Mart ve Kapı…

Tarihin tarihi, bize gösteriyor ki, insanlığın yükseliş ve düşüşü çoğunlukla mahallî vakalar olarak gerçekleşmiş.

Dünyanın bir coğrafyası, çağına göre insanlığın yakalayabildiği en üst imkan ve refahı kullanırken, aynı zamanda bir başka coğrafyada insanlar, en ilkel çağları imkanlarıyla hayatlarını sürdürmüşlerdir. İlke defa bu çağda, insanlık topyekün olarak insanlığın ürettiği teknolojiden istifade edebilir konuma yükseldi.

Bunda da en büyük Avrupa’nındır. Aydınlanma çağı ile başlayan ve giderek bütün insanlığı saran bilgi ve aydınlanma, başta hayat, din ve insanın yeniden sorgulanmasına yol açtı. Bu sorgulama neticesinde insanlığın büyük bir kısmı eski inanışları terk etti. Doğrular yanlışlandı, yanlışlar doğrulandı.

Sonunda insan bilgi, hürriyet ve vicdanın en kıymetli cevherler olduğunu öğrendi. Hürriyet ve vicdanın keşfi ise, araştırmayı; gerçeğin ne olduğunu araştırmayı gündeme getirdi. Bu gün insan aklının önünde duran en büyük soru ve meşgale alanı artık şu:

Gerçek hangisi!

* * *

Vicdanı uyanmış, aydınlanmış hür bir birey için dinin de imanın da hayatın da bilginin de bir tek ölçüsü var! Gerçek!

Günlerin sonunda insanlığın, tek din, iki ümmet ve bir millet olacağı, bazı haber rivayetlerinde haber verildiği gibi kurtla kuzunun birlikte yayılacağı o “İslam çağı” böyle bir vicdan ve aklın eseri olacaktır.

Bilindiği gibi Avrupa, ortaçağın karanlığını bilgi ile aydınlattı. Haçlı seferleri ile Doğu’da keşfettiği bilgi ve bilgelik tohumunu alıp kendi bahçesine dikti. Ve onu ceht gayret ve hakikati araştırma suyu ile besledi. Ne yazık ki o fideyi büyütmek için, milyonlarca müstemleke mazlumlarının eti, kanı ve gözyaşı ile karıştırılmış domuz gübresi kullandı…

O yüzden o çekirdekten iki dal ve iki tür meyve çıktı. Bir dal, nefsin isyan damarından beslenip inkar-ı uluhiyet meyveleri yetiştirdi (Materyalizm, komünizm, sosyalizm, kapitalizm…)

Diğer dal; aklın ve vicdanın semereleri olan hürriyet, hakikat, hayat hakkı ve insanın kendi yönetim tarzını kendi belirleme hakkı (cumhuriyet, demokrasi… tabi gerçek anlamlarıyla) haline dönüştü.

Artık insan vicdanı biliyor ki kanun, hakkın hizmetinde olmadıkça zulüm olur. İnsan fıtratına uygun olmayan haller ve yaklaşımlar, beşerin sillesiyle tardediliyor.

Ve yine hadiseler gösterdi ki, beşer dinsiz olamıyor.

Madem ki gelecekte, vicdan-ı akli, hakikat aşkı daha da hakim duruma geçecek öyleyse, gelecekte ancak, her hükmünü akla ispat ettirmiş bir din, halkların makbulü olabilir. Bu kabiliyete sahip din de, bütün temiz vicdanların tasdik ve teslim ettiği gibi İslam’dır.

Batı medeniyeti, bir takım insani değerlere revaç kazandırdığı ve -teoride de olsa- insan onurunu yücelttiği için sonunda hakikati bulması mukadderdir. Çünkü insan fıtratı mükerremdir, hakkı arar. Bazen eline batıl geçer ve onu hak zannederek koynunda saklar.

Batıdaki ‘tanrı tanımaz pozitivist anlayış’ da böyle hak zannedilen bir batıldır! Batının yüksek zekâları bunu fark etmeye başladılar… Sonunda Batı şu noktaya geldi gelecek: ya elindekinin, ‘batıl’ olduğunu kavrayarak kendisi hakkı arayıp bulacak. Veya bu kör inat sonucunda medeniyeti “ ikkişaa” uğrayarak ‘İslam’a inkilap edecek.

Tabii İslam’dan kastım, ‘vahyin ışığında büyüyüp serpilmiş tevhid hakikati’dir. Yoksa yaşamakta olduğumuz ‘hal’i kast etmiyorum… İşte bu sırra binaendir ki, Peygamberimiz, “İsa gelecek, İslam iktida edecek” buyurmuş.

Bu rivayetler biraz teşbih ve temsil içerdiği için, kendi içimizdeki bir tevil ile bu hadisi “Hrıstiyanlığın kendi içinde bir saflaşma yaşayıp tevhid inancını benimseyeceği” şeklinde anlayabiliriz. Ve sanırım aynı gerekçe ile Said Nursi, 1900’lerin başında, kendisine sorulan “Osmanlı hakkında ne düşünüyorsunuz, Avrupa hakkında ne düşünüyorsunuz” şeklindeki soruya “Osmanlı hamile. Çok yakında doğuracak ve ‘veledi’ Avrupalıdır. Daha sonra Avrupa doğuracak; evladı müslümandır” cevabını verir…

“Nasraniyet, ya intifa (sönme) veya ıstıfa (arınma) edip İslamiyete karşı terk-i silah edecek. Nasraniyet birkaç defa yırtıldı, Protestanlığa gelid. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmaya hazırlanıyor. Ya sönecek veya Nasraniyetin hakikatini içinde barındıran islama teslim olacak…” sözü de onundur. (Hutbe-i Şamiye,43)

Madem ki, haber verilmiş, olacak. Medeniyet’in güzelliklerinin İslam hesabına geçtiği zamanlar gelecek. Zaman da kalmadı nitekim. Hatta o zamanların gölgesi başımızı okşamaya başladı bile. Ben de bu yüzden, “Artık bahar mevsimidir. Mart ayına girdik, kış, kapıdan baktırmasa da Mart bahardandır”deyip duruyorum.

Evet, biz Müslümanların kabiliyetsizliğine, insanlarımızın tahammülsüzlüğüne, içimizdeki fitne fücura ve hatta cehaletimize rağmen, ümit ediyorum ki, bahar gelecek ve o baharda bizim çiçeklerimiz açacak.

Çünkü bu millet, 1877’den 1922 yılına kadar ve hepsi de İslâm’ın savunulması hesabına geçen sayısız savaşlar yaptı ve bu savaşlarda 13 milyon kayıp ve şehid verdi. O canların her biri, kışta toprağa düşen tohumlar oldular ki, baharımızda açılıp bize hayat versinler.

Sadece o tohumlar bile, baharı ümitli beklememiz için yeter. Halbuki daha bir çok saik ve sebep var ki, artık medeniyetin sahipliği Doğuya yani İslam’a geçsin…

Elbette karıncayı ‘emir’siz, arıyı ‘bey’siz bırakmayan ezeli Kudret, insanı da rehbersiz bırakmayacaktı. Bırakmadı ve ardışık peygamberler gönderdi. Bugün de beşerin öyle bir öndere ihtiyacı var ve o da gelecektir. Belki de aramızdadır. Biz gönüllerimizi ve yurtlarımızı onun gelişine hazır tutmakla mükellefiz. Yeter ki,‘bağnaz kureyşli’ler gibi kör inatçılığımızla onu bezdirip yaban ellerdeki ‘medine’lere mahkum etmeyelim.

* * *

İşte Mart ve Kapı başlığını bu yüzden seçtim.

Biz baharı bekliyoruz, ‘bahar geldi’ diyoruz ama şartlara bakıyoruz ki, kış daha da şiddetleniyor.

Toplum kamplara ayrılmış. Kimse kimsenin ne demek istediği anlamak niyetinde değil. İnsanlar basmakalıp cümleler ve sembollerle konuşuyorlar. Kimsenin kimseyi izanla dinleme feraseti yok.

Dindarımız dünyaya ve dünya nimetlerine dalıp gitmiş (Buradaki kastım tabii ki, hayat hırsı ve yaşam tutkusudur). Sanki önlerinde cennet yokmuş gibi hırsla hayatın zînetlerine sarılmışlar. Hiç ölmeyecek gibi hayata sarılmışız.(Bari insanlığa medar bir şeyler üretebilsek)

Dini değerler ve kavramlar sembollere indirgenmiş. Ramazan eğlence mevsimine dönüştürülmüş. Din dahil, imamlık, vaizlik, şeyhlik, cemiyetçilik, cemaatçilik… her şey meslek olmuş. Tekbir ve tevhid dahil bütün dini kavramlar ticaret metaı olmuş. Mukaddes manaların içi boşaltılarak, (zemzem kola, merve tekstil, safa turizm… vs) dünyalık geçim materyallerine dönüştürülmüş. Müslüman, bile bile en küçük bir dünyevi nimeti kaçırmamak için en a’la uhrevi nimet ve ibadeti erteleyebiliyor veya terk edebiliyor.

Evet, dini seviyoruz, fakat onu dünyadaki huzurumuza payanda olsun diye seviyoruz. Evet dini seviyoruz, ibadet ediyoruz, hatta sadaka veriyoruz, ta ki dünyevi geçimliğimiz düzgün olsun, işlerimiz rast gitsin, dünyalığımız artsın, dolarlarımız çoğalsın…

İman, artık ‘hubb’ul-vatan’ı içermiyor. (Vatan Sevgisi imandandır. Hadis) Cemaat cemaat bölünmüşüz ve herkes de kendi bulunduğu yerin merkez olduğunu zannediyor…

Evet işte bütün bunlar var ve ben de biliyorum. Çünkü ben de sizden farklı değilim. Ve biliyorum ki, bugüne kadar çare olsunlar diye seçtiklerimiz, geldikten sonra aczlerini izhar ettiler, ediyorlar. Din, millet, vatan ve ‘İslam’ın şeairi’ adına risk alamıyorlar…

* * *

Bunların hepsi gerçek! Bütün bunlara rağmen diyorum ki, bunların hiç birisi sizi yıldırmasın. Ümidinizi kesmeyin. İlahi iradenin açığa çıkması için yürekli bir şekilde “Ben İbrahim’in ateşine su taşıyan karıncayım, öyle de kalmaya kakarlıyım” deseniz, yeter. Emin olabilirsiniz ki, bahar geldiğinde, her tohum, kendi hakikatinden başka çiçek açmaz. O çekirdek, şu kadar zamandır “hafa” toprağında kaldı diye karakteri, değişmez. Çürüyen çürüdü. Kalanlar, kendi asli karakterleri ile neşvu nema ederler. Tavuğun altına konmuş kartal yumurtasından ancak kartal çıkar. Yılma!

Varsın ‘Mart’, bizi, kapıdan baktırmamak için şiddetini arttırdıkça arttırsın.

Hadiseler zihninizi karıştırmasın. Geçti artık. Çünkü bahar hükmünü koydu ve kış gün sayıyor. “Ve sebbit akdâmena” vaktidir… AB’cilik, Laikçilik, PKK, tefrika, Amerika…. herkes kendince plan yapıp dursun. Allah ‘hayrul makirin’dir…

Evet, Mart kazma kürek yaktırsa da, hatta kapıdan hiç baktırmasa da BAHAR geldi. Artık gün be gün adım be adım onun kokusunu, meltemlerin alacağız! Şarktan ‘Çoban Yıldızı’nın yükselmesi mevsimidir… Ha doğdu ha doğacak…

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) - (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) – (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Eski yazılarımın veya konuşmalarımın birinde, “Beni İsrail”, beşer ‘şahs-ı manevisi’nin nefsi hükmündedir. Asla onu yok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir