Kürtlerden Özür Dilersek Ne Olur?

Kürt meselesi  “ben haklıyım, sen haksızsın” tartışmalarıyla geçiştirilebilecek boyutu aştı. Çünkü iş giderek, siyasi körlükten umumi bir musibete doğru gidiyor.

Bu milletin unsurları daha çok uzaklaşmadan, kalplerimize damlayan acı ve nefret bizi makul davranma çizgisinden çıkarmadan, acilen bir çözüm bulmalıyız. Kim haklıydı, kim haksızdı, kavgayı ne veya kim başlattı artık bunun bir anlamı yok.

Orada bir kavga var ve ölenler bu toprakların çocukları! 6 asker şehit olduktan sonra 20 PKK’lı öldürülse yürekler soğumuyor. Aksine, 6 anneden sonra 20 annenin daha yüreğine yangın düşüyor. Öfkeler, kabarıyor, iş kan davasına dönüşüyor!

Türkiye bu utançla daha fazla yaşayamaz. Tarihte bunun sayısız örnekleri var. Osmanlı çoğu isyanı bastırırken âlicenap bir baba gibi davranmayı da bilmiş. Biz de pekâlâ bunu yapabiliriz.

Şu anda önümüzde üç seçenek var:

Bir; Boş laftan başka bir şey üretmeyen politikacıların, milletin manevi değerlerine tavır almaktan başka marifeti kalmamış bir kısım askerlerin, hiçbir ahlaki kaygı taşımayan, hiçbir sorumluluk üstlenmeyen, isabetli fikir üretmekten mahrum, derinliksiz, eyyamcı; günü birlik kavga ve dedikodularla yazarlık yaptığını sanan aymazlarımızın keyfine uyup iki Müslüman halkın birbirini kırmasını seyredeceğiz.

İki; her gün o bölgeden gelecek yeni şehit cenazeleriyle yürekler o kadar kabaracak ki sonunda, aklıselim sahibi olanlar da zıvanadan çıkıp taraf olacak. Hidrojenin oksijeni yakması gibi hava tutuşacak. Allah muhafaza ülke cehenneme dönecek. Ne ona ne buna yarayacak!

Annelerin âhı arşı sallayacak. Çünkü mazlumen secdeye varacak o başlar ve o yangınlı yüreklerin niyazını Rahmet-i ilahi boş çevirmez. O zaman da Allah kendisini ıslah etmesini bilmeyen her kavme yaptığı gibi üzerimize ‘mütegallibe’ merhametsiz güçler gönderir. Tıpkı Irak’ta olduğu gibi Amerika gelir Türk jetlerine 36. boylamın doğusuna geçmeyi yasaklar, Vana kadar olan kısmı Ermenilere, gerisini de Kürtlere verir. Biz de kös kös seyrederiz.

Yahut çekip gider de on yıllar sürecek iç kargaşalarla birbirimizi tüketiriz. İşte o zaman (Allah muhafaza) ülke bölünür. Burunlarından kıl aldırmayanlar da en fazla Sırbistan gibi tepinip dururlar.

Üçüncüsü; her iki taraf ve özellikle Türkiye Cumhuriyetini idare ettiklerini var sayanlar, ‘biz teröristle muhatap olmayız’ veya ‘DTP de PKK’yı kanısın arkadaş’ vs gibi söylemleri bir yana bırakıp çözüm üretmek için el uzatırlar.

Artık herkes biliyor ki, PKK çıkmasaydı, bir çözüm üretmek kimsenin aklına gelmeyecekti. Demek ki Kürtlerin PKK’dan vaz geçmesini beklemek doğru değil. Çünkü ancak onun sayesinde TC Kürtleri fark etti. Demek ki, PKK amacına ulaşmış!

Halkına karşı kibirli olmayı huy edinmiş TC’yi, çözüm arama noktasına getirmiş olması gerçekten bir başarı! Zaten terörle de ancak bu kadar olur.

Bundan ötesi maksadı aşar. Öyleyse hemen aklıselim devreye girmeli. Girmezse hepimiz helak oluruz. PKK da tabi. Çünkü bu noktaya gelmede hepimizin kusuru var!

Artık kabul etmeliyiz ki o dağları bombalamak bir çözüm değil. 10 şehide karşı 100 teröristi öldürmek de yarayı sarmıyor, derinleştiriyor! Çünkü o teröristin annesi oğlunu terörist bilmiyor ki! İş bu noktaya gelmiş.

Ulusal, üniter bir devlet kuracağız diye yıllarca Kürt’ü yok saydık. Kimliğini aldık, yerine bir şey veremedik. Adını değiştirdik; eskisini silemedik. Şeyhini, ağasını öldürdük, daha vicdansız olan terör ağalarını onlara musallat ettirdik. Yani yapamadık işte! Asimile edemedik!

Şimdi, on yıl önceye göre ağır sayılacak ‘tavizler’(!) veriyoruz da oralı olmuyorlar! Mesele, hızla musibet-i amme olma yolunda. Bir umumi belaya doğru gidiyor. Malum umumi belalar ekseriyetin hatasından terettüp eder.

Fakat unutmamak lazım ki musibet; cinayetin neticesi mükâfatın mukaddimesidir. Biz de şu musibeti, gelecek saadetimizin; barış ve huzurun mukaddimesi yapabiliriz. Bunun için Kur’an’ın adalet-i mahza olan prensibine uysak yeter. O da şudur:

“Bir masumun hayatı ve kanı, hatta bütün insanlık için bile olsa heder edilemez!”. TC kendi kutsiyetinden vazgeçecek; vatandaşının hayatını kutsi bilecek!

Kudret nazarında bir insan ile bir insanlık eşit olduğu gibi, adalet nazarında da bir insanla tüm insanlık eşittir. Kişi kendisi, kendiliğinden hakkından feragat eder o başka!

Bizler ve özellikle de kendilerini bu memleketin gerçek sahibi zannedenler şu hale razı mıdırlar? Yahut bu ülkenin bir yanının birilerinin marifetiyle zorla alınıp birilerine verilmesine razı olacaklar mı ki?

(Biz güçlüyüz, biz ezeriz, biz ederiz, biz yedi düvele meydan okuduk vs gibi gazellere karnım tok. Gücünüz var idiyse, koca imparatorluğu dağıttırmasaydınız da 13 milyon kare bir alandan 790 bin kilometrelik bir tarlaya mecbur kalmasaydınız. Gücünüz var idiyse Çekiç gücü oraya koymasaydınız. Kuzey Irak’taki otonomiye mani olsaydınız!…)

Âkil olan olmaz.

***

Bakın şimdilerde Türkiye, I. Dünya Savaşı sırasında bizi arkadan vuran, ihanet eden, 600 yıldır birlikte yaşadığı köylüsünü şehirlisini katleden, kadınlarımızın karınlarını deşip karnındaki çocuk üzerine bahse giren Ermenileri affetmeyi, onlardan özür dilemeyi kendilerine yedirebilen aydınlarımız acaba Kürtlerden de özür dileyebilirler mi?

Elbette yüreklerinizdeki yangını duyuyorum. “Neden hep biz özür diliyoruz” dediğinizi de duyuyorum. Haklısınız ama siz de bana hak verin. Bu memleket bizim. Çareyi biz üreteceğiz. Çünkü parçalanacak olan benim yavrum, bizim yavrumuz!

Sizi bir kıssa hatırlatayım. Hz. Davud’a iki annenin hak iddia ettiği bir çocuk davası getirilir. Hz. Davud, meseleyi çözemez. Hz. Süleyman bıyığı yeni terlemiş bir genç. Cenab-ı Hakk’ın ilhamıyla babasına der ki “müsaade et ben çözeyim”.

Davud (as) ‘buyur oğlum’ der. Süleyman (as) büyük bir balta ve uzunca bir kütük ister. Getirirler. Süleyman (as) çocuğu kütüğe yatırır. Baltayı eline alır ve der ki “Madem anlaşamıyorsunuz, ben de çocuğu aranızda pay edeceğim”. Süleyman(as)’nın kararlı olduğunu gören kadınlardan biri feryat eder: “Ben yalan söyledim. Çocuk benim değil, ben davadan çekiliyorum!”

Hz. Süleyman babasına döner ve “Baba çocuk bu kadının. Gerçek anne odur!” der. Çünkü ancak gerçek anne, çocuğu için hakkından vazgeçer, yeter ki yaşasın diye!

Benim de feryadım o ananenin feryadı! Belki bu ülkeyi parçalamaktan alıkoyarız diye. Büyük ülkeler, büyük fedakârlıklar üzerine bina edilmiş ve sürdürülmüştür…

Evet, realite bu! Türkiye ya bu sıkıntılarından kurtulup ileri atılacak, ya parçalanacak veya en iyimser haliyle bir yandan gaza bir yandan frenine basılan araba gibi kendi etrafında daireler çizmeye devam edecek.

Hiçbir şeye yaramayan, tarihinin hiçbir döneminde de ‘ulusalcılık’ gibi bir musibete yakalanmayan Türk milletinin başına bu belayı saran Batı’dır. İçimize bu Frenk illetini atarak gücümüzü kırdılar.

Anadolu topraklarında yaşayan insanlara umum manada Türk denmiş. Peki Anadolu halkının kaçta kaç saf  Türk! Belki yüzde 30. Geri kalanı Türkleşmiş unsurlar. Biz Kürt meselesini çözemez ve şu ‘ulusalcılık’ illetini tedavi etmezsek, ister istemez, bu bulaşıcı taun diğer küçük akvamın bünyesini de iltihaplandırır.

Demek ki en evvel, Türk milletinin bu gereksiz gururu bir yana bırakması gerekiyor. Bediuzzaman, Hutbe-i Şamiye’de Arapları ve Türkleri ümmetin ‘ağabeyleri’ olarak niteler ve onları, ‘müşfik’ olmaya çağırıyor.

Madem ki, bu vazife bizim, biz şefkat göstereceğiz. Yoksa bu öfke, bu hodgamlık, bu bencillik iki tarafı da heder edecek. Türk ‘tarihin’den geçmişinin haşmetinden gururlanıp taviz vermeye yanaşmazsa, Kürt seciyesinden taviz verip sulha yanaşmazsa her ikisinin de sonu gelir.

Niye olsun?

Bu dünya herkese terakki ve refah sunarken neden biz birbirimizi yemeye devam edelim.

Hem çözüm yollarını da ancak biz üretebiliriz. Daha yüz yıl önceye kadar, 72 kavmi bir arada ve sükûn içinde tutan biz değil miydik?

Evet çözümü ancak biz bulabiliriz? Çünkü o çözümler, bugün çoğumuzun okuyamadığı tozlu raflarımızdaki kitaplarda saklı. Tarihi boyunca kargaşadan kurtulamamış Irak’ı ve hiç huzur bulamamış Lübnan’ı her şeye rağmen asırlarca huzur ve güven içinde tutmuş Osmanlılardır.

Osmanlı da Türktü ama Türkçü değildi, ulusalcı hiç değildi. Onun Türk devleti olmadığını kim söyleyebilir. Olsa olsa bir takım ırkçı kafatasçı bağnazlar olabilir ki onların da bu behrede esamisi olmaz…

Elbette ki onun da bir milliyeti vardı. Ama fertler arasındaki bağın adı ‘İslam milliyeti’ idi. O bağları çözüp, yerine kan ve dil bağını getirip bizi böyle zaafa uğratanlar utansın!

***

Evet, şimdi kucaklaşma zamanıdır. Elbette ki ‘ha deyince’ olmaz. Şu kadar kan dökülmüş. Bu kadar can ve bu kadar gözyaşından sonra şehit anasına ‘bir bardak su iç!” deyemeyiz. O yürekleri de soğutmamız lazım.

Ya kanı kanla yıkamaya devam edeceğiz, ya da “yüreklerimizin yağını eritip” (Teğabun,16), ‘işlerin en çetini olan’ öfkemizi yenerek kardeşimize ‘kanlımız da olsa’ el uzatacağız. Yapmazsak, Ali İmran suresinin 186. ayetinde geçtiği gibi malımız, canımızla sınava sokulacak ve sonunda da ‘Ehli Kitap’ (belki Amerika) veya müşriklerden  (belki de AB’ın) şamar yiyeceğiz!

O şamarı yememenin çaresi de ayetin sonunda: ‘Allah’tan korkmak ve böylece zoru başarmak’. O da dostluk ve kardeşliktir.

Nasıl bir çare bulunur, nasıl bir isim konulur bilmem ama ‘islam milliyeti’ni çatı yapmaktan başka çaremiz yok! Biz yüreğimizin yağını eritip şefkatle meseleye yaklaşacağız. Bu şefkat PKK’lıları da sarmalı.

İşte bir adam, Adana’da ailesinden 8 kişiyi hunharca doğradı. Siz ona ne yapabileceksiniz ki, hapishanenizde beslemekten başka?

Geçelim. APO’ya ne yapabildiniz ki?

Öyleyse ‘dostluk’ kurmaktan, kardeşimizle barışmaktan başka çaremiz yok!

Ermenilerden özür dilemek nefsimize ağır gelmiyorsa, kötü idaremizle kendimizden küstürdüğümüz Kürtlerimizden özür dilemek neden ağır gelsin?

Ben milletin selametindeyim. Bana hiçbir faydası olmayan o menhus gururu Türk milletinin ebedi saadeti ve şanlı istikbali ile takas ediyorum…

Yaşasın İslam kardeşliği!

Ve aferin o Kürde ki, Türk’e nefret duyan kardeşini ıslah etmeden ondan vazgeçmez! Ve yazıklar olsun o Türk’e ki yavrusu için ağlayan Kürt kadınının acısını içinde duymaz!

*** *** ***

Bu yazı “04.Haziran.2009 12:51:32” tarihinde gasteci.com’da “KÜRT HALKI’NDAN ÖZÜR DİLEMEK…” başlığında yayınlanmıştır.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) - (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) – (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Eski yazılarımın veya konuşmalarımın birinde, “Beni İsrail”, beşer ‘şahs-ı manevisi’nin nefsi hükmündedir. Asla onu yok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir