Mehmet Ali Bulut: Elfabe nazari bir ilimdir

Mehmet Ali Bulut ile gerçekleştirdiğimiz mülakatın üçüncü bölümünde üstadın ‘nazari bir ilim’ şeklinde tavsif ettiği Elfabe ve rüyalar ile Doğu ve Batı medeniyetinin mevcut durumunu teşrih masasına yatırıyoruz.

Mehmet Ali Bulut, Rahime Bulut

Elfabe nedir? Elfabe ile elimizin yapısı ve çizgilerinin bizlere açtığı, çok derin anlamlara, bilgilere götüren bir kapıya işaret ediyorsunuz. Böylesi sırlı ilim kaynaklarına nasıl ulaştınız?

Elfabe, ‘el’ kitabında yazılı manaların dilini çözmeye çalışan, Âlem Kitabı’nın en girift ve en zor sayfası olan ‘insan’ı, üzerindeki hatlar, nakışlar ve nişanlarla okuma çabasıdır. Bu kadim bir bilgidir. Eskiler hayli istifade etmişler. İnsanın zekâsının laboratuvar düzeyinde incelenemediği dönemlerde bu hizmeti yapmış bir nazari ilimdir. Matematik gibi, postulaları da var, kuralları da! Ama herkesin kendi okuma tarzı da var.

Bu konuda medeniyetimizde hangi eserler üretilmiş?

İslam dünyasında bu konuda ilk eser yazan İmam Şafiî hazretleridir.  Sonra bu konuda en derin bilgiler ve hakikatler aktarmış olan Muhyiddin İbnü’l-Arabi’dir. Büyük kelamcı ve müfessir Fahreddin Razi de El-Kisa diye bir eser yazmıştır. Bediuzzaman, elin içindeki yazıları, “âlemde tesadüf olmadığının delili” olarak takdim ediyor Mesnevi-i Nuriye adlı eserinde.

İsimlerini andığınız dahi şahsiyetler bu alana nasıl yönelmişler?

İslam’ın bu parlak zekâlarının şu alana yönelmeleri garipsenmemeli. Çünkü Kuran’da “Kelîm” (konuşan) sıfatıyla anılan tek uzuv eldir. “El” kadim dillerin tümünde doğrudan Allah demektir. Parmakların yapısı ve dizilişi de ALLAH lafzı celalinin Arapçadaki yazılımını andırır.

Nutuk sıfata bakar, kelim zata bakar…

Kur’an, konuşturulmayı daha çok ‘na-ta-ka’ ile aktarır. Allah cildimizi konuşturur, bedenimizi konuşturur. Ama kelam, tekellüm konuşmak anlamına gelen kelîm sıfatını bir tek el için kullanır. Çünkü onda yalan yoktur. Na-ta-ka’da yalan işin içine girebilir ama kelama girmez. Nutuk sıfata bakar, kelim zata bakar…

Allah kıyamet günü “ağzı kapatacağını, eli konuşturacağını” beyan eder Yasin suresinde. Çünkü el asla yalan söyleyemez. Siz ondaki izleri, sırları silemezsiniz ve yalanlayamazsınız. O yüzden Bediuzzaman’ın şu paragrafını burada aktarmama müsaade edin:

“İ’lem eyyühe’l-aziz! Âlemde her şeyin yüzünde hikmet eserleri göründüğü gibi, en uzak, en geniş, en ince kesretin tabakaları üstünde de hikmet, ihtimam eserleri görülmektedir. Evet, kesret ve tekessürün müntehası ve neticesi olan insanın sahife-i veçhinde, cephesinde, cildinde, ellerinin içlerinde kalem-i kaderle pek çok çizgiler, hatlar, nakışlar, nişanlar yazılmıştır. Malûmdur ki, insanın şu sahifelerinde yazılan o kelimeler, harfler, noktalar, harekeler, ruh-u insanîde bulunan mânâlara, mâneviyatlara delâlet ettikleri gibi, fıtratında kader tarafından yazılan mektuplara da işaretleri vardır. Arkadaş, insanın geçen sahifelerine kaderin yazdığı haşiye, tesadüf ve ittifakın dühulüne bir menfez bırakmamıştır.”

İşte o kitabı, çocukların yetiştirilmesinde (eğitimde), insanlarla ilişkide (adab u muaşerette), insan kaynaklarında bir el kitabı olarak kullanılabilsin diye yazdım. Ama yazık ki, birilerinin onu el falı kitabı sanmalarını önleyemedim.

Neredeyse yazdığıma pişman oldum der gibisiniz!

O yüzden yazdığıma pişman olduğum yegâne kitap odur. Fakat bu ilmi insanlara aktarmaktan da kendimi alamadım. İnşallah bir gün onu maksadına uygun kullanacak olanlar çıkar! Ben de o manevi sıkıntılardan kurtulurum…

İnşallah. Rüya nedir? Nasıl tabir edilir? Kitaplarınızda sıkça rüyalardan bahsediyorsunuz. Okuyucunuz sizden rüya tabiri ile ilgili kitaplar bekliyor.

Rüya için “insanın, kendi iç kainatını müşahede etmesidir.” diyebilirim. Üç türe ayrılır genel anlamda. Sadık, edgas ve ahlam.

Lütfen sadık, edgas ve ahlam üzerine konuşalım…

Ahlam ile başlayalım. Ahlam, Müslüman tabircilerin “şeytani rüya” deyip geçtikleri ve böylece psikolojik alanda kişinin sıkıntılarının ve takıntılarının kaynaklarının keşfedilmesine hizmet edecek bir bilgi çeşidini ıskaladıkları rüya çeşididir. Rüyayı böyle değerlendirmek doğru değildir. Evet, sadık rüya karşısında, delil olmaları açısından zayıf belgelerdir ama onların verdikleri işaretlerden anlayan psikologlar için mühim birer haber kaynağıdır. İnsanın psikolojik sıkıntılarını yansıtırlar. Korkularını, gidişatını ve zaaflarını ele verirler.

Hiçbir rüya anlamsız değildir

Hiçbir rüya ama hiçbir rüya anlamsız ve gereksiz değildir. Hepsi insana dair bir haber verir. Rüya ne kadar kötü, korkutucu ve sevindirici olursa olsun, daima sahibine bir haber verir, bir ikazda bulunur veya teşvik eder.

Ahlam psikolojinin alanına gider

Ahlam rüyalar, kişinin uğraşlarından, hayata dair beklentilerinden, içinde yaşadığı çevre ile ilişkilerinin kametinden haber verirler. Ve kişinin bu alandaki beklenti ve korkularından kaynaklanırlar. Psikolojinin alanına girer. Ve psikolojide kullanılan rüyalar bunlardır.

Edgas psikiyatrinin alanına girer

Edgas yapısal özelliklerden –araz, eksiklik, fazlalık- kaynaklanan nörolojik rüyalardır. Psikiyatrinin alanına girer ve ona hizmet eder. Bu tür rüyaları iyi tabir eden biri, kişinin şu rüyalarını dinleyerek onun arazısının, takıntısının, probleminin, hastalığının ne olduğunu söyleyebilir ve tedavi edebilir.

Örneklendirir misiniz?

Tabii ki. Bu konuda, müritlerini rüyalarıyla sevk ve idare eden, irşad eden Kütahyalı Sun’ullah Gaybi hazretlerini anmazsak haksızlık olur. Ona Anadolu’nun Muhyiddin İbnü’l-Arabisi denmiş. Gerçekten de dönemini aşan bir bilgelik ve ustalıkla rüyalardan hareketle müritleri irşad etmiş, çareler önermiş ve sağaltmıştır.

Sadık rüyalar haber verir

Sadık rüyaya gelince bu gerçekten haber veren bilindik rüyalardır. Bunlar da ya tabir veya tevil edilirler.

Tabir, sosyolojik kavramlar veya dilin kelimelere yüklediği manalar üzerinden rüyadan bir mana çıkarmak işidir.

Tevil hikmet ehlinin tabiridir.

Tevil ise hikmet ehlinin tabiridir. Spontandır ve rüya aktarılırken karşılığı oluşur. Ve neticeleri itibarıyla kesindir. Tabii yine de tabircinin tabiatı ve o anki halet-i ruhiyesi de işin içine girer. O yüzden demişlerdir ki rüyanızı iyi tabir edecek insanlara yaptırın. Ve uygun vakitte… Uygun vakitten murat, tabiri yapacak kimsenin psikolojik durumunun rahat olmasıdır.

Rüya tabir ve tevili özel bir yetenek midir?

Rüyayı tabir edebilme yetisi, birkaç şekilde insanda karar kılar. Biri, dili ve hikmeti iyi bilmekle… Diğeri toplumu ve toplumun kavramlara yüklediği manaları bilmekle, diğeri ise ki esas olan odur, Hz. Yusuf’un (as) durumuna düşüp o fiili işlememek neticesinde Rabbin bir lütfu olarak insanda karar kılar.

“Rüya nübüvvetin 46. cüzüdür”

Rüya esasında Allah ile kul arasındaki iletişim (vahiy) yollarından biridir. “Rüya nübüvvetin 46. cüzüdür” denmiş. Ve bir rivayette, günlerin sonuna yaklaştıkça, insanların elinde Rabblerinden gelen işaretleri almak için rüyadan başka vasıta kalmayacak. Yani Rabbi ile kulu arasında en son kapanacak kapı rüyadır. O hep insanlığın hizmetinde olmaya devam edecek. Tabii ki insanın içi kirlendikçe, insanların birbirleri hakkındaki zanları kötüleştikçe, rüyadaki isabetlilik ve berraklık da kaybolacaktır.

Günümüz insanları en çok hangi rüyaları görüyor?

Bugün görülen rüyaların büyük bir kısmı edgas ve ahlam dediğimiz korku ve tenzir rüyaları cinsindendir. Beşaret rüyaları da yok değil. Ama insanlarımız dilin kazandığı yeni hassasiyetleri bilemedikleri için tam tabir yapamıyorlar. Dil değişti, vasıtalar çoğaldı, hayatımızın içinde bundan 50-100 yıl önce hiç olmayan bir yığın vasıta, alet, teknolojik malzeme girdi. Mesela bundan 120-150 yıl önce dünyanın en hızlı vasıtası at arabalarıydı. Ama şimdi at arabalarının otobanlara girmesi bile yasak. Hayat bu kadar değişmişken, dile bu kadar farklı kavram girmişken hâlâ eski tabirlerle kalmak, en azından eksikliktir.

Evet, yeni rüya tabirlerine ihtiyaç duyanlar çoktur ve hem de ihtiyaç vardır. Ben fakir de bu ihtiyaca binaen karınca kararınca rüya tabirlerinin tüm maddelerini ve yenilerini de ekleyerek revize etmeye çalışıyorum. Tamamlayabilir miyim bilmiyorum. Eğer tamamlayabilirsem ve Rabbim de lütfederse yeni bir anlayış ile yeni bir Rüya Tabirleri eseri hazırlayacağım. Tabii ki bu geçmişin tabirlerini yok sayan değil, yer yer tadil ve ekleme ile yapılacak bir hizmet olacaktır inşallah. Şimdilik K maddesinin sonlarındayım. Ama elimde, araya girmiş başka kitaplar da var.

İnşallah, hareketle bekliyoruz yeni eserlerinizi. Buradan Esma-i Hüsna çalışmalarınıza geçelim dilerseniz. Esma-i Hüsna ile nasıl ünsiyet kesbettiniz? Okuyucularınız kendi ruh ve hayatlarına tesir eden Esma Hüsnâ’yı nasıl tesbit edebilir?

Esma-i Hüsna ile ünsiyetim rüya ile başladı. Mamafih Esma’nın (ilahi isimlerin)  kâinat içindeki dağılımı ve bir varlıkta tezahür etmelerinin gerekçesi üzerinde çok düşünüyordum.

Neleri fehmediyordunuz?

Kendimce insanın varlık sahasına çıkışını iki esas üzerine bina ediyordu zihnim. Terkib ve İnşa.

İnsan terkib ve inşadır

Evet, insan terkib ve inşadır.

Terkibden murad nedir?

‘Terkib’den murad, insanda tezahür eden ilahi isimler. Çünkü insan da herhangi bir eşya gibi ilahi isimlerin tezahüründen ibarettir. Bu konuda temel iki soruya zihnim cevap arıyordu.

Hangi sorulardan bahsediyorsunuz?

1- 99. ismin hepsi insanın terkibinde yer alıyor muydu?

2- Hangi sebeplerle insanlardaki azam isim değişik gösteriyordu? Ve miktarlar nasıl tayin ediliyordu?

Tefekkür ve araştırmalarınız sizi nerelere götürdü?

Araştırmalarım sonucunda insanda -yapısal anlamda- bütün ilahi isimlerin yer almadığı, 64-70 civarında esmanın bilfiil insanda var olduğu, diğerlerinin de tecelli halinde insanla alakalı olduğunu derk ettim.

Mesela…

Mesela Allah’ın bir ismi Samed’dir. Kimseye muhtaç olmama hali. Hâlbuki insan serapa muhtaçtır. Keza ibda’ anlamındaki halk etme ismi de insanda mevcud değildi. Ama tezahürleri ve tecellileri var. Mesela insanda vücudun hayvaniyetten ruh mertebesine çıkararak nesnele olan bağımlılığını yok edebilir veya yok denecek kadar azaltabilir. Onun en alt mertebesi kanaat ehli olmaktır. Ve keza her insanda bir parça kreatiflik vardır. Bu da Hallakiyetin insandaki tecellisidir vs.

Fakat benim en ciddi merakım, ilahi isimlerin neden her bir insanda farklı miktar ve biçimde yer aldığı ve her işini hikmetle yapan Allah’ın (cc) bu isimleri neye göre dağıttığı esrarına varmaktı. Bir kısım insanın ismi azamı Hayy, bir kısmının Kayyum, bir kısmının Kahhar, bir kısmının Kadir…

Elbette Allah (cc) dilediğini yapandır. Dilediğini takdir edendir. Ama daima da işleri bir hikmete binaendir. Ve sonra anladım ve gördüm ki insanın mahiyetinin teşekkülü, o mahiyet için oluşturulan kanunlar ve o kanunlar neticesinde ortaya çıkan biçim, evet Allah’ın takdiri iledir ama O, takdirini, o insanın anne babalarının hak edişleri, kabiliyetleri, hayırları-şerleri, duaları-bedduaları üzerinden kulunun mahiyetini daraltıyor veya genişletiyor… Yani insanın neden iman edip edemeyeceği meselesine dahi o çerçeveden bakılmalı. Hazırladığınız malzeme yetersiz veya kirli ise ondan çıkacak varlık da öyledir.

Önce kök bozulur sonra bu araz meyveye intikal eder. 

Tabii ki Cenab-ı Hak, Biz ettik, biz yaptık demiştir, diyecektir ve bu Rabbimizin hakkıdır. Fakat o âlemin evvelinde zulmü murad etmedi. Zulüm ve şer bizim hayrı kabuldeki kabiliyetsizliğimizden doğdu. Önce kök bozulur sonra bu araz meyveye intikal eder.

Bu bahis, çok ince bir bahis. Onu burada kesmeliyim.

Rüyanızdan bahsetmediniz…

Gördüğüm rüya, esmaların bir insanda nasıl birleştiği ve sonra şekil kemale erdikten sonra, kişinin isminin nasıl gelip yapıştığı ile alakalı idi… kimyadaki bileşenlerin isimlerini düşünün. İçerik değiştikçe nasıl otomatik olarak isim de değişiyor. Aynı şekilde isim değiştikçe içerik de değişiyordu… Bu önemli bir esrar. İnsanlar bunu anladıklarında birçok meseleyi ismi değiştirerek bile çözebilirler. Çünkü her bir isim kendi esmasını ve o esmalar da kendi hayat tarzlarını beraberlerinde getirirler. Ve tabi arazlarını ve hastalıklarını ve üstünlüklerini de…

Doğu medeniyetinin yükselişini ve 2023 Türkiye’sini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben Türk milletinin; Müslüman Türk halkının geleceği hakkında hep ümitvârdım ve şimdi o ümidim gözle görülebilirlik kazanmak üzere…

Batı medeniyeti tüm vasıtalarıyla çöküşte…

Çok fazla zaman kalmadı. Batı medeniyeti bütün vasıtaları ile çöküşe geçti. Asya ise uyanıyor. Şimdilik iki açmazımız var.

Nedir bunlar?

Biz, bizdeki medeniyet yükselişinin Batı’daki gibi tamamen aklın ve fennin imkânlarıyla olacağını sanıyoruz.

Doğu’nun hikmeti vahyin ve kalbin eseridir.

Tabii ki bu düşünce yabana atılamaz. Ama Asya, Avrupa değildi. Batı’nın hikmeti aklın ve felsefenin eseridir, Doğu’nun hikmeti vahyin ve kalbin eseridir. İkisine aynı prensiplerle yaklaşamazsınız.

Yani birileri çıkıp diyebilir ki Batı’daki ilim bizde yok, öyleyse biz bir medeniyet inşa edemeyiz. Bu doru değildir. Batı’nın temeddün etme vasıtaları ve gerekçeleriyle Doğu’nun yükselmesinin, istiklaliyetini kazanmasının vasıtaları ve yöntemleri bir değildir.

Asya’nın bahtının anahtarı meşveret ve şuradır.

Asya’nın bahtının anahtarı meşveret ve şuradır. Asyalı yöneticilerin yönetimde meşveret ve şurayı esas alsalar ve hayatın dinamiklerini dinden alsalar kısa zamanda yükselirler. Özellikle Müslümanlar. Din bizde hayatiyetini kaybedip bir nevi ölünce ye’s ile zillete düştük. Yeniden İslam’ın izzetine sarılsak, yükselme de gelecektir. Mamafih bizim idarecilerimiz de bunun farkına vardılar.

Osmanlının yıkılması tüm Müslümanlar için bir felaketti. Felaketler, toplum ekseriyetinin kabahatine gelir. Toplumlar istikametlerini bozduklarında felaket gelip onları bulur. Siz zalim olmadıkça bela ve musibet gelmez. Ancak bela ve musibet, bir kabahatin cezası ama bir mükâfatın da mukaddimesidir.

Biz Osmanlının sahip olduğu yöntemlerle bir devleti ayakta tutamayacağımızı öğrendik. Ayrıca bu milletin 4 milyon evladı şehit ve gazi olarak velayet mertebesine ulaştılar. Muvakkat ve zaten yıkılmaya yüz tutmuş bir devleti kaybettik. Bize parlak bir gelecek, hasımlarımıza müşevveş karanlık bir mazi düştü.

Türkiye’nin artık, kederden kendi payına düşeni alabilmesi için mutlak bir adalet anlayışıyla tarafsız kalması gerekir. Batının kapısında duruşumuz bize uşaklıktan başka bir şey getirmedi. Şu anda yükselmekte olan Doğu da Batı’ya bir reaksiyon olarak geliyor. Biz ise İslam’ın ve dinin aksiyonuyla hareket etmeliyiz. O zaman istikbal inkılabâtı içinde en yüksek gür seda İslam’ın sedası olur. O sedayı tarihe taşıyacak olanlar da bu milletin çocuklarıdır.

Fazla bir zaman kalmadı. İnşallah siz ve nesliniz, onun hem inşasında hem keyfini sürmesinde istihdam olunursunuz…

İnşallah.

Yarın: Tıbbın alternatifi olmaz

Yazar: İbrahim Ethem GÖREN

Kaynak: https://www.ittifakgazetesi.com/mehmet-ali-bulut-elfabe-nazari-bir-ilimdir-m1102.html

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Kitabın Ortası Dergisi Röportajı

Mehmet Ali Bulut: “Kâinata Sığmaz da Cenab-ı Hak, Bir İnsanın Kalbine Sığar” Gazeteci ve yazar …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir