Kosova Bağımsızlığı Berdel Olur mu?

Size garip gelecek ama bir gazeteci olarak şunu itiraf etmek istiyorum ki, ne zaman medyaya gereğinden fazla dalsam kafam karışıyor. Bizim medyamız, fikri hezeyanlaştırıyor. Özellikle de köşe yazarları.

Dünyanın hiçbir yerinde, bizdeki gibi her gün ahkâm kesmek zorunda olan köşe yazarları yoktur. Ve her konuyu bilmek zorunda da değiller. Ama bizimkiler illa bilecek her şeyi(!)

O yüzden, mümkün mertebe dalıp kendime lazım olanları alıp çıkarım. Bugün de öyle yaptım. Dersimiz, Kosova’nın bağımsızlığı!

Baktım, herkes eline almış bir mendil halay, çekiyor! Herkes sevindirik olmuş. Aman da aman Türkiye’ye Balkanlarda cici bir kardeş gelmiş! Meğerse bütün dünya bekliyormuş ki Kosova bağımsız olsun da hemen onu tanıyıversinler!

Len o zaman, Sırplı vahşiler, aylarca, yıllarca, o insancıkları insan yerine koymadan doğrarken nerede idiniz? Türkiye mühlik bir çaba ile Birleşmiş Milletleri zor ikna etti de Amarika ve Nato müdahale edip Avrupa’nın göbeğinde işlenen katliama bir son verdiler…

İşte şimdi, şıppadanak herkesin bağımsızlığını tanıdığı Kosava o mazlum insanların yurdu! Eniştem beni niye öptü diye merak ediyorum işte!

Bakın, karşı çakan devletler de zaten bizim gibi kuyruğunda çalı dolandıranlar…

* * *

Şimdi bana şöyle bir tarizde bulanabilirsiniz:

-Ne yani, Arnavut kardeşlerimizin bağımsızlığına sevinmedin mi?

-Ya, elbette sevindim de, kalbimde bir şüphe aklımda bir yığın sorular var!

Hani genç adam, sevdiği kızı kapıp annesinin huzuruna çıkarır ve sevinçle; “işte anne müstakbel gelinin!” der ya. Ve anne de hissetmiştir ki kız, oğlunu mutlu edemeyecek. Fakat bir şey de diyemez, sadece “ne bileyim oğlum” der ya işte bendeki durum da böyle bir şey!

Bu kadar kolay olması, ABD, İngiltere, Fransa ve İtalya’nın kafadan işe sahip çıkmaları beni işkillendiriyor. Alışkın değiliz Batılılardan iyilik görmeye. Batı bizim için hep ‘şemsi şita’ olmuş. Nasihatleri de helakimiz! (Tanzimat, Islahat Fermanı, Borç Vermeler, Duyun-ı Umumiye ve fırsat düşer düşmez de Sevr Muahedesi… vs)

Tabi Emin Pazarcı’nın yazdıklarını da yabana atmak mümkün değil. Bakın ne diyor: “(Amerika), Avrupa’nın göbeğinde, içinde ne olup bittiği belli olmayan bir üs oluşturdu. Buradan bütün Avrupa ve Balkanlar’ı kontrol etme imkanı elde etti. Yeni yönetim de ABD destekli olacağı için, önümüzdeki dönemde Kosova’ya iyiden iyiye yerleşecek. ABD, uzun süredir Kosova üzerinde Vatikan ile işbirliği yapıyor.

Zaman içinde Arnavut, Türk, Boşnak ve Goralı bütün Müslümanları Hıristiyanlaştırma hedefi güdüyor. Bu yolda ciddi başarılar da elde etti. Kosova’nın vefat eden eski Cumhurbaşkanı İbrahim Rugova’yı bile “Gizli Hıristiyan” yaptı. Bu yüzden de Rugova’nın cenaze töreninde hiçbir din adamı bulunmadı. Aynı politika Arnavutluk’ta da uygulanıyor. Kosova durup dururken “bağımsız” olmadı. ABD öyle istedi!”

Bence de bu işin içinde çokça hesaplar var…

Bu açıdan bize, özellikle de dini cemaatlere çok büyük görev düşüyor… Bugüne kadar yapılan desteklere yenileri eklenmeli ve daha şuurlu bir şekilde Kosovalı kardeşlerimize yardım etmeli. Türkiye ve Türk halkı, istiklal şairini çıkarmış şu topraklara karşı tarihin kendisine yüklediği görevi yapmak zorundadır.

Cemaatler kolları sıvamalı. Vatikan’ın ve ABD’nin ekeceği misyonerlik tohumlarının yeşermesine fırsat verilmemeli… Aksi takdirde bu kerede batının yüreğimize saplayacağı hançer olur Kosova!

* * *

Ben Kosova’yı çok az gazeteciye nasip olacak şekilde iki kere ziyaret ettim. Ön cephedeki üniversitelerin ve camilerin inşasının yanı sıra, arka sokaklardaki medrese ve mekteplerin boy attığı hummalı faaliyetlerin içine girdim. O işlerin harcına su, çorbasına tuz olduk karınca kararınca.

Ağır bir Tito döneminin komünist baskısı altında ezilmiş de olsa varlığını korumuş ama faşist Sırp saldırıları ve katliamları sonucu örselenmiş ruhların yeniden filiz sürdüğüne tanıklık ettim! Sevincimden defalarca ağladım. Pirizren’de, Piriştine’de masum çocukların yeniden İslam ile buluşmaları ve Kur’anı öğrenmelerinin sevincini yaşadım…

Murat Hudavendigar türbesinde cemaatle bir öğle namazı kılmıştık da sevinç göz yaşlarımız sel olmuştu…

Piriştine’de şehre hakim noktada yer alan Sinan Paşa Camii’nin ön revak kısmı, ikinci dünya savaşı sırasında Alman topçular tarafından keyfi bombalanmış, yıkık vaziyette duruyordu. Camiyi üstten abluka altına almış büyük bir manastır var. Salib’in yeniden bu topraklarda hâkim duruma geçtiğini sembolize eder vaziyette adeta. Sarybosna’nın en yüksek tepesindeki hac gibi o da hâkim tepeyi tutmuş!

Bulgaristan Filibe’deki Cuma Camii’nden sonra, Balkanlarda kıldığım ve en çok içime dokunan namazı, Sinan Paşa camiinde kılmıştım. Bir ikindi namazıydı. Dakikalarca ağladım.

Secdeden başımı kaldırırken adeta milyonlarca baş benimle birlikte kalkmıştı. Evlad-ı fatihanın hala orada yaşamakta olan derin hatıraları ve hala orada dimdik duran ölümsüz ruhlarıyla kucaklaşırken kendimi koyvermiştim.

Bu kayıp yurtlara yeniden kavuşmanın, Mehmet Akifin ceddi ile aynı safta yer tutmanın hüznü ve sevinciyle vardığım her secdede, yüreğimdeki umman kaynıyor ve kendimi tutabilecek mecal bulamıyordum. Benim bu halim, önce benimle birlikte oraya gelmiş Türk misafirleri sardı, sonra bütün cemaati… Zaten herkes az bir dokunma ile ağlayacak durumdaydı.

Çünkü cami de cemaat de o dönemde hala garip ve yalnızlık içindeydi. Özellikle Sinan Paşa Camii.

Beraber bulunduğumuz arkadaşların bir kısmı meccanen cami ve medreselerle ilgili envanter çıkarıyordu. Nerenin neye ihtiyacı var, tespit edildi. Sanırım bütün o tespitler sonradan ilgili yerlere ulaştırıldı ki, Türkiye hem Pirizren’deki tekke ve zaviyelerin hem Priştine’deki Fatih ve Sinan Paşa camiinin restorasyonu için harekete geçti.

Sanırım camilerin restorasyonu için izin de alındı. Ama artık oradaki eserlerimizi ihya etmek için izin almaya gerek olmayacak! Tabii eğer, yeni hamiler müsaade ederlerse!

Fakat işte tam da endişe ettiğim, içinde burkulmalara neden olan konu burası!

Resmi ağızlarca doğrulanamayacak bir rivayet dolaşıyordu oralarda o zaman. Güya Suudi Arabistan yardım yapıyordu ama Osmanlı eserlerinin ihyasını istemiyordu. Yeni ve Arap stilinde eserler inşa edilmesi için çabalıyordu.

Mamafih bu pek dert edilecek bir şey değil. Neticede Arabistan’ın da kaygısı İslamdır. Ama gönül istiyor ki Türkiye ve Türk halkı bu işin içinde olsun. Ata yadigarı eserlerinin himayesini başkalarına bırakmasın ve yanlarına yeni eserler oturtsun. Çünkü gittiğiniz yere medeniyetinizin eserlerin de götürmemişseniz. Oralar sizin değildir.

İşte benim endişem, değil bu yeni eserlerin yanına yeni İslami eserler koymak, belki de mevcutlara bile zaman içinde kilit vurulabilir.

Biz de öyle yapmadık mı? Bağımsızlımızı kabul etsinler diye bir yığın yazılı olmayan muahedeler yapmadık mı? Ayasofya’ya kilit vurmadık mı? Batı’nın saklı rüyasıdır bu çünkü. Balkanları ve Küçük Asyayı Müslümanlardan temizlemez! Eğer öyle bir telaşınız yoksa 750 yıl devam etmiş dünyanın tanıdığı en centilmen medeniyet olan Endülüs devletini düşünün. Onlardan Gırnata’daki El-Hamra sarayından başka bir eser hatırlıyor musunuz? Emin olabilirsiniz ki aynı şuuraltı şizofrenisi Balkanlar için de geçerlidir.

Evet korkuyorum. Batılıların desteğini almak için acaba onlar da bizim gibi gizli taahhütlerde bulundular mı? Biz, bu topraklardaki varlığımızın en sağlam kanıtı olan Ayasofya’yı güya bağımsızlığımızı kabul etmeleri karşılığında kapatmadık mı? Mesela Mehmet Fatih camii, bir fetih camiidir, bir semboldür. Onu müzeye çevirirler mi acaba diye telaş ediyorum.

Evet şimdi bağımsızlık şarkıları söylüyorlar biliyorum. Sevinmeliyim, biliyorum.

Ama yüreğimde bir telaş var, nedendir bilemiyorum, yüreğimde aha şurada bir korku ve bir hüzün var. Sanki onları kaybediyoruz.

Endülüs’e veda eder gibi, Balkanları Vatikan’ın insafına bırakır gibi bir telaş!

İnşallah yanılıyorum.

* * *

Kosova, Sırp milliyetçiliğinin Ergenekon’udur. Sırp milletinin anayurdudur.

1389 yılında bu ovada gerçekleşen ve ilk defa bir meydan savaşında bir padişahımızı şehid vermemize neden olan Sırpsındığı Savaşı, gerçekten de Sırpların sindirildiği ve tam 525 yıl boyunca seslerinin çıkmadığı bir savaş oldu.

Miloş Obiliç, yaralılar arasında bir askerdi. Padişahla konuşmak istedi. Müsaade ettiler ve yanaşır yanaşmaz koynunda sakladığı hançeri çıkarıp padişaha saplamıştı.

İşte Sırpların en büyük kahramanı bu Obiliç’tir. Merhamete ihanetle karşılık vermek galiba Sırpların tabiatında var!

Sırplar bu Obiliç için, savaşın geçtiği ovanın hakim tepesine muhteşem bir anıt dikmişler. Sırp milliyetçiliğinin nişanesi sayılan anıtın üstünde şu sözler yazılıdır (herhalde tez zamanda o anıtı kaldırırlar):

“Her kim ki Sırp ve Sırp kökenlidir/ve Kosova Ovası’nda Türklerle savaşmaya gelmez/Onun ne erkek, ne dişi zürriyeti olmasın/Onun hasadı olmasın!”

İşte şimdi bu topraklarda, bağımsız bir devlet vücut buluyor. Bayrağında, 6 yıldız var. Her biri bir kavmi temsil ediyor. (Hamisi ise Amerika ve Vatikan!)

Ortodoks Sırpların “benim anayurdum” dediği bu topraklar üzerinde Neocon ve Katoliklerin desteklediği bir Müslüman devlet kuruluyor. En azından hâkim unsuru Müslümanlardan oluşan bir devlet!

30 yılı aşkındır, Kıbrıs’ta bize kan kusturan ve KKTC’yi tanımamak için bin dereden su getirenler, ne oldu da Kosova’nın bağımsızlığı için adeta birbiriyle yarışıyorlar…

Tarihi Ortodoks işbirliği çerçevesinde hiçbir zaman Yunanlıların aleyhine olacak bir karara yanaşmayan Rusya, ilk defa Avrupa’yı iki yüzlülükle suçladı ve “madem Kosova’ya bağımsızlık veriyorsunuz, öyleyse KKTC’yi de tanıyın” diyerek dünyanın ezberini bozmaya çalıştı.

İşte Kosova, böyle derin kaygılar ve çatışmaların merkezinde gözlerini bağımsızlığa açıyor. Türkiye’de doğal olarak destekledi.

Kosov’da, ellerde Kosova ve Amerikan bayraklarının birlikte sallandığı coşkulu sevinç gösterileri devam ederken Sırbistan Başbakanı da şöyle sesleniyordu:

“Avrupalı yandaşlarıyla birlikte bu şiddetin sorumlusu ABD Başkanı, Sırp tarihine kara harflerle yazılacaktır. 17 Şubat’ta, NATO’nun kontrolündeki Kosova’nın kukla devleti, Sırbistan toprakları üzerinde yasadışı biçimde ilan edildi. Bu bir şiddet eylemidir”

Evet Kosova bize çok pahalıya patlamış bir bölgedir. O toprakları aldık ama Murat Hudavendigar gibi eşine az rastlanır cengâver bir sultanı bedel vererek!

O bağrımıza bir hançer olarak sokuldu. Batıda Arnavut kardeşlerimizin bağımsızlığına sevinirken, boş bulunup doğudan gelecek bir sadme ile böğrümüze başka hançerler yemeyelim!

Bizim de onaylayıp desteklediğimiz şu bağımsızlık hareketinin faturası, yine bu millete ödetilmese bari? Berdel bizim kültürümüzde var malum!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) - (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) – (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Eski yazılarımın veya konuşmalarımın birinde, “Beni İsrail”, beşer ‘şahs-ı manevisi’nin nefsi hükmündedir. Asla onu yok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir