‘İyi’lik İnsanı Ahmaklıktan Kurtarır mı?

İnsan ‘iyi’dir. Bu hüküm mutlaktır. Teorik olarak insan iyiyi, güzeli ve doğruyu sever. İnsan vicdanı, şaşmaz bir hesap makinesi doğruluğunda tartar ve karar verir.

Hiçbir insanın tabiatında ‘iyi olmaya mani’ bir durum yoktur. Gerçek anlamda insan ‘iyi’dir. Bunun tersi muhaldir.

Yaratıcı hiçbir insanı ‘kötü’ olsun diye tasarlamamıştır. Esasında her bir insan doğduğunda, daha hiçbir program yüklenmemiş, sistemi belirlenmemiş bir bilgisayar kadar temiz ve problemsizdir.

Doğuştan getirdiği sabit bir işletim sistemi olmadığı gibi, bir korkusu, bir fobisi, hobisi de yoktur. Sadece bu kadar mı?

Hayır! Bir dini de yoktur, milliyeti de yoktur, bunlara dair bilgisi de…

Hiç kimse, doğuştan dinsiz veya dinli değildir, Müslüman veya gayr-i Müslim de değildir. Ama ‘doğruyu, iyiyi, güzeli, hayrı, menfaati’ tartabilecek sayısız düzeneklerle donanmıştır, o kadar. Hayra mani hali yoktur. Bu hale de ‘islam fıtratı’ denir.

Evet, her birimiz düzeneklere terazilere sahip olmak bakımından eşitiz. Ama o terazilerde kullanacağımız gramlar, gramajlar sonradan edinme oldukları için izafidirler. Bu sebeple tek tip insanlardan oluşmuş bir toplum yaratma ütopyaları hep fiyasko ile neticelenmiştir.

(Çünkü murad-ı ilahi farklıdır. Her insan, Rububiyetin kendi azametini temaşa etmek için var ettiği bir penceredir ama insanlar uğradıkları değişik aberasyonlarla –aberasyon, bilgisayarlardaki ‘fabrika ayarları’nın kişiselleştirilmesi esnasında oluşan hatalı yapılanmalar gibidir– ‘islam fıtratı’ dediğimiz noktadan, ‘inhiraf’ edip o pencereyi ebediyen kapatırlar.)

O terazilerde kullanılacak gramlar, ağırlıklar, birimler, değerler ve ölçüler zaman içinde anne/baba, aile, çevre, mahalle, millet ve beşeri hars tarafından bize adeta bir program gibi yüklenir.

Düzeneklerimiz denk olsa bile gram ve gramajlarımız eşit olmadığı için insanlar arasında ‘gerçek bir uyum’ olması imkânsızdır. Uyum var gibi görünüyorsa, taraflardan biri ferağat ediyor demektir.

Sadece bir ‘Yaratıcının Varlığı’ konusunda mutabık olabiliriz. O’nun dışında, O’na dair isim ve nitelemeler de dahil her şey izafidir; sana göre veya bana göredir. Nitekim insanlar bir yargıya varacakları zaman ‘bana göre’ diye başlarlar. Çünkü gerçekten de bir insanın vereceği hüküm, asla objektif değildir; olamaz. Zira eşyanın hakikati sabit değildir.

Dolayısıyla eşyanın kendisi değil bizdeki yansıması vardır. Herkesin aynası bir değil ki aynı eşya aynı şekilde yansısın. Yani algılarımızı belirlediğimiz ölçü ve tartı birimlerimiz, aynı değildir; aynıymış gibi görünse de. O yüzden pekala size kırmızı görünen berikine kahve rengi gibi gelebilir. İnsanların birbirini yargılarken kullandıkları kıstaslar, elimizdeki ‘kilogram’ gibi dünyanın her yerinde sabit olsaydı, yeryüzünde asla kavgalar ve savaşlar olmazdı.

Ama bunun imkânı yok. Mesela birine diyorsunuz ki “Bana 100 metre kumaş gönder”. O da gönderiyor. Fakat ölçüp bakıyorsunuz ki, adamın gönderdiği kumaş, 65 metre. ‘Beni kandırdın’ diye kızarsınız. Oysa gerçekten o kendi ‘metresi’yle size yüz metre kumaş göndermiştir. Ama onun metre diye 65 santim olan ‘endaze’yi kullandığını bilemiyorsunuz.

İşte insanların birbirinden farklı olmalarına sebep olan, bu sonradan edinilen ve asla birbirine benzemeyen ölçme/tartma gramajlarının farklılığındandır. Tabii kefelerden birinin altına sıkıştırılmış bir parça ağırlığın (insanı yanlışa sevk eden engramlar) dengeyi bozabileceğini de unutmayalım. Batılı psikologlar buna ‘aberasyon’ diyor. Yani fabrika ayarlarının kişiselleştirilmesi esnasında meydana gelen sapmalar. Cinnet, sapıklık, delilik, bilumum hastalıklar, işitme ve görme problemleri. aşk, fanatizm, taassup, vecd, halüsinasyon. hepsi ama hepsi o tercihler neticesinde insanda karar kılan arazlardır. Ve insan, bunun farkında olmaz. Terazisinin bozulduğunu asla kendiliğinden bilemez ve kabul de etmez.

Böyle olunca da bütün insanlar ‘esas itibarıyla’ masum sayılırlar. Nitekim insan, kötülüğü kötülük bilerek yapmaz. Ya tiryakilik edinmiştir, onun normal görür, ya içine düşmüştür çıkamaz. Ya da gerçekten onu doğru zanneder. (Bazı müfessirler, insandaki bu sırra binaen, sonunda Cenab-ı Hakkın beşere ait tüm günahları temizleyeceğini söylemişlerdir) Tefessüh etmiş akıl ve vicdan başka. Yoksa insan fıtratı; kötülüğü salt kötülük olsun diye yapmaz.

Keza, kimse kimseye karşı da değildir. Her insan kendinden yanadır (nefs bizzat kendini sever çünkü). Sana karşı duruyor görünmesi, onun kendinden yana aldığı tavrın senin doğru zannettiğine aykırı düşmesindendir.

***

Bu meseleye neden girdim.

Son birkaç yazıda genel geçer ezberlerin tersine, zihinlere bir iki jimnastik yaptırayım dedim. Toplumdaki farklı düşünme kabiliyet ve esnekliğinin kapasitesini ölçmek için! Çünkü haber7.com okuyucuları bu ülkenin en aklıselim sahibi kesimi gibi geliyor bana. Her siyasi kesimden okuyucusu var. (Esasında portalların topluma yaptığı en büyük katkı, aykırı fikirdeki insanların birbirlerinin görüşüne muttali olmalarını sağlamasıdır.)

Yazılara yapılan yorumlardaki ‘sanal linç’ girişiminden anladım ki, toplum olarak hâlâ, bir mesele üzerinde mutabakata varma olgunluğundan çoook uzaktayız.

Herkes, -doğal olarak- kendi bulunduğu yeri evrenin merkezi sayıyor; başkalarının da bir merkezi olabileceğini kabul etmiyor. Ancak onun gibi seviyorsanız âşıksınız, onun gibi inanıyorsanız müminsiniz, onun tarif ettiği vatan fikrine sahipseniz vatanperversiniz.

Değilse, ne müminsiniz, ne vatanperversiniz, ne de insansınız. Ve tuhaftır, din ile milliyet de birbirinden tefrik edilmiş. Dindar bir jargon kullanmak, bir milliyetçi açısından ‘vatan haini, satılmış, yabancı uşağı’ olmaya yetiyor. Dindar ise milliyetçiyi ‘dinsizlik’le yaftalayabiliyor. Ara renkler ve bileşkeler yok!.

Oysa bir Müslümanın indinde, din ile milliyet müttehittir, birdir. Varmış gibi görünen ayrılık itibarîdir, zahirîdir, arızîdir. Bu ikisi, gerçekte biri birisiz olmayan hakikatlerdir. Hatta denilebilir ki din, milliyetin hayatı ve ruhudur.

İkisine ayrı bakıldığında, dinin insanda yarattığı gayret, sahiplenme ve haysiyet yüz ise, milliyetin yarattığı birdir. Çünkü hamiyet-i milliye yani milliyetçilik, esasında, bir insanın, milletinin bekası, yükselmesi, ileri gitmesi için meşakkati göze alması, milletin menfaatini kendi menfaatinden üstün tutmasıdır. Bu da hakiki manada yüzde bir kişide ya olur ya olmaz. Toplumun selameti, huzuru ve asayişinin muhafazası için her bir ferdin bu yüksek ideale ulaşmasını beklemek zor.

Ama dinî hamiyet, hayatın bütün alanlarını kuşattığı ve kişiyi, sürekli haram ve helal, cennet ve cehennem terazisinde tuttuğundan; bireyi başkalarının hukukuna saygılı olmaya zorlar. Bu yüzden, sosyolojik açıdan din, milliyet fikrinden daha kuşatıcı ve elzemdir. İnsan hem dindar ve hem de milli hamiyet sahibi olsa, nurun alâ nurdur.

Esasında, milliyet fikri dinin hizmetkârı ve kalesi olmalıdır. Mânisi ve zıddı değil. Zaten dinî ve milli hamiyeti birbirinden ayırdığımızdan bu yana, milletin içinde tefrika eksik olmuyor.

Eskiden bazı aklıevveller, sanki büyük bir hakikate parmak basıyorlarmış gibi ‘Önce Türk müsün Müslüman mısın’ diye sorarlardı. Bundan daha ahmakçasına bir soru olmaz, bir milleti ayrıştırmak için. Benim Türklüğüm İslamıma mani değil ki. Aksine ben dinimle dindarlığımla milletime fedakârlık yaparım, ona hizmet ederim.

Dikkatle bakıldığında görülür ki dini hamiyet ve ‘İslamiyet milliyeti’ Türk, Arap, Fars ve sair akvam içinde tamamen mezcolmuş. (Galatasaray’ın şampiyonluk maçlarından birini İran’da izlemiş bir arkadaşımdan duymuştum. Galatasaray’ın attığı her golde şehir ayağa kalkıyordu demişti.)

Çünkü İslam arş-ı âladan gelen bir urvetü’l-vüskâdır. Kopmaz, sarsılmaz, mağlup olmaz. Nitekim ne zaman batı bizi sıkıştırmışsa onların da kanına dokunmuştur, dokunuyor. (4 beş bin yıllık tarih içinde yaşanmış üç beş nahoş hadiseyi misal getirip şu büyük hakikati görmezlikten gelmek doğru olmaz.)

Ama görüyorum ki içimizde öyle Türkçüler peyda olmuş ki, sadece Müslüman halklara değil dine de öfkeyle bakıyorlar. Ben onları muhatap almam. Bin yıl geçse, bin değişik yönetim uygulansa hep muhalif olacak bir insan, hasta bir ruhtur. Kaale alınmaz. Çünkü onların tek  arzusu bir tek hal üzre kalmak; yani ‘atalar dini’ne uymaktır.  Oysa değişim ve tekamül, kainatın en temel yasasıdır.

Değişime ayak uyduramayanlar, eskisi gibi kalmak isteyenler kibirli ama korkak zavallılardır. Zayıftırlar çünkü doğacak yeni şartlara hazır değiller.  Cahildirler çünkü riski yönetmeyi bilmezler. Bir lokma bir hırkaya razıdırlar ama buna razı olanlara hayat razı değildir ki onlar varlıklarını sürdürsünler.

Bir okuyucum, ‘Büyük ülkeler, büyük fedakârlıklar üzerine bina edilmiş ve sürdürülmüştür’ cümleme kızıp Amerikalıların Kızılderilileri, Portekizlilerin Aztek ve İnkaları nasıl yok ettiğini hatırlatmış. Yani zımnen diyor ki, biz de PKK’yı öyle yok etmeliyiz ki büyüyelim.

‘Neden daha eski ve daha tecrübeli olmaları gereken şu iki üç medeniyetin insanları, kendilerini geliştiremediler, ilerleyemediler ve yok edilmekten kendilerini kurtaramadılar?” demiyor da, ‘Amerikalılar fedakârlık yapmadılar’ demeye getiriyor. (Sanki ben Amerika’yı savunuyorum.!)

Evet bir millet, kendisini geliştiremez, bilgide muasır seviyeyi yakalayamaz ve hayat tarzını genel trendlere uyduramazsa yok olur. Ne Allah onlara merhamet eder, ne kader onlara insaf eder, ne de insanlar.

Tekrara düşmüş, atasının bildiğinden başka ezberi kalmamış, kör, sağır, putlaştırılmış kavram, şahıs ve müesseselerin ruhundan istimdat eden toplumlar, insafsızca yok edilirler ve bu adalet-i ilahiyeye de ters düşmez!

‘Kulle yevmin huve fi şe’n” buyuruyor Cenab-ı Hak. Haşa “O” değişiyor mu ki, ‘Ben her anda başka bir şandayım’ buyursun. Bu ayet bize evrendeki temel dinamiği ifade ediyor.

Evet değişim, doğru yönde değişim ve gelişim olmazsa, ya gider, 600 yıl önceki örfü olduğu gibi getirip zamana uygular ve İstanbul’un göbeğinde, XII-XIII. Yüzyıl İran kıyafetleriyle dolaşırsınız veya onuncu yıl marşları eşliğinde 1920’li 30’lu yılların yarı tiranlık uygulamalarını ilericilik ve cumhuriyetçilik zannedersiniz! İkisi de aynı ruh halinin yansımaları…

Tepkileri de aynı, takdirleri de. Ya karşısınız, ya taraf. Akla kapı açan hiçbir teklif, lügatlerinde yer bulamıyor. Her yeni teklif getireni ya hain ya dinsiz ilan ediyorlar.

Eh buyurunuz, size selam olsun. Yolunuz açık olsun!

*** *** ***

Bu yazı “18.Haziran.2009 12:58:18” tarihinde gasteci.com’da “İyilik insanı ahmaklıktan kurtarır mı?” başlığında yayınlanmıştır.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) - (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) – (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Eski yazılarımın veya konuşmalarımın birinde, “Beni İsrail”, beşer ‘şahs-ı manevisi’nin nefsi hükmündedir. Asla onu yok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir