“Karnını Kaşıyan Adama” Anayasa Yapabilir mi?

Duydunuz mu, ‘sivil’ bir anayasa yapılacakmış! Ne komik? Anayasa’nın sivili – askerisi mi olurmuş, diyeceksiniz ama oluyor işte! -“Burası Türkiye!” Sivil anayasanın nasıl bir şey olduğunu hayal edebiliyor musunuz?

İçinde dipçik bulunmayan, rejimin korunup kollanmasını askere havale etmeyen, milletin değerlerini hor görmeyen, İslamı en büyük tehlike saymayan bir anayasa!

-Olur mu öyle bir şey canım! Hem sivillerin anayasa yaptığı nerede görülmüş?

Anayasa yapılacaksa, beklersiniz, askerler tanklarıyla tüfekleriyle bir gece ansızın gelir ve ertesi gün size gül gib bir anayasa yapıverirler.

Bir takım “karnını kaşıyan adam’lar çıkmış, sivil bir ana yasa yapacaklarını söylüyorlar.

Tövbe Tövbe!

Askerlerimiz, beyaz Türklerimiz, masonlarımız, laikçi ulusalcılarımız dururken, ‘karnını kaşıyan adamlar’ın anayasa yapması reva mı?

Olacak iş değil!

* * *

Evet bence de olacak iş değil!

Efendim,

Bu toplumun, ayrışmış, aykırılaşmış yapısıyla ve tanımlanması güç siyasi konseptiyle, kıblesiz ve dolayısıyla ilkesiz mevcudiyetiyle gerçekten, üzerinde ‘mutabakat sağlanabilir’ bir anayasa yapabileceğine bendeniz de inanmıyorum.

Çünkü ‘toplumsal sözleşmeler’ aynı zamanda ciddi bir toplumsal olgunluk ve tahammül gerektirir. Demokrasiyi, cumhuriyeti hazmetmiş, azınlıkların haklarını kullanmalarından endişe duymayan, ülkenin bütünlüğünden ve geleceğinden emin olan, daha doğrusu kendinden emin toplumlar, içinde korkular ve çekinceler bulundurmayan Anayasalar yapabilir.

Halbu ki, TC’nin ana karakteri, halkına duyduğu güvensizliktir. Bu güvensizlik, yıllar içinde toplumu yapan tüm unsurlara da sirayet etti. Ben kardeşime güvenmiyorum, kardeşim de bana. Çünkü rejim, sürekli korkular içeren ‘şizofrenik yaklaşım’ ile hepimizi ‘öteki’leştirdi.

Herkesin diğeri için ‘öteki’ olduğu bir toplumda ‘Sivil’ bir anayasa yapmak elbette ki son derece zordur. Dolayısıyla toplumsal mutabakat oluşmadan gerçek bir sivil anayasa yapmanın imkânı olmadığını söylemek abartı olmaz.

Bir düşünelim:

-Bugün niçin bir sivil anayasa yapma ihtiyacı duyuyoruz?

-Mevcut anayasanın bir takım ‘ilke ve prensip’lerinin artık sorun teşkil etmeye başlamasından!

Gördük ki mevcut yol haritamız (Anayasa, aslında devletin nasıl idare edileceğinin yol haritasıdır) bizi sahil-i selamete götürmüyor. Tırnak artık nalı tutmuyor ve bu beden bu kılıfa sığmıyor. Toplum ‘bu elbise bana dar geliyor’ dedikçe birileri “Hayır sen illa da bu kıyafeti giyeceksin” diye tutturduğu için yıllarca, sonunda bu noktaya geldik.

Şimdi böyle bir ortamda, uzun süre devam edecek bir anayasayı hangi konsensüs ile yapabilirsiniz? İşte bu yüzden diyorum ki “Evet yeni ve tam sivil bir anayasa yapmanın zemini yoktur”

Fırtınalı zamanlarda, mevcut pencerelerin bile sıkı sıkıya kapatılması gerekirken, duvarlarda yeni delikler açmaya kalkışmak, bütün bütün tehlikedir!

* * *

“-Ne yani? Anayasa yapılmasın mı?” dediğinizi duyar gibi oluyorum:

-Elbette yeni bir anayasaya ihtiyaç var. Fakat “eğer bu anayasa daha önceki dayatma yasalarından bir ‘öc alma yasası’ olursa kendimize yazık ederiz”, diyorum.

Çünkü toplumun amentüsü bozulmuş. Önce onun tamir edilmesi gerekir. Bakın bugün en temel meselelerde bile anlaşamıyoruz.

En basitinden mevcut anayasamızın ‘değişmez ve değiştirilmesi dahi teklif edilmez’ denilen maddelerini ele alalım.

1. Madde ‘Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” diyor. Bugün cumhuriyetle idare edilme nimetinin farkında olmayan yüz binlerce insan var. Çünkü ne cumhuriyetin ne de cumhuriyetin insana sağladığı nimetlerin farkında. Hala İslamiyet İle cumhuriyeti birbirinin alternatifi zanneden büyük bir kesim var. Diğer bir kesim de var ki Cumhuriyeti dine karşı bir duruş zannediyor!

İşte size ikinci madde:

“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

Şu maddedeki kavramlara bir bakın! Ne kadar karman çorman… Kaşık salatası gibi!

Mesela şu ‘laiklik’ ilkesi! Sinirime dokunuyor. Laikliğin sözlük anlamını, kitaplardaki tarifini bana hatırlatmayın. Ben bu ülkede uygulanan laikliğe bakıyorum ve diyorum ki, “Ondan çektiğimizi Yunandan bile çekmedik”

Peki, laiklik olmasaydı, şu cemaat ve cemiyetlerin birbirine neler yapabileceklerini hiç düşündünüz mü? Herhangi bir eski İslam ülkesine bakınız, anlarsınız.

Birileri de “Atatürk milliyetçiliği”nden rahatsız. Mamafih Atatürk milliyetçiliği ile ne kast edildiği de belli değil. Geçin onu, bayraktan rahatsız olanı var, dilden rahatsız olanlar var, istiklal marşından rahatsız olanı var. Var da var. Sanki mubarek Anayasa değil, “üvey anne yasası”

-Neden?

-Çünkü rejim, ısrarla, devlete adını vermiş kurucu unsur yanına alacağına, karşısında konuşlandırdı; halkı küstürdü. En azından büyük bir kısmını dışlayarak ötekileştirdi. Temel maksat, halkı İslamdan uzaklaştırmak ve Batı için bir tehlike olmaktan çıkarmaktı. Bu noktadaki çabalar o kadar tavizsiz uygulandı ki, sonunda hiçbir ‘göre’si ‘digma’sı ve ‘paradigması’ olmayan bir kalabalığa dönüştük. Bizi bu hale getireler, elbette ki her şeyi en iyi kendileri bilen siyasiler ve halaskarlardır!

Hürriyeti anlamadan meşrutiyeti, meşrutiyeti kavramadan cumhuriyeti, cumhuriyeti özümsemeden demokrasiyi, demokrasiyi algılamadan Laisizmi, laisizmi anlamadan ‘dinsizm’i dayattılar.

Vatandaş olarak bize düşen, sadece “evet!” demek oldu. Çünkü evet’in öteki yüzü dipçikti.

Öyle olmasaydı, 20 sene önce, yüzde 82 evet oyu ile yapılmış bir anayasa bugün niçin değiştiriliyor olsundu ki?

* * *

Fakat benim anlatmak istediğim tam bunlar değil.

Evet, toplum ‘Ak’ ve ‘Kara’ üzerinde bile mutabakat sağlayamıyorken, herkesin mutabık kaldığı bir anayasa yapmanın zaten mümkün olmadığını biliyorum. Fakat benim derdim başka.

“Arkasında millet iradesi bulunmayan ve ekseriyet mutabakatı olmayan yeni bir anayasa boşuna çabadır” diyorum.

Bugüne kadarki anayasalarımız hep dayatmalar ve dışardan talepler üzerine inşa edilmiş. Şimdi ise ilk defa bir hükümet, kendi iradesi ile bir anayasa inşa ediyor gibi görünüyor. Eğer gerçekten böyle ise, bu, heyecan verici! Aynı zamanda toplumun ‘rüşd’ünü de gösterir.

-Peki gerçekten öyle mi?

Bunu anlamak için hükümeti, yeni bir anayasa yapmaya zorlayan sebepleri iyi tahlil etmek gerekir.

Aksi takdirde yapılacak anayasanın kaderi, öncekilerden farksız olmaz. Her gün yeni sınırlar ve haritalar ortalıkta dolaşırken, ‘AB istiyor’ diye anayasayı değiştirmek veya yeniden inşa etmek, fırtınalı bir zamanda duvarda yeni delikler açmaya benzer.

Yani asker dayatması bir anayasadan kurtulalım derken, bütün kırmızı çizgilerimizi bize çiğnetecek bir BOP Yasası’na kendimizi mahkum etmeyelim! Çünkü böyle bir endişe var.

Evet, ilk defa sivil bir anayasanın yapılacak olması, sivil duyarlılığı taşıyan herkesi gibi beni de heyecanlandırıyor. Çünkü bu, hem öz güven hem de ‘toplumsal rüşd’ belirtisidir. Zira, daha önceki bütün anayasalar ‘askerî’dir. Sadece askeri olsa, baş göz üstüne! Aynı zamanda ‘keyfi’, ‘küfri’ ve ‘cebri’dir.

Anayasalarımızın tarihçesine bir göz atarsanız, göreceksiniz ki, Mecelle ve 1924 (o da 21 Anayasa’sının olgunlaştırılmasıdır) Anayasa’sı hariç, hiç birisi milletin gerçek ihtiyacı esas alınarak yapılmış değildir.

Çünkü, ta 1839 yılından bu yana, milletin önüne getirilen çarelerin (Hatt-ı Humayun ve fermanlar dahil) hepsi dayatmadır. 1876 Kanun-ı Esasisi’nden 1982 anayasasına varıncaya kadar.

1876 anayasası -ki bizim ilk anayasamız olması ve bazı özgürlüklerin önünü açması bakımından önemlidir- bir Jöntürk dayatmasıdır. II. Meşrutiyet de onun eseridir.

1921 Anayasa’sı tam bir ihtiyaçtan kaynaklanmıştır ve toplam 23 maddeden oluşuyordu. Bunların da dokuzu devletin şeklini şemailini anlatıyordu ama doğal ve ihtiyaçlardan doğmuş bir anayasa idi.

Nitekim, en uzun ömürlü anayasamız olan ve içinde “Türkiye cumhuriyeti’nin dini İslam’dır” yazan tek Anayasa 24 Anayasası’dır. 135 maddeden meydana gelir. Öyle fazla teferruat da içermez.

Bütün anayasalarımız içinde, asker eli değmemiş tek anayasa odur ama onu da zaten askerlerden oluşan kurucu kadro yapmıştır.

1928’de bir değişiklikle, Türk devleti, müslumanlıktan vaz geçip laik olmaya karar verdi. 1934’te de kadınlarımıza seçme ve seçilme hakkı tanındı. 1937’de ise devletin, “cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, inkılapçı ve laikçi” olduğu anayasa girdi ve “değiştirilemez” denildi. Oysa bu maddelerin kendileri birbiri ile çelişiyordu.

Sonuç olarak, 1924 anayasası öyle böyle 46 yıl yürürlükte kaldı. Bu süre içerisinde çok partili hayata geçildi, CHP, 1950’de ağır bir hezimet yaşayarak sadece 39 milletvekili meclise sokabildi ve tek parti cuntası sona erdi.

Bu durumun vebali(!), askerler tarafından, Atatürk’ün yaptığı 24 Anayasa’sına yüklendi. O yüzden Atatürk’ün harcını koyduğu Anayasa’yı kaldırıp, biz ‘daha iyisini yaparız’ diye bir Anayasa yaptılar; 1961 Anayasası!

Bu anayasa bir tarafgirlik ve kin anayasası idi. Türk halkının milli ve dini taleplerinin önünü kesmeye yönelik bir anayasa! Güya da özgürlüklerin önünü açan bir anayasa idi.

Verilen özgürlükler(!) ülkeyi yıkımın eşiğine getirince, askerler kendi yaptıkları sebebiyle terörün kucağına düşen ülkeyi, o bataklıktan çıkarmak için(!) yine darbe yaptılar. Darbeden sonra da yeni bir ‘Anayasa’ geldi. Hem de halkın yüzde 82’lik onayı ile!

1982 Anayasası için neler yazılıp çizildiğini toplamaya kalkışsanız, ömrünüz yetmez. O anayasa için her şey söylendi fakat ‘memleketin hayrına oldu’ diyen çıkmadı. Sonunda anayasayı yapanlar da yanıldıklarını dile getirdiler zaten.

İşte şimdi bakın yeniden bir anayasa yapılacak.

Geçmişte yapılan bütün anayasalar birer ‘dayatma yasası” idi. Çünkü o yasaların bir kısmı bizi ‘Batılı’ yapmaya, bir kısmı bizi ‘laik yapmaya’, bir kısmı da bu ‘fasafiso vatandaşlar’dan oluşan halkı ‘modern’ yapmaya ant içmiş kesimlerin biçimlendirdiği anayasalardı. Temel felsefeleri, -afedersiniz- bu cahil(!) milleti adam etmekti!

Tabii millet adam olmadı(!). Aksine o fasa fiso vatandaşlar, ola ola ‘karnını kaşıyan adam’lara dönüştüler. Üstelik de çoğaldılar ve zengin oldular. İşte şimdi o fasa fiso vatandaşlar ve karınlarını kaşıyanlar, kalkmışlar bir de Anayasa yapıyorlar!

Bu, birilerinin zoruna gidiyor ve “olmaz böyle bir şey!” diyorlar.

* * *

İşte sözü, bu kadar uzatmamın nedeni, benim “olmaz” demem ile onların “olmaz!” demeleri arasındaki farkı size anlatabilmekti.

Onların gerekçeleri beni bağlamıyor. “Bal gibi siviller de anayasa yapar ve yapmalı” diyorum.

Fakat teenni ile hareket etmek, sabırla tuğlaları örmek ve toplumun gerçek taleplerini göz önünde bulundurmakla mükellefiz diyorum. Türban dayatmasını kaldırmak, YÖK’ten intikam almak, askeri hizaya sokmak asla amaç olmamalı.

Tam aksine, milletin yüksek seciyesini esas alarak, onu yeniden hem kendi coğrafyasında hem dünyada söz sahibi yapacak kalitede bir yol haritasına kavuşturmak maksadıyla anayasa yapılmalı.

‘Dayatmacı’ anayasadan kurtulalım derken, ‘intikamcı’ anayasaya düşmeyelim diye…

Elbette, birileri çıkıp ‘bal gibi yaparız!” diyebilir ama, ben de diyorum ki, bal gibi olursa bile o bal bozulur. Çünkü meşru hürriyeti (yani adaletli olmayı) esas almayan ve toplumsal mutabakatı içermeyen hiçbir anayasa kucaklayıcı olmaz.

Vicdan hürriyetinin sadece ibadet özgürlüğü olduğunu sanan bir anlayış, aynı hürriyetin ‘red’ edenler için de geçerli olduğunu hazmetmedikçe ne demokrasiye, ne hürriyete, ne cumhuriyete ne de halka hizmet etmiş olur.

Bir gayrı müslimin –hatta dinsizin- en az bir Müslüman kadar her türlü hak ve hürriyetten yararlanma hakkı olduğunu hazmedeyen toplumun yapacağı anayasa kadüktür, ebterdir değişmeye mahkumdur.

Demokrasi, kişilerin ‘takiyye’ ve ‘münafıklık’ yapma ihtiyacı duymadıkları bir rejim haline gelmedikçe, yapılacak bütün ‘ana’yasalar, bir ‘baba’ tarafından ‘gebe’ bırakılmaya mahkumdur!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) - (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) – (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Eski yazılarımın veya konuşmalarımın birinde, “Beni İsrail”, beşer ‘şahs-ı manevisi’nin nefsi hükmündedir. Asla onu yok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir