırıyorsa öyle. Ben öyle bir yazı gördüğümde “Demek bu civarda temizlik nedir bilmeyen pis, kirli,nezafetten habersiz anlayışsız insanlar yaşıyor” diye düşünüyorum.

***

Bendeniz merak ettim, fetih kutlamaları ilk ne zaman başlamış diye.

Osmanlılarda hiç kutlanmamış. Gerek yok ki katlamaya, şehrin sahibi olduklarında bir tereddütleri yok ki.

Hatta İstanbul’un çağ açıp çağ kapatan bir hadise olduğu iddiası da bizim değil. Batılıların. Batılılar bu mağlubiyeti o kadar abartmışlar ki, onun kaybını bir yeniden diriliş için başlangıç noktası yapmışlar.

Osmanlı tarih kroniklerine girin, hiçbir tarih kitabında, İstanbul’un alınması, bir sayfadan fazla anlatılmamıştır. Onlar için, İstanbul’un alınması evet önemlidir ama Peygamberin övgüsüne mazhar oldukları için önemlidir. Yoksa ha Bursa’yı almışsın ha Edirne’yi, ha Kostantinopolis’i… Dönem tarihçileri açısından durum bu kadar basit!

Ama bütün Bizans tarihçileri, ‘fethi’, kötü ahlakları ve kabiliyetsiz idarecileri yüzünden başlarına gelmiş bir felaket diye nitelemişler. ‘Biz onu elimizde tutmayı hakketmediğimiz için Allah bizden aldı’demişlerdir. Şimdi bizim birçok hadiseyi Allah’ın bela diye algıladığımız gibi.

Neden?

Çünkü onlar neyi kaybettiğini biliyorlardı? Bizim tarafta ise, Fatih, Akşemseddin ve onlara muadil birkaç kişi daha belki biliyorlardı neyi aldıklarını. Diğerleri için İstanbul’un alınması, kıymetli büyük bir şehrin daha zaptı idi…

Dolayısıyla Osmanlı meseleyi hiç abartmamış. Kutlama yapmaya da gerek duymamış. Peki, ne zaman fethi kutlamaya ihtiyaç duymuşuz?

-1953 yılında!

Kim ön ayak olmuş?

-Cumhuriyet Gazetesi!

Efendim, Demokrat Partisi ezici bir çoğunlukla iktidar olmuş. Bir daha gider mi, iktidardan iner mi belli değil.

Eee Cumhuriyet ne yapsın, hemen dümeni kırmış iktidara doğru. -zaten cumhuriyetin en bariz vasfı rüzgara kapılmaktır; 1940-44 yıllarında da Hitlercilik yapmışlardı. Şimdi de Ergenekonculuk yapıyor işte-

İktidara yakın görünmek ve ondan ‘iane’ koparmak için İstanbul valisi ve belediye başkanını da yanına alarak İstanbul’da ‘Fethi Kutlaması’nı tertip ettirir. O dönemde -bir bir buçuk yıl sürmüş bu durum- Cumhuriyet nerede ise ‘dinci’ denilecek bir gazete. Arşivlere bakılırsa görülür.

İşte ilk kutlama böyle başlıyor.

Neyi niçin kutladıklarını bilen kimse yok. Cumhuriyetin ‘iktidara şirin görünme’ tezgâhına gelmişler. Her dönem var bu işler. Ne ise o konulara girmeyelim.

***

1999 yılında, çalıştığım televizyon, fetih münasebetiyle bir kısa belgesel hazırlamamı istemişti. Metni yazdım, ona göre çekimler yapıp montajladım. Metinde, “İstanbul, Hz. Peygamber tarafından ümmetine gösterilmiş bir hedeftir’ gibi bir cümle geçiyordu. Bu cümlenin sıkıntı yaratacağını hiç düşünmemiştim.

Sonunda, yetkililer, yayından önce belgeseli izlediler ve ‘aman ne yapıyorsun, bu cümle olmaz, çıkar’ dediler. ‘Ya arkadaş, bu cümleyi çıkardığım zaman metnin insicamı bozulacak, belgeseli yeniden kurgulamam gerekecek’ dedimse de ‘olmaz’ dediler. Ve belgesel o cümle çıkarıldıktan sonra yayınlandı.

Çünkü İstanbul’un fethi ile İslam arasında bir bağ kurulmasından birileri rahatsız oluyor.

-Kim rahatsız oluyor?

-Tabii ki, bir gün İstanbul’u almayı düşünenler! Bir de onların içimizdeki beslemeleri!

Çünkü bu şehir ile İslam arasındaki bağ gevşetilmeden, bu şehri Türklerden almaları zor. Öyleyse önce onu kutsiyetinden kurtarmak; bir İslam şehri olduğunu gösteren dellieri yok etmek gerekiyor. Lalettayin bir şehir olmalı önce!

Tıpkı, İsrail’in, Mescid-i Aksa konusunda izlediği politika gibi. Mescid-i Aksa diye hep Kubbetu’s-Sahra’nın resmini gösteriyorlar. Herkese inandıracaklar ki Mescid-i Aksa o sarı kubbedir. Bir gün gelip de Aksa mescidi yıkıldığında -Allah korusun- insanlar ayağa katlığında adamlar gösterecekler o altın kubbeyi. ‘Bakın yerinde duruyor’ diyecekler.

İşte şu anda İstanbul ile ilgili politikamız böyle bir şey!

***

Oysa İstanbul ‘belde-i muyarre’dendir.

Rivayette var ki, Hz. Peygamber’e, Mekk’eden ayrılma (hicret) izni çıktığında ona beş şehir önerildi. İşte onlardan biri de Kostantiniyye idi! Yani İstanbul!

Ve o yüzden de ‘Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel asker’ buyurdu peygamberimiz (asv)…

Mekke’den İstanbul’a bir hat çektiğinizde bu beş şehrin o hat üzerinde dizildiği görülür. Bu gösteriyor ki, bu beş şehir ehli küfre karşı dizilmiş serhat ‘or’larıdır. Biri düştü mü hepsi tehlikeye girer. Nitekim Kudüs’ün kaybedildiği iki seferde de İslam dünyası onu tekrar alıncaya kadar rahat yüzü görmemiştir.

Bu sınır ipinin bir ucu Mekke’ye bağlı, diğer ucu İstanbul’a. Bu iki uctan biri düştü mü tüm İslam alemi işgale açık hale gelir.

Mekke’nin düşme ihtimali yok. Çünkü bizzat Hz. İbrahim (as)’ın duasıyla koruma altına alınmıştır. Deccal bile oraya giremeyecektir.

Ama İstanbul için böyle bir garanti yok. Aksine, fethedildikten sonra bile en az iki kere elden çıkma ihtimali bulunduğu söylenebilir. Bu çıkışların biri maddi biri manevidir.

Çünkü İstanbul’un alınacağını müjdeleyen hadiste peygamber efendimizin istimal ettiği fiil, ‘le-tufteha-nne’dir.

‘Le’ harfi ön pekiştirmedir. Yani “İstanbul muhakkak fethedilecek” demektir. Bu ‘le’, açık ve ilk fethi müjdeler. Sondaki çift ‘nn’ ise yine açık bir pekiştirmedir, o da İşgal istanbulu’nun kurtuluşunu simgeler.

Fakat asıl fetih gizli olan fetihtir. Yani onu, kmil bir iİslam şehri haline getirme işi! Bunun olacağının delili de fiilin, ‘geniş meçhul’ sigasıyla kullanılmasıdır. Arapçada bu tarz fiil kullanımları, mutlakıyet bildirir ve filin anlamını pekiştirir.

Bakın, “Filan İstanbul’u alır” demiyor, “İstanbul alınır!” buyuruluyor. İşte şimdi İstanbul bu gizli emr-i peygamber’inin tahakkukunu bekliyor.

Peki biz ne yapıyoruz? Lazer gösterileri, birkaç havai fişek, ve kilise ayini tertip ediyoruz.

Siz yıkılmış Osmanlı eserlerini görmezlikten geleceksiniz, ama Bizans’ın en küçük bir eser kırıntısını ihya etmek için dev bütçeler ayıracaksınız. Bugün tarihi yarım adada 6 bin civarında tarihi eser kayıptır ve bunların yüzde 95’i Osmanlı yani İslami eserlerdir.

***

Murat Belge kutlamalara “çiğlik” dedi diye kızıyoruz. Ama cumhuriyetin ilk yıllarında sayısız caminin ahır, tekkenin, zaviyenin, mescidin ardiye, şarap mahzeni, dükkan yapıldığını hatırlamıyoruz bile. Hatta Rumeli Hisar’ının konserleri hala bir cami’nin mihrabında yapılıyor.

Bu yara derin. Osmanlı arşivleri hurda kağıt yapıldı, İstanbul’daki İslami eserler haraç mezat satıldı ve çoğu yıkıldı. Bunu Yunanlılar gelip yapmadı. Biz yaptık.

Bu şehrin bize ait olan delillerini yok ederek, ondaki mühürlerimizi kazıtıp altından Bizans mozayiklerini çıkartarak bir tek şeye hizmet ediyoruz; İstanbul’u Kostantinnye yapmak!

Olur mu?

Olmaz diyenleri, İşbiliye’ye, Madrit’e, Toledo’ya, Kordoba’ya hatta Yunanistan’a, Bulgaristan’a, Yuguslavya’ya, Belgrat’a davet ediyorum. Eski bir Endülüs ve Osmanlı eserleri rehberini ellerine alsınlar, gidip o şehirleri dolaşsınlar. O zaman anlarlar bir gün İstanbul’un Kostantiniyye olma ihtimali bulunup bulunmadığını?

İstanbul hızla İslami kimliğini kaybediyor, batılılaşıyor, batıllaşıyor. Eski dini merkezler, ruhunu kaybedip şekilcilik gayyasına doğru sürükleniyor. Bir Eyüple bir Süleymaniye ile -ki her iki bölge de ciddi bir emlak kuşatması ve abluka tehdidi altında- olmaz. Sultanahmet turist eğlendirme mekanı, Fatih, hızla Teşvikiye olma yolunda. Bir tek Üsküdar kaldı ağabeylerinin düştüğü hallere bakıp içi acıyan!

Maalesef bu şehir, hızla ciddi ve köklü bir fethi gerektirecek akıbete doğru hızla sürükleniyor. Kostantinopolisleşiyor.

-Kimin eliyle?

-Bizim elimizle!

***

İmdiii benim sevgili okurum, sen de otur klavyenin başına, bu eleştirileri yaptım diye beni, ‘mübarek idarecilerinize çamur atmakla’ suçla. Hatta ‘İstanbul Kostantiniyye olabilir’ dediğim için beni hainlikle itham et.

Rahatlarsın!

Belki o zaman İstanbul elinizde kalır inşallah! Kim bilir?

*** *** ***

Bu yazı “30.Mayıs.2009 18:31:30” tarihinde gasteci.com’da “İstanbul Konstantiye olur mu?” başlığında yayınlanmıştır.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) - (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) – (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Eski yazılarımın veya konuşmalarımın birinde, “Beni İsrail”, beşer ‘şahs-ı manevisi’nin nefsi hükmündedir. Asla onu yok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir